27 Eylül 2014 Cumartesi

BABACIĞIM...

Sıradan bir gün… Son zamanlarda günler ne kadar sıradan olabilirse o kadar sıradan işte. Her zaman ki gibi çocuğu okula gönderdikten sonra sabahın ilk kahve ve sigarası ile güne başlanan bir gün.

Saat daha çok erken. Kısa bir süre önce terk edilmiş uykunun mahmurluğu, yatağın sıcaklığı hala üzerimde.  Kafamda binlerce deli düşünce beyin duvarlarıma çarpıp çarpıp düşüyorlar. Hiç birinin bir yere varacağı yok. Sadece uçuşuyorlar öyle. İşleri bu. Beynimi meşgul etmek. Bu karmaşanın içinde günü planlamaya çalışıyorum. Arkadaşlarım gelecek. Bir şeyler yapmak lazım. Elimde kahve, camımın önündeki ağaca takılıyor gözüm. Çoğu hala yeşil yapraklarının. Yeni yeni sararmaya başlıyorlar. Sonbahar ucun ucun gösteriyor kendini.

Kalkmalı, misafirlere hazırlık yapmalı. Tam kalkacakken telefon çalıyor. Telefon için çok erken. İçime sıkıntı giriyor. Ekranda “babam “ yazıyor. Babam hastanede, babam arayamaz. Ama arıyor işte. Ekrana bakıp kalıyorum. Açmadan biliyorum. Ama açmak lazım. Duymak, dinlemek… Öyle bir şey bu. Söylenmeli, bilinmeli, adı konmalı. Oysa ben daha dün akşam yatarken biliyordum. “Uçağımı bu hafta sonuna alayım, bu hafta sonu da geç olur mu acaba?” diye içimden geçerken geç olduğunu biliyordum.

Telefonda üvey annem bilindik cümleleri gözyaşları içinde söylerken gözüm ağaçtan süzülen yaprağa takılıyor. Yarı sararmış, tam kurumamış ama bir şekilde dalından kopmuş bu yaprak süzüle süzüle iniyor yere doğru. Kopmuş ağacından, hayattan. Yapraklar kuruyor, düşüyor, yerlerine yenileri çıkıyor. Ömürlerini tamamlayınca gene başlıyor aynı döngü. Aynı hayat döngüsü gibi.

Hiçbir şey söylemeden kapatıyorum telefonu. Gözlerim yaşarıyor ama ağlamıyorum. Sadece ağaca, ağaçtan süzülen yaprağa bakakalıyorum. Öyle süzülüp gitti işte babam. Üzüntü hissetmiyorum. Sanki onun son dönemde yaşadığı korkularının sonu geldiği için huzura ulaştığını hissediyorum. İllet hastalığın pençesine düştüğünü öğrendiğimden tam üç ay sonra. Hızlı oldu her şey. Bir öğrendik hasta, bir baktık gitmiş. Çabucak, acelesi varmış gibi… Belki de vardı, kim bilir? Hiç sevmezdi düşkün olmayı. Olmadı da. Hiç düşmedi… Tanrı’nın sevdiği kullarındanmış.

Yas, metanet, sabır dilekleri ile doluyor etrafım. Yas nedir ki? Psikologlar gibi bilimsel bir açıklamam yok ama kaybın karşısında duyulan yoksunluk hissi diyebilirim ben. Genelde kaybedilmiş kişiyle yaşananlardan, paylaşılanlardan yoksun olma durumunda insanların oluşan boşlukla ne yapacaklarını bilememe hali. Aslında kaybedilen kişiden ziyade kendi yoksunluğuna üzülme halidir yas. Bu yoksunlukla başa çıkıp, oluşan boşluğu kabul etme, o boşluğu anlamlı başka bir şeyle doldurma sürecine kadar geçen sürenin adı. Bana göre tabii. Psikologlar itiraz edebilir.

Kendi adıma bir üzüntüm yok. Şartlar gereği birbirimizde ayrı geçmiş, ortalama senede bir kere on-on beş gün tatil kıvamında paylaşılmış zamanlardan başka fazla bir anım yok maalesef. Yanlış anlaşılmasın; bu ne benim onu sevmediğim ne de onun beni sevmediği anlamına geliyor. Çok severdik, çok severiz birbirimizi. Dünyanın en iyi, en tonton insanlarındandı. Kötülük nedir bilmezdi. Bilmek ne kelime kötülüğü anlamazdı.

Üzüntüm onun ve eşinin adına daha çok. Üç ay evveline kadar hala hayata dair istekleri, beklentileri, hayalleri olan dinç bir adamdı. Önümüzdeki sene yetmiş yaşında olacak eşi ile beraber büyük bir yüz elli yaş partisi yapmayı hayal ediyordu mesela. ( Kendisi de seksen yaşında olacaktı) Yeni evimi görmek istiyordu. Bir daha İzmir’e gitmek istiyordu. İzmir’deki İskele restoranda yeniden kalamar yemek. Yok artık orası dediğimde ne üzülmüştü. Amerika’ya gemi yolculuğu yapmak planları vardı. Vardı da vardı. Hep böyle değil mi zaten? Hep planlar, arzular bir engele takılmıyor mu?

Ben kötü müyüm? Ruhsuz? Duygusuz? Bilemiyorum. Daha çok bir suçluluk duygusu hakim. Onun yanında olamamış olmanın verdiği bir suçluluk. Sadece hastalığı süresince değil. Hayatı boyunca. Başka çocuğu da olmadı. Tam bir evlat olabildim mi? O tam bir baba olabildi mi? Olamadık. Şartlar izin vermedi. Okula hiç babam götürmedi. Beraber hiç ders çalışmadık. Neredeyse hiç dertleşmedik. Beraber hiç ağlamadık. Bol bol güldük ama… Kültür farkı da girdi araya. Her ne kadar Alman kanı da taşısam, doğup büyüdüğüm Türk topraklarının kültürü hakim oldu bana daha çok. Bu nedenle bazen anlayamadık birbirimizi. Gene de hiç sorgulamadı babam beni. Hep güvendi. Attığım hiçbir adıma itiraz etmedi. Her ne kadar bazen yalnızlık hissi verse de birinin yüzde yüz güvenini kazanmak da başka artılar getiriyor insana.

Her geldiğinde muhakkak evimin eksiklerini tamamlardı. Yanmış lambayı, iyi çalışmayan sifonu, bozuk prizi tamir ederdi. Bulamadığı bir parça için tüm İstanbul’un altını üstüne getirirdi. Uzakta olan kızı için yapabileceğinin en fazlasını yapmak isterdi. Maalesef bana geçmeyen çok düzenli bir adamdı. Titizdi de. Evinde halı saçaklarını taramak için özel tarağı olduğunu söylesem, inanır mısınız? Çok gülmüştüm ilk gördüğümde. O halı saçakları hep mum gibi olmalıydı. Üzerlerine basıp dağıtırsak söylenirdi. Ama öyleydi babam. Sevimliydi.

Bütün bu yoksunluklar aramızda derin bir sevginin varlığını engellemedi. Beni her gördüğünde gözlerinden mutluluk ve sevgi akardı. Ben de onu çok severdim. Muhtemelen o beni daha çok severdi. Ben gençliğin verdiği havailikle biraz geç anladım sevgisinin değerini.

Gene de geriye bakıp düşünüyorum da iyi bir hayatı oldu babamın. Büyük hayalleri yoktu. Olanla yetinen, sevgi ve huzur odaklı bir hayatı vardı. Çok uzun yıllara dayanan dostlukları, ailesi, eşi ve bizimle yetindi. Mutluydu. Birçoğumuz için söylemesi ne kadar zor bir cümle. Belki de bu noktada kendimize dönüp bakmalıyız. Yetinme kelimesinin üzerine basa basa…

Babam fiziken öldü ama ben yaşadıkça, o daima gülen gözleri ile benimle birlikte yaşayacak. Biliyorum hep yanımızda olacak. Güzel günlerimizi paylaşacağız gene.

Babacığım gittiğin yerde nur içinde yat. Sonsuz sevginin varlığı her daim üzerimizde. Biz var oldukça sen de bizimle birlikte, sevgimizde varsın. Seni seviyorum…




13 Eylül 2014 Cumartesi

GÜNEŞLE

Dün akşam edebiyatımızın değerli isimleri Haydar Ergülen, Feryal Tilmaç ve Nalan Barbarosoğlu ile yemek yemek şansım oldu. Masanın diğer misafirleri, benim gibi yazmanın büyüsüne kapılmış, yazmayı ve okumayı daha iyi anlama çabasıyla bu hocalardan ders alan diğer kursiyerlerdi. Yuvarlak bir masanın etrafında hayat ve edebiyatla dolu bir gece...Ne mutluluk. Zaten edebiyat hayatın bir yansıması değil midir?
Satırları arasında kaybolduğunuz, sihirli kelimeleri ile sizi bir dünyadan öbürüne alabilen yazarlarla aynı sofrada oturmak ayrı bir keyif. Gayet gündelik bir sohbetin tonu bile edebi. Yarattıkları eserlerdeki mistik karakterlerin ardında sizin, benim gibi hayat gaileleri olan insanlar olmaları insanı şaşırtıyor bir anlığına. Komik tabii. Onlar da herkes gibi etten, kemikten bir insan. Ancak en basit olaya bile bakışlarında farklı bir derinlik var. Muhtemelen bu derin bakış onlara o sarsıcı cümleleri yazdıran.
Doğal olarak sohbet başka kitaplardan, yazarlardan, yazmaktan, okumaktan oluştu. Haydar Bey yeni keşfedip çok etkilendiği bir yazardan bahsedince Feryal Hanım hemen yazarın adını kaydediyor.Çok hoş. Ben de kaydettim kafama. Yazarın adı Aleksandar Hemon. Aşk ve Engeller adında bir kitabını Haydar Bey kurs programına almış. Okumadıkları yazar, bilmedikleri kitap yok gibi. Doymak bilmeyen bir açlıkla, her yazarın dünyayı, duyguları, düşünceleri ifade edişini, anlatımını merak ediyorlar. Besleniyorlar da muhtemelen. Başka yazarlardan hayranlıkla bahsediyorlar. Kıskançlık yok yani. Yazmanın ilk şartının çok okumak olduğunu bir daha hissediyorum." Başka yazarları çok okursak taklit etmez miyiz?" diye sormuştu bir derste bir arkadaşımız. " Edebilirsin ama ne kadar taklit edersen et, senin sesin başka çıkar" demişti Nalan Hocamız. Doğru.
Haydar Bey, kendisi için en güzel 1974 yılının olduğunu söyledi. Nedenlerini anlatırken " bu anlatıdan bir öykü çıkar hatta roman bile olabilir" diye geçti aklımdan. Öyle güzel anlatıyor ki! Hiç hangi yılın benim için en güzel olduğunu düşünmemişim. Bunu düşünmek bile insanı içsel bir yolculuğa çıkarıyor. Bana göre her yıl, iyisi ve kötüsüyle geçip gidiyordu bir şekilde. Mutluluk duygusunun ağır bastığı bir yıl olmalı herhalde derken hayır, umut duygusunun ağırlıklı olduğu bir yıl daha iyi geliyor bana.
Feryal Hanım, Murakami için "yazdığı şeyler genellikle karanlık olmasına rağmen, huzur dolu bir anlatımı var. Bana çok iyi geliyor " dedi. Murakami'nin bütün kitaplarını, hatta daha Türkçe'ye çevrilmemiş son kitabını da okumuş. Oysa Japonca okunduğunda sert bir dili olduğu söyleniyormuş." İngilizceye çevrildiğinde o sertlik kayboluyor, o da dilin cilvesi" dedi. Doğru çevirinin, çevirmenliğin ne kadar önemli olduğunu konuştuk.
Haydar Bey'e kendisinin "Neyse" demek iyidir, 'bu da geçer' demek gibidir… Geçmez, herkes bilir geçmediğini, geçmiş gibi yapılır." cümlesinden yola çıkarak bir yazı yazdığımdan bahsedince, konu mektup bitişlerine geldi. Sık sık neyse diye bitirirmiş kendisi. Kimi sevgiyle, kimi muhabbetle, kimi öperek, kimi sarılarak, kimi kucaklayarak bitiriyor mektuplarını. Haydar Bey genç bir şair arkadaşının ( adını unuttum maalesef) "güneşle" diye bitirdiğinden bahsetti. Bunu çok sevdim. Bu kelime içinde o kadar şey barındırıyor ki! Aydınlık, sıcaklık, enerji, neşe, keyif...
Keyifli bir geceydi. Beslendim, öğrendim. Kendimi iyi hissettim. Bu organizasyonu yapan arkadaşıma en içten teşekkürlerimi yolluyorum.
Güneşle arkadaşlar güneşle... 

11 Eylül 2014 Perşembe

YABANCI

Aniden duvarda patladı vazo. En sevdiği vazo. Hani evliliklerinin ikinci yılında, çocuk olmadan evvel, son baş başa gittikleri İtalya’dan aldıkları vazo. İç gıcıklayıcı turkuaz rengi, dümdüz, pürüzsüz hatlarıyla Murano camından yapılmış vazo. Evin en görünen köşesinde, o seyahati, o seyahatteki neşelerini hatırlatan vazo. Mutluluklarının nişanesi vazo. Şimdi paramparça yerde duruyordu. Evlilikleri gibi, kalbi gibi.

Serap her yere dağılmış kırık parçalarına bakakalmıştı. Korkmuştu. Karşısında bir adam sürekli bağırıyor, eline ne geçirirse oraya buraya atıyordu. Sanki elinden gelse Serap’ı da duvara atıp parçalayacaktı. Yapar mıydı? Serap olduğu yerde donmuş kalmış, kulaklarını iki eliyle kapayarak, bir seyirci gibi olan biteni seyrediyordu. Ellerinin arasından adamın söyledikleri bir pus içinde süzülüyor ama bilmediği bir dilde gibi, Serap denilenleri anlamıyordu. Sadece kafasında plak gibi takılmış aynı soru: Kimdi bu adam?

Korkuyla sindiği yerden adama baktı. Uzun boyu, kısa kesilmiş dalgalı kahverengi saçları, haki renkli gömleği ve kot pantolonuyla daha birkaç saat evvel oğullarıyla beraber yemeğe gittikleri kocasına benziyordu. “ Aldattın beni “ nidalarıyla böğüren adam, kocası olamazdı. O kocasından hiç korkmazdı ki? Evlilikleri boyunca tek fiske atmamış, çocuk doğuncaya kadar zaman zaman banyoda kendisini yıkayan, banyo sonrası upuzun siyah saçlarını şefkatle taramış adamla şu anda gözlerinden nefret fışkıran, eline geçeni kırıp döken, bağır bağır bağıran adam aynı kişi olamazdı. Bu adam yabancıydı.

“Aldattın beni” diye bağırıyordu adam. Aldatmak? Birbirlerine gözlerinin değdiği ilk günden beri başka bir erkeğe bakmamıştı Serap. Öyle bir arzusu olmamıştı. Seviyordu kocasını. Başlarda âşıktı da. Zamanla derin bir sevgiye dönüşmüştü bu aşk. Kocası ve tek çocukları Emre’yle kurdukları düzeni de seviyordu. Bu düzeni korumak için elinden geleni yapıyordu. Başka bir erkeğe bakmak aklına bile gelmemişti. Şimdi niye böyle bir şeyle suçlanıyordu? Korkusu ve şaşkınlığı birbirine karışmış, nedenini anlamadığı şiddetli bir kavganın içinde bulmuştu kendini.

“ Konuşsana “ diye üstüne yürüdü adam. Hayır, hayır bu adam kesinlikle kocası değildi. Bir kâbus görüyor olmalıydı. Kocası görüntüsünde bir adamdı rüyasındaki. Rüyadan uyanmak için başını silkeleyip duruyordu. Bitmiyordu kâbus. Adam omuzlarından tutmuş sarsıyordu şimdi de. “ Ne başını sallayıp duruyorsun, söylesene bir şey.” Ne söyleyecekti, ne söylemeliydi? Neyle itham edildiğini bile anlamamıştı. Korkudan içine kaçmış bir sesle “ ne dediğini anlamıyorum bile “ diyebildi ancak. Adam daha da hiddetlendi. “Nasıl anlamıyorsun, nasıl anlamıyorsun? Ben sana çocuk istemiyorum dememe rağmen beni katakulliye getirip çocuk yapmadın mı? “ diye bağırırken öfkesinden tükürükler saçıyordu Serap’ın yüzüne.

Yok yok, bu adam kesinlikle kocası değildi. Emre’ye hamile kaldığında ne kadar sevinmişlerdi. Evlenmeden önce flört dönemlerinde “çocuk istemiyorum” diye söylemişti kocası ama Serap bunu daha erken anlamında anlamıştı. Zaten de evlenmeleri, hamile kalması derken bu konuşmanın üzerinden dört sene sonra çocukları olmuştu. Planlı bir çocuk değildi, kaza çocuğuydu ama zamanıdır deyip sevinmişlerdi bu habere. Öyle hatırlıyordu Serap. Yanlış mı hatırlıyordu? Emre ilk doğduğunda, kocası her erkek gibi, bebekle ne yapacağını bilememiş ama Emre büyüyüp dillendikçe o da oğlundan keyif almaya başlamıştı. Şimdi beş yaşına gelmiş Emre ile babası yalancıktan futbol oynar, yerlerde beraber devrilip gülerlerdi. Hiçbir gün çocuğu istemediğini düşünmemişti. Şimdi nereden çıkmıştı bu?

Kendini bildi bileli çocuk istemişti Serap. Annesinin ikinci evliliğinden sonra, o aileye bir türlü ait hissedememiş, kendine ait bir ailesi olması için yanıp tutuşmuştu. Her Pazar üvey babasının ailesinin evine gittiklerinde, kurulan kocaman sofraların en kenarına ilişirdi hep. Elbisenin üzerine son anda toplu iğneyle tutturulmuş, kopmuş bir aksesuar gibi hissederdi kendini. Hani olsa da olur, olmasa da olur olanlardan. Kocasıyla flört ettiği dönemlerde, onun özenle yemek pişirip önüne koyması, onun için süslü sofralar hazırlamasından çok etkilenmişti. Özel hissederdi o zaman. Elbisenin en önemli parçası, elbiseyi elbise yapan parçası gibi… Evcimendi kocası. Evin alışverişini yapar, evin eksikleriyle ilgilenirdi. Yumuşaktı, şefkatliydi. İyi adamdı, iyi insandı. Âşık olmuştu.

İki sene flörtten sonra evlenmişlerdi. Çocuk konusu fazla gündeme gelmemişti. İkisi de çalışıyor, fırsat buldukça seyahatlere gidiyorlardı. İki sene evlilikten sonra Serap yavaş yavaş bedeninin ona anne olması gerektiğini hatırlattığını hissediyordu. Önlerinde planlanmış İtalya seyahatleri vardı. İtalya seyahatinde dönüşte bu konuyu açmaya karar vermişti. Ancak konuyu açmaya gerek kalmamış, İtalya dönüşünde hamile olduğunu anlamıştı. Kocasına bu haberi verdiğinde sevindiğini hatırlıyordu. Yoksa kendi mutluluğundan onun gerçek duygularını görememiş miydi? Ya da kendisi o kadar mutluydu ki, kocası onun keyfini kaçırmamak için tepkisini göstermemiş miydi? Anılar zaman içinde binlerce kere şekil değiştirip en sonunda hatırlamak istediğimiz şekliyle mi beynimizde yer alıyordu? Görmek, bilmek, duymak istemediklerimizi silip oluşan boşluklara kendi işimize geleni mi yerleştirip saklıyorduk dağarcığımızda? Serap geriye dönüp baktığında hamileliğini söylediği güne dair sadece kendi derin mutluluğunu hatırlıyordu. Kocası figüran gibiydi bu anıda.

Emre doğduktan sonra Serap, kendini tamamlanmış hissetmiş ve bu oluşturduğu aileye sıkı sıkı yapışmıştı. Ona göre her şey yolunda gidiyordu. Hayatlarına çocuk girdikten sonra yatak odaları biraz sakinlemişti. Çocuk olmadan evvel evin herhangi bir köşesinde yaşayabildikleri seks, artık belirli saatlerde ve kapalı kapılar ardında yatak odasında yaşanabiliyordu. Bu zorunluluk hali aralarındaki heyecanı biraz azaltmış ama bu da doğanın kanunu herhalde diye düşünmüştü Serap. Kocası da şikâyetçi gözükmüyordu.

“ Ben ayrılmak istiyorum “ cümlesini duydu birden. Deminden beri kocası onu sarsıp dururken dediklerini duymamış, sadece gözleri kapalı, kafasını sallayıp durmuştu. Bu cümleyle gözlerini açtı. Yüzünü yüzüne yakınlaştırmış kocasının gözlerini gördü. Gözlerindeki sevgisizliği gördü. Yabancıydı bu adam. Kesinlikle yabancıydı. Ne zaman bu kadar kopup birbirlerine yabancılaşmışlardı? Boş boş adamın gözlerine baktı. Bu gözlerde özgürlüğü elinden alınmış, havasız bir hapishaneye tıkılmış bir insanın hüznü ve öfkesi vardı. Bu gözleri tanımıyordu. Bu gözleri sevmedi.

“Başka bir kadına âşık oldum “ sözlerini belli belirsiz duydu. Tutkuyu tanırdı. Bu haykırışta tutku vardı. Başka bir kadına karşı duyulan tutku. Çocuklarını, onun özgürlüğünü elinden alan bir kişi gibi görmesi Serap’ın içini acıttı. Kırıkları yerde duran turkuaz, cam vazo gibi hissetti. Vazo kırılmıştı, hayatı da…
“Peki “ dedi.

29 Ağustos 2014 Cuma

KARALAMA

Her sabah ama istisnasız her sabah, beynimin içinde uçuşan cümlelerle uyanıyorum. Kimi zaman merakla bekliyorum kümeleşip bir yağmur oluştururlar  mı diye, kimi zamansa hemen fırlayıp bilgisayarımın başına geçiyorum yaz yağmuru gibi aniden gelip çabucak geçiveren bu düşünce yağmurunu resmetmek için. Her iki şekilde de uyandığım anda beynimde oluşmuş düşünce bulutlarını olduğu halleri ile yakalayamıyorum. Kalkıp kahvemi alıp ekran başına geçinceye kadar bazen tamamen kayboluyorlar, bazen de ucundan yakalamayı başarıyorum. Hareket halinde bir şeyi çekmek istediğinizde, fotoğraf makinesini çıkarıp çekinceye kadar istediğiniz kadrajın kaçıp gittiği ama illa çekmek istediğiniz için yarım yamalak çektiğiniz fotoğraflara benzetiyorum yazılarımı. Öyle yarım, öyle eksik…

Bu sabah uyandığımda baktım saat henüz 06:30. Her zamankinin aksine tekrar gözlerimi kapatıp beynimde uçuşan cümlelerin ritmine bıraktım kendimi. Ninni gibi bana usul usul söylenmelerini dinledim. Uyku kendi kuytu köşesine çekti beni. Duygularımı, düşüncelerimi verdim uykunun kucağına ve yeniden uyudum. Kalktığımda istikamet gene bilgisayar başı oldu. Yazmanın büyüsünden uzak duramadım.

Yazmak insanın kendi kendisiyle sohbeti aslında. Belki biraz da oyun. Oraya buraya kaçışan düşünceleri, ürkeklikten duvarın arkasına saklanıp çıkmayan duyguları, özetle yaramazlık yapan düşünsel ve duygusal dünyayı rapt-ı zapt altına almak, disipline etmek ve etrafa fazla zarar vermeden oyalamanın bir yolu. Bu oyun hoşuma gidiyor. Son zamanlarda çevremdeki insanlardan ziyade, bu oyuna kaptırmış, kendimle konuşuyorum daha çok. İçime tam ne zaman yerleştiğini bilemediğim eksiklik duygusunu tamamlamaya çalışıyorum belki de. Okuyarak, yazarak sürekli arıyorum. Eksiğin adını koyabilirsem tamamlayabilirim de belki. Sonra Nalan Barbarosoğlu’nun Okur Postası adlı kitabı vasıtasıyla tanıştığım Bülent Somay’ın “ Bir Şeyler Eksik “ kitabından yaptığı alıntıyı ( “ Eksik doldurulamaz, kapatılamaz, kamufle bile edilemez. Marifet eksikle birlikte yaşamasını öğrenmekte.) hatırlıyorum.  Beceriksizim işte, o zaman niye yaşıyorum? Bu soru beni korkutuyor… Bu sorudan kaçmak için daha da sıkı sarılıyorum yazmaya.

Geçen gün çok güzel öyküler yazan bir arkadaşımla sohbet ettik. Yarattığı naif tiplemelerin satırlar arasına saklı duygu ve düşünce dünyasında gezdiriyor bizi. Bana “ ben de senin gibi daha çok duygu koyabilsem öykülerime “ dedi. Ben ise onun gözlem ve yaratma kabiliyetine hayran “ ben de keşke senin gibi değişik karakterlerle kurgu yazabilsem “ dedim. Yazım biçimlerimiz farklı olmasına rağmen bir araya getirebilsek sanki tamamlanabilecekmiş, tam olacakmış gibi hissettim. Sanırım o iç dünyasından, bense dış dünyadan kaçtığım için ikimizin de yazıları yarım.

Gene oradan buradan düşünceler uçuşmaya başladı beynimde. Farklı konularda, farklı yoğunlukta geziniyorlar içimde. Birisinin peşine takılıp gitmeye çalışırken diğeri çekiştiriyor. Bu sağa sola çekiştirilmekten, her birinin dediğini anlamaya çalışmaktan sersemliyorum. Uyku, kara bir şövalye gibi yetişiyor imdadıma. Onun güçlü, sıcak kollarına kendimi atıp savaş meydanından uzaklaşmak iyi olacak. Yazmak yüzleşmekse uyku da kaçış...


28 Ağustos 2014 Perşembe

NALAN BARBAROSOĞLU'NA AÇIK MEKTUP

Sevgili Nalan Hanım,

Kitabınız “Okur Postası”nda yarattığınız tüm okurlar ürkek başlıyorlar mektuplarına. Ben de biraz aynı ruh hali içindeyim. Ne bileyim, sizi rahatsız etmek, vaktinizi almaktan yana bir endişem var. Öte yandan bu kadar “insanca” mektuplar yazabilen bir kişinin, hiç tanımadığı birisinden mektup almaktan sevineceğini düşünüyorum. Bu ürkeklik, tanımadığımız bir insanla iletişim kurmanın ürkekliğinden ziyade nedense sanatçılara, müdürlere, patronlara, başkanlara, zenginlere yakıştırdığımız ulaşılmazlık payesinden. Belki de olmak isteyip de olamadığımız için bu payeyi yapıştırmak işimize geliyor. Halbuki yazarlar da bizler gibi insan değil mi? Satırlarının arasından buram buram kokan özlemleri, yalnızlıkları, yoksunlukları, açlıkları, korkuları yazarla biz okurları aynı düzleme taşımıyor mu? Kurgu dahi olsa satırların arasından onların ruhuna dokunabiliyormuşum gibi hissediyorum ben. Onlar nasıl bazı cümleleriyle benim ruhuma dokunuyorlarsa, aynen öyle. Bu, aynı ya da benzer duyguyu yaşamanın getirdiği bir eşitlenme oluyor yazarla aramda. Sadece benim ifade etmekte zorlandığım bir duyguyu böyle güzel dile getirebildikleri için bir hayranlık besliyorum. Edebiyatın böyle bir güzelliği var.

Ayrıca her yazarın yarattığı eserin okurlar üzerinde nasıl bir duygu yarattığını bilmek isteyeceğini hayal ediyorum. Okurların duygu dünyasında nerelere dokunduğunu, dünyasında nasıl bir değişiklik yarattığını, yazarken anlatmak istediğinin nasıl algılandığını merak eder gibi geliyor. Bilmem yanılıyor muyum? Başka insanlara dokunmak, onlara ulaşmak, kendi ruhunu yırtan duyguları paylaşmak isteği değil midir bir yazara kitap yaptıran? Yoksa kendi kendine yazar, çekmecesinde saklardı. Değil mi? Lütfen ukalalık olarak algılamayın. Dediğim gibi bilmiyorum sadece hayal ediyorum. Size bu satırları yazmamdaki cüreti bağışlayın. Yarattığınız mektup öykülerinizdeki içtenlik, insanın derisine işleyen cümleleriniz beni buna iten.

Utanarak söylemeliyim ki, bu kitabınızdan önce sizi tanımıyordum. Sevgili bir dostumun kitabınızı hediye etmesiyle sizinle tanıştım. Hemen yazmış olduğunuz diğer kitapları da almak istedim ama maalesef hepsi tükenmiş. Sahaflara yolum düşecek anlaşılan. Kitabınızda mektup yazılmış birçok yazarı da tanımadığımı itiraf etmeliyim. Kendimi iyi bir okur zannetmeme rağmen aslında yanıldığımı, edebiyat okuru yerine piyasa okuru olduğumu fark ettim. Bu anlamda kitabınız beni yeni bir yolculuğa çıkardı. Yaptığınız alıntılardan yola çıkarak kendime yeni bir okuma listesi çıkardım. Bunun için size ayrıca teşekkür ederim.

Kitabınız hediye edileli bir süre geçmiş olmasına rağmen, her elime alışımda nedense geri bırakıp daha kolay akacak, beni fazla yormayacak romanlara yöneldim. Hayatın keskin bir virajında yer aldığım şu dönemde kendi ruhumun karmaşasına başka yorgunluklar, yalnızlıklar, yoksunluklar ekleyemedim sanırım. Kendi dünyamda netleşmemiş, yerini bulmamış duygu ve düşüncelerimin yoğunluğundan, sizin cümleleriniz bende karşılığını bulamadı bir süre. Daha adını kendim koyamamışken, sizin pamuk yumuşaklığında sunduğunuz, ucu sivri bıçaklarla yüreğimin üstüne duygularımı kazımanızı göğüsleyemedim.

Artık dibe, en dibe, ışıksız karanlığın en içine gömüldüğüm bir sırada gene elime aldığımda, karıştırırken kitabınızı Leyla Erbil’e yazılmış mektupta “ Kabuğunda kendi içine büzülmüş bir hayatı sürüklüyorum nefes alma düzeyinde. “ cümlesiyle göz göze geldim. Dondum kaldım. O an ki beni bu kadar net, bu kadar güzel anlatabilir miydi başka bir cümle? Kitabınızla aşkım işte bu cümleyle başladı. Karanlığımı daha da siyaha boyayan duygularımla yüzleşmeye hazır olduğumun bilincinde kitabınıza başladım.

Siz ve ben el ele ilerledik sayfalar boyunca. Yarattığınız her okurun öyküsünde, geçmişimde veya bu günümde yaşadığım, yaralandığım, yüzleştiğim ya da yüzleşemediğim duygu yoğunluğunun arasından süzüldüm. Her mektup rüzgârda dalgalanan bir tül perde gibi öptü geçti yaralarımın üstünden. Hiç ses bulmamış duygularım coşkuyla yer buldular benliğimde. İçlerinde kalmış irini boşaltmak istercesine, acıyarak, acıtarak bir türlü kabuk bağlayamamış yaralarımı tekrar tekrar kanattım kelimelerinizle. Geçmişle geleceğin arasındaki hayatımda gezindim cümlelerinizden oluşan süpürgeyle. O kadar ben ki, o kadar biz!.. Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, yaşantımız farklı olsa da ne kadar aynıyız aslında yoksunluklarımızda. Bunları yok etmek, yok saymak için nasıl da bir kandırmacanın içindeyiz! Hepimiz başka bir giysinin içinde avutmaya çalışırken kendini, yalnızlığımızda birleştiğimizi görmüyoruz, göremiyoruz.

J. D. Salinger “ Kitabı bitirdiğinizde yazarın iyi bir arkadaşınız olduğunu hissedip, onu istediğiniz zaman arayabileceğiniz hissine kapılabildiğiniz bir kitap iyi bir kitaptır. Ancak bu çok sık olmaz “ demiş. Salinger’ın dediği gibi kitabı bitirdiğimde size yazmak, duygularımı paylaşmak isteği doğdu içimde. Mektuba başlarken içime yerleşen ürkeklik duygusu da yazdıkça geçti. Varlığınız, kitaplarınız, duygularıma ses verdiğiniz için size ancak kuru bir teşekkür edebiliyorum. Eskilerin deyimiyle mürekkebiniz kurumasın Nalan Hanım. Başka kitaplarda, başka duygu ve düşüncelerde kesişmek üzere…

Sevgi ve Saygılarımla,

Yasemin Pforr


24 Ağustos 2014 Pazar

BAHÇEMİN MİSAFİRLERİ











 



MUDANYA - TİRİLYE - GÖLYAZI

Hayatın kötü sürprizlerini ardı ardına bana sunduğu bir yıl yaşıyorum bu sene. Sene başından beri, 2010 yılından bu yana yavaş yavaş girdiğim dönemecin içinde öyle virajlar yaşıyorum ki savrulmadan yolda kalmak neredeyse imkânsız. Bu, yanları uçurum, keskin virajlarla dolu yolda durmadan ilerleyebilmek, kesilen nefesime tekrardan kavuşabilmek için ara ara yavaşlayarak bu virajların etrafına serpilmiş güzellikleri görmeye, onları hayatıma dâhil etmeye çalışıyorum. Başka türlü uçurumdan aşağı düşmemem mümkün olmayacak. Düşersem de sağ çıkabilir miyim, orası meçhul.

Bu güzelliklerden birini daha eklemek nasip oldu sepetime. Annesinin ani gelişen hastalığı yüzünden benimle aynı kaderi paylaşan arkadaşım ve benzer bir korku, endişe, yalnızlık, çaresizlik psikolojisinin içinde yaşamın temsilcisi olarak kendilerine yer bulmaya çalışan kızlarımızla iki günlük bir kaçamak yaptık. Her ikimizde yaşadığımız travmanın çocuklarımıza yansımasından duyduğumuz suçluluk duygusuyla tüm yaz boyunca sunamamış olduğumuz tatili en azından iki günlüğüne sunmak, ayaklarını suya sokamamış kızlarımıza içinde bulunduğumuz ağır ortamdan uzak, en azından denizi koklatmak ve en önemlisi şefkatimizden yoksun geçirdikleri son zamanları telafi etmek, hala ve hala bizlerin yaşamda en önemli varlıklarımız olduğunu tekrar hatırlatmak üzere düştük yola.

Yenikapı’yı nedense Kabataş olarak algılamış olmamdan dolayı daha güne uyanmamış şehrin kıyı sahilinden ulaştık Yenikapı’ya. Sabah serinliğinde trafiksiz, bomboş yollarda ilerlerken, günlük karmaşa, telaş içinde güzelliğini fark edemediğimiz İstanbul’u içimize çekerek başladık yolculuğa. Yeni doğmuş güneşin sarı ışıkları altında mistik bir havaya bürünmüş kartpostallık İstanbul manzaralarının yanından geçtik ve ben bir daha hayran oldum bu şehre. Hayıflandım içten içe bu güzelliğin, bu kendine has karakterin yavaş yavaş yok edilişine. Sahip çıkmayışımıza, çıkamayaşımıza…

Mudanya’ya varıp internet üzerinden öylesine seçtiğimiz konaktan bozma butik otele vardığımızda, en azından bu seferlik, tanrının kötü sürprizler bohçasının içinde yer almadığımızı gördük. Belki de çocuklarımıza acıdı, kim bilir? Önünde boylu boyunca deniz uzanan, yüksek tavanlı, tertemiz, şık banyolu pırıl pırıl bir oteldi Golden Konak Otel. Ertesi sabah sundukları börek, patates kızartması, nefis omleti dahil mükellef kahvaltıyı da görünce  uygun fiyatlı bu oteli seçtiğimize bir kere daha memnun olduk.

Vaktimiz dar, düştük hemen yola. Esas hedefimiz Gölyazı. Arkadaşımın kızının "Güneşi Beklerken" dizisinde görüp beğendiği bir yer burası. Biz dizi mizi seyretmediğimizden haberimiz yok ama bize yer önemli değil zaten. Sadece yolculuk yapmak istiyoruz biz. Özellikle ben, arabayla yaptığımız bu yolculukta yolda ilerlerken bazı şeyleri geride bırakabilmek umudundayım. Hiç bilmediğim yerler içinde kaybolmak, derimin altında, akan kanımla birlikte ruhumun, bedenimin her yerinde hissettiğim derin sızıyı uyuşturabilmek, belki, belki bir umut, iki günlüğüne acısız yaşamayı hayal ediyorum. Öyle olmuyor… Arkadaşımın kendi kederi içinde yakalamayı başardığı, neşeli sesi ve coşkusu karşısında boğazımda boğum boğum kalıyor gözyaşlarım. Nalan Barbarosoğlu’nun Okur Postası’nda yazdığı mektupların birinde dediği gibi “Anneye bakan çocuğun gözleri sızlıyor, yutkunuyor; boğazında az önce rüyasına giren bilyelerin en kocamanı. Gözlerindeki sızıyı, boğazındaki yumruyu kovmak istercesine başını silkeliyor. Faydasız. “ Ben başımı değil yüreğimi silkeliyorum ama fayda etmiyor. Bilye olsa yutacağım ama değil. Öyle büyük ki yutulmuyor. Ağzımın, beynimin, yüreğimin içinde büyüdükçe büyüyor. Belki kusmak lazım…

Dedim ya vakit dar. Mudanya’dan Tirilye’ye gidiyoruz önce. Yol üzerinde adsız bir tepede kahvemizi içiyoruz. Karşı yakada uçsuz bucaksız bir denize yaslanmış puslu bir sisin ardından görünüyor karşı dağlar. Önümüz uçurum. O uçuruma çer çöp atılmış. Bir yerlerde gördüğüm Aşk Tepesi mi Sevda Tepesi mi adını unuttuğum yere benziyor. Çeri çöpü bile aynı. Hatta resmim bile var orada. Muhtemelen sonsuz aşkı yakalamak umuduyla çektirmişim. Ne komik!

Tirilye’ye girdiğimizde bizi karşılayan bir çok otelden, yan yana dizilmiş zeytin ve zeytinyağı dükkanlarından buranın turistler tarafından keşfedilmiş olduğunu fark ediyoruz. Gene de çok bozulmamış Tirilye. Daracık sokaklarında birbirine yaslanmış eski evlerin pencerelerinde hala beyaz dantel perdeler asılı. Dev çınar ağaçlarının gölgesine kurulmuş kahvede serinliyor insanlar. En çok da neredeyse dört beş evde bir asılı Atatürk bayrakları dikkatimizi çekiyor. Nilüfer Belediyesi’nin hazırladığı bayraklar bunlar. Her yerde aynı bayrak. “Devrimlerinin İzindeyiz “ yazıyor üzerinde.Gözlerimiz yaşarıyor hüzünle.


Her turist gibi zeytin ve zeytinyağı alıyoruz biz de eski aile yadigârı eşyalarla otantik bir şekilde döşenmiş bir dükkândan. Fotoğraflar asılı orada burada. Başı açık güzel bir kadının siyah beyaz resmi var mesela. Satıcının kırık Türkçesi dikkatimizi çekiyor. “Avrupa’dan damat geldim yirmi beş sene evvel” diyor adam. Avrupa’nın neresinden diye sorsak da bir yerinden işte diyerek geçiştiriyor soruyu. Belli ki o da hatırlamak istemiyor bazı şeyleri.


Gölyazı’na doğru vuruyoruz arabayı. Kimine göre şuracıkta, kimine göre otuz kırk kilometre var oraya. Herkes farklı tarif veriyor. Bayılıyorum bu insanımızın bilmese de bilir gibi, bilgiç bir tavırla yol tarifi vermesine. Bilmiyorum demeyi ayıp sayıyoruz herhalde. En azından her tarifte ortak olan şey; İzmir otobanına çıkınca Bursa yönüne gidilecek ve oradan Gölyazı beş dakika kısmı. Tirilye’den bize söylenen yönde gidiyoruz. Tirilye’nin hemen çıkışında dizi dizi zeytinyağı işletmeleri var küçük küçük. Üzerlerindeki tabelada fabrika yazıyor yazmasına da fabrika demek için bayağı zorlamak gerek. Gene de ana geçim kaynaklarının zeytin olduğu anlaşılıyor buranın. Zaten yol boyunca her yer zeytinlik.

Denizden uzaklaşıp karanın içine girdikçe inanılmaz güzellikte yemyeşil vadiler karşılıyor bizi. Sanki Toscana’dayız. Arkadaşım yok Champange diyor. Gitmiş görmüş oraları. Ben bilmiyorum. İçimden kızıyorum. El âlem tanıtmasını biliyor ülkesinin güzelliklerini, biz ise değil yurtdışına tanıtmak kendi insanımıza bile tanıtamıyoruz doğal güzelliklerimizi. Sonra da nefesimizi kesen güzel bir manzara karşısında “ sanki Toscana “ diyoruz. Elin adamı Toscana’dayken sanki Tirilye diyor mu? Neyse.

Artık son dönemlerine gelmiş, sapsarı ay çiçeği tarlalarının yanından geçiyoruz. İnsanoğluna doğanın armağanlarından biri diye düşünürüm bu ortası kara, kenarları sarı yapraklarla taçlanmış bitkileri. Kocaman tarlalarda aynı yöne dönmüş yüzleri ile bir dinginlik verir bana bu yeknesaklık. Aklıma seneler evvel başka bir arkadaşımla İtalya’nın güneyinde ay çiçeği tarlalarının ortasında çektirdiğimiz resimler geliyor. Sahi nerede o resimler? Senelerin silikleştirmesine rağmen, insanın karşısına nasıl da aniden capcanlı çıkıveriyor anılar. Beyne kazılmış anıları hiçbir şey silemiyor. Keşke silinebilse… Keşke bu gün dijital fotoğraf makinelerindeki gibi beğenmediğimizi geri dönülmez şekilde bir tuşla çöpe atabilsek.

Otobana bir türlü varamadığımızdan, doğru yolda olduğumuzdan emin olmak için yolun kenarına tezgâh açmış iki kadına soruyoruz Gölyazı’nı. Kadınlardan bir tanesi “ ben oralıyım, devam, doğru yoldasınız “ diyor. Yemenisi ve güllü dallı şalvarı içinde, yanmış yüzü ve su gibi derin mavi gözleri ile muhteşem güzel bir kadın bu. Sanki huzur bu kadının gülen gözleri ve dudaklarının gülümseyen kıvrımında saklı. Arkadaşım da etkileniyor kadının güzelliğinden. Belki ikimizde aynı şeyi görüyoruz, belki görmüyoruz ama ikimizde aynı şeyi arıyoruz; iç huzur…

En nihayet varıyoruz dizi sayesinde adını duyurabilmiş Gölyazı’na. Anakaraya geliş-gidiş çift şeritli kısa bir yolla bağlanan yarımada bir kısmı var. Yürüyerek çevresi dolaşılabilecek büyüklükte, yarımadaya geçer geçmez kocaman bir çınarla gölgelenmiş köy meydanının olduğu bir yer. Yarımadanın tümü küçük küçük evlerle kaplı. Bir SİT alanı. Henüz el değmemiş olduğu görülüyor. Göze çarpar bir tane restoran var. Sizi gölde gezdiren sandal turu yaklaşık on beş dakika tutuyor. Bu konuda bilgili olmadığımız için türlerini bilemediğimiz değişik kuşlar uçuyor gölün üzerinde. Uzaktan bakınca göle vuran güneşinde etkisiyle tablolara konu olabilecek güzellikte görüntüler sergiliyor göl ancak yakınına geldiğinizde gölün pisliği insanın içini burkuyor. Neden temiz değiliz? Hani temizlik imandan gelirdi?  Müslüman olan bir ülkede İslam’ın temel öğretilerinden biri olan temizlik niye sadece evlerle sınırlı kalır da insanın yaşadığı çevreye, sokağa yansımaz? Müslüman ülkelerin neredeyse tümünde olan bu pisliği neye bağlayabiliriz? Kuran-ı Kerim’in bazı öğretilerine bu kadar sıkı sıkı yapışırken aslında dine bağlı olmadan temel bir gereklilik olan temizliği neden es geçeriz? Bir anlasam… Bu arada Müslüman bir ülke olan Umman’ın hakkını yemeyeyim. Bu güne kadar gördüğüm, sokaklarında tek çöp olmayan nadir temiz ülkelerden birisiydi. Hazır aklıma gelmişken Umman’ı da ayrı bir yazı konusu olarak yazayım.

Anakaraya dönüyoruz kısa bir turdan sonra. Anayoldan beri Gölyazı tabelalarının altında yer alan Ağlayan Çınar’ı görmek istiyoruz. Zaten internetten de Gölyazı diye araştırdığınızda muhakkak görülmesi gerek diye çıkıyor burası. Ağlayan Çınar yan yatmış ulu bir çınar. Görkemli ve etkileyici bir havası var. Gölgesinin altına atılmış tahta masa ve sandalyelerde bir çay ya da kahve içmeden gitmemek gerek. Beni etkileyen ağacın altına monte edilmiş mermer levhada yazan şu satırlar oldu:
TARİHİN VERDİĞİ YORGUNLUKLA, YAN YATMIŞ ULU BİR ÇINAR.
LAKİN YAŞAMAKTAN UMUDUNU KESMEMİŞ, UZANMIŞ ÖYLESİNE
BAĞRI YANIK, YAPRAKLARI HÜZÜN, İÇİ KAN AĞLARCASINA
SAVAŞLARA, ACILARA, KARA SEVDALARA, TERCÜMAN OLURCASINA
ARDINDA, SEVGİ BAHÇESİ AÇAMAYAN GONCA BİR GÜL
ÖNÜNDE, OLUK OLUK GÖZ YAŞLARININ ESERİ, KOCA BİR GÖL…
Mehmet Okutan

Kimdir Mehmet Okutan diye araştırdığımda aslen Sivaslı bir biyolog olduğunu öğrendim. Bu ulu çınardan öylesine etkilenmiş ki bilinsin, tanınsın diye karayollarına Ağlayan Çınar tabelası koydurmak için iki yıl mücadele vermiş. Bu levhayı çınarın altına koydurmuş bir de çeşme yaptırmış ama maalesef çeşme kuru.

Saat ilerlemiş, karnımız acıkmış. Göl balıkları olan yayın, sazan ve turnadan oluşan ortaya karışık bir balık tabağı ve kıpkırmızı domateslerle bezenmiş, üzerine mis gibi soğuk sızma zeytinyağı dökülmüş salata ile küçük bir ziyafet çektik kendimize.  Güneşi Beklerken dizisinin ana karakteri Zeynep’in geceleri tırmanıp sevgilisinin hayalini kurduğu ağaca da tırmanıp anısına fotoğraf da çekmeyi ihmal etmedik. Nilüfer Belediyesi tarafından restore edilerek geçenlerde Kültür Evi olarak hizmete sunulan Aziz Panteleiman Kilisesi’ni ziyaret ettik. Eskiden nasıldı bilemiyorum ama içinde ne bir fresk ne de vitray kalmıştı. Temiz, pak, beyaza boyanmış duvarları ve dizi dizi dizilmiş sandalyeleri ile önümüzdeki günlerde, aylarda yapılacak etkinliklere ev sahipliği yapmak üzere bekliyordu. Beni en şaşırtan ve mutlu eden şeylerden biri ise kilisenin yanında gördüğüm Gölyazı Yazıevi tabelasıydı. Kapalı olduğu için bilgi alamadığım bu bina, internetten öğrendiğime göre Nilüfer Belediyesi’nin yazarlara ilham olmak üzere açtığı bir yermiş. Alberto Manguel, A.H. Tanpınar’ın “Beş Şehir” eserinden yola çıkarak bu beş şehri yeniden yazacakmış burada. Ne güzel. Memleketimde güzel şeylerde oluyor arada. 


Geceye düşmeden evvel güneşin son pırıltılı armağanlarını göle sunduğu saatlerde ayrıldık Gölyazı’ndan. Sabahın erken saatlerinde yola düşmüş olmanın verdiği yorgunlukla kızlar arabanın arkasında uyuyakaldılar. Arabayı kullanan arkadaşım ve ben kendi iç dünyamızla sohbet ettik sessizce. Yorgun ama keyifli yataklara attığımızda kendimizi, tanrının bu gün bize bohçasından sadece güzellikler sunmasına şükrettik. Son zamanlarda kendime düstur edindiğim çok sevgili bir dostumun dediği “hayat kısa, anlara sarılmalı insan” sözüne uyarak o güne sarılıp uzun zamandır dalamadığım deliksiz bir uykuya daldım. Yeni sabahlara, yeni bilinmezlere uyanmak üzere…

8 Ağustos 2014 Cuma

ALMANYA GEZİ NOTLARI

Babamın teşhisi yeni konan hastalığı nedeniyle bütün planları, arzuları, niyetleri kısaca hayatı askıya aldık bir süreliğine. Onun hastalığı ekseninde dönen endişe, telaş, korku, sevgi, vicdan, şefkat, şaşkınlık, tevekkül gondolları ile bezeli bir dönme dolaba binmiş gibi hissediyorum kendimi. Her çevirişte başka bir gondol duruyor önümde. Bazen öyle bazen böyle…

Kötüleşti diye hastaneye yatırılan babamın yanında olmak, ona moral verebilmek amacıyla apar topar gittik kızımla Almanya’ya. Senelerdir her sene gittiğim Almanya’ya belki de ilk defa farklı gözle baktım bu sefer. Daha bir inceleyerek, gözlemleyerek… Ölümün kıyısında gezinen babam dolayısı ile hayatı yine ve yeniden sorgulama dönemine girdiğimden olsa gerek, önüme gelen her durumu iyice anlama çabasındaydım. On günlük seyahat bana hayatı her açısından inceleme fırsatı sundu bana.

Dördüncü evre kanser teşhisi konan babamın ve eşinin hastalığa bakış açılarında başladı şaşkınlığım. Biz Türklerdeki gibi bir ah vah durumu olmadığı gibi, inanılmaz bir serinkanlılıkla, hayattan asla vazgeçmeden yaklaşıyorlar hastalığa. Ömrünün çok uzun olmadığının bilincinde birkaç sene daha kaliteli bir yaşam sürme derdindeler ikisi de. Eşinde de yandım, bittim, kül oldum söylemleri hiç yok. Hatta babam hastanedeyken bir tanıdıklarının doğum günü davetine katılabilecek kadar hala hayatın içindeler. Bizde olsa kocasını hastanede yalnız bıraktığı için eleştiri bombardımanına tutulurdu kadıncağız. İlk başta ben de şaşırdığımı itiraf etmeliyim ama “bu uzun ve zorlu süreci atlatabilmek için benim de enerjiye ihtiyacım var” dediğinde hak verdim kendisine. Babam da bozulmadı zaten, bilakis gitmesi için teşvik bile etti. Öyle akın akın hastaneye hücum eden bir dost ahbap güruhu da yok. Enfeksiyon kapma riski yüksek dendiği için herkes telefonla arayıp hal hatır soruyor. Zaten hastaneye gittiğinizde kalabalık odalarda yatanların Türk hastalar olduğunu hem kalabalıktan hem de gelen lahmacunvari kokulardan anlıyorsunuz hemen. Doktorlar da şikayetçi bu durumdan ancak yasak koymayı doğru bulmadıklarından, durumu anlatıp insanların kendi aklıselimlerine bırakmayı tercih ediyor Almanlar. Bilseler bizde aklıselim durumu işin içine hastalık girdi mi yok olur gider, belki başka türlü yaklaşacaklar ama anlayamıyorlar.

Bize güzel bir sürpriz yapıp Almanya’ya gittiğimizin ertesi günü hastaneden salıverileceğini öğrenince ben, hemen Türk kafası, babam gelmeden evi temizleyelim diyerek işe koyuldum. Tamam dedi üvey anne. Baktım üstten üstten toz alıyor, olmaz öyle deyip dolapların tepesine çıkıp en dip yerlere kadar toz alıp, silip, süpürüp evi babama hazır hale getirdik. Tabii üvey annede kendince haklı. Bizdeki gibi yardım edecek kimse olmayınca o da altmış yaşıyla yapabildiği kadar yapabiliyor. Kapının önüne buradan götürdüğüm galoşları da koyup “ gelen insanlara bunları giydireceksin “ deyince üvey anne şaşkın şaşkın yüzüme baktı iyice. Dışarıdan ayakkabısı ile giren mikrop taşır diye açıklamak zorunda kaldım. Her ne kadar gelenlere galoş giydirmediyse de kendisi de ayakkabılarını kapı önünde çıkarıp  ayakkabılarını hemen dolaba koymaya başladı. Babamı da tembihledik. O da öyle yapıyor şimdi. Eh, misafirliğe gidildiğinde ayakkabı çıkarma alışkanlıkları olmadığından düşünemiyorlar tabii.

Recep Tayyip Erdoğan’ın yurtdışında yaşayanlara oy verme imkanı sağlayacak değişikliği neden getirdiği hemen anlaşılıyor. İnanılmaz bir Türk nüfusu var Almanya’da. 60’lı yıllarda çalışmaya gidenlerin orada doğmuş çocukları ve onların da çocukları derken iyice büyümüş nüfus. Babamların yakınındaki bir Türk kafesine bir şey içmek için oturduğumuzda Türk garson kızla Türkçe konuşmaya çalıştım ama ne mümkün. Öyle bozuk Türkçesi. Almanya’da doğmuş, evde anne ve babasının bile Almanca konuştuklarını söylüyor. Sadece onlarla yaşayan babaanne ile Türkçe konuşuluyormuş. Almanya’da hala Türk olarak başka bir statüdeler, Türkiye’de ise Almancı olarak gene başka bir statüde. Ne oraya ne buraya aitler. Ortada kalmış, sahipsiz, kendi içlerinde bir birlik kurmaya çalışıyorlar. Türklerin sahip olduğu kocaman markete girdiğinizde de bunu hissediyorsunuz. Herkes Türkçe Almanca karışık konuşuyor. Erdoğan’ın onları kucaklayıcı tavrı onlara Türk kimliklerini yeniden hatırlatıyor. Ait hissediyorlar bir yere. Çoğu sıkı AKP’li…

Her sene gittiğim Almanya’da baş örtülü, pardesülü gezen kesimde inanılmaz bir artış gözlemledim. Eskiden olabildiğince Alman toplumuna uyum sağlamaya çalışan Türkler artık kendi özerkliklerini ilan etmişler, uyum sağlama çabaları hiç yok. Tamamen kendi içlerinde yaşıyorlar. Sadece orada doğmuş, büyümüş çocuklar ailelerinden baskı görmüyorlarsa Almanlaşıp artık o toplumun içinde yer edinmeye çalışıyorlar. Televizyonda birçok Türk sunucu, oyuncu, komedyen görülebiliyor. Bunlar Almanlar tarafından kabul edilip, sevilen kişilikler. Ancak Almanlar kendi içlerine kapanıp, kendi dünyalarından apayrı bir şekilde yaşayan Türkleri aralarında istemiyorlar artık. Zaten işsizliğin yüksek olduğu, ekonomik sıkıntı içindeki Almanya kendi halkına yeterince iş olmadığından şikayetçi. Bu başörtülü, pardesülü, yerine göre çarşafla gezen Türkleri estetik bile değil diyerek aşağılıyorlar.

R. T. Erdoğan’ın özellikle Gezi olayları sonrası sertleşen söylemleri,  insan özgürlüğünü kısıtlayıcı kararlarından sonra bir de dünya üzerindeki diğer İslam ülkelerindeki durmak bilmez kan dökülen olaylardan sonra İslam dininin “ saçma, kan dökücü, insanı değerleri sahip olmayan, kötü “ bir din olduğu konusunda neredeyse hem fikirler. Kendilerince böyle Avrupa Birliği’ne giremezsiniz diye tehdit ediyorlar. Erdoğan’ın ondan çoktan vaz geçtiğinin farkında değiller. Tüm dinlerin temel değerlerinin aynı olduğunu düşünürüm hep. Ancak bu yaklaşım farklılığından sanki bambaşka şeyler söyleniyormuş gibi algılanıyor maalesef. Artık anlayış, hoşgörü falan hak getire İslam’a karşı nefret tohumları ekiliyor ister istemez.

Kendi kişisel ve sosyal haklarından çok emin, gündelik yaşamlarını sürdürüyorlar Almanlar. Tatile nereye gidelim, evdeki televizyonu daha yenisiyle nasıl değiştiririm, yaşı gelmiş çocuğuma nasıl araba alırım, birçok, bana göre olmasa da olur, bıttırı bızık ev aletini nasıl alırım gibi tüketim odaklı bir hayatları var. Türklerin yaşam mücadelesini, hayata tutunma çabalarını pek anlamıyorlar.

Babam çok yoğun iş hayatımı bırakmamdan memnun ama nasıl geçindiğimi, geçineceğimi bir türlü aklı almıyor. İkinci kitabını da çıkarmadın diyor sanki kitaptan para kazanılırmış gibi. Kitaptan para kazanılmaz ki dediğimde iyice dehşete düştü adamcağız. Hayatımı çok küçülttüm, daha mutluyum diye anlattım. Anlamadıysa bile evet görülüyor dedi. İkinci Dünya Savaşı’nın yoksunluk günlerinden gelen babam için maddi kazanımlar , manevi kazanımların önünde oldu çoğu zaman. Ölümle dans ettiği şu günlerde biraz daha fazla anlamış görünüyor maneviyat ihtiyacını. Senelerdir kiliseye adım bile atmayan babam, eşinden öğrendiğime göre son bir senedir kiliseye gider olmuş. Hatta hastanedeyken kendi gidemediği için eşini yollamış Pazar ayinine. Şaşırmadım desem yalan olur ama yaşlandıkça, yaş aldıkça maneviyatın daha bir önem kazandığına güzel bir örnek.

Şimdi o iyi, bu kötü diye bir yorum yapmayacağım. Sadece kültür farkı diyebiliyorum. Neredeyse her konuda farklı iki toplum Türkler ve Almanlar. Televizyon programlarından, kitapçılarda satılan kitaplardan, vizyondaki filmlerden vs iyice görülüyor bu fark. Biz özgürce yaşamanın savaşını verirken hala, onlar ise ellerindeki özgürlükle ne yapacaklarını düşünüyorlar.  


Temelde insani değerlerin aynı olduğu farklı din ve milliyete sahip insanların, tüm bu kültürel farklarına rağmen, güç, hırs odaklı mecraların içlerine nefret tohumu ekmelerine izin vermeden el birliği ile birbirlerine saygı duyarak, temel değerler etrafında buluştuğu, farklılıkları tehdit yerine zenginlik olarak gördüğü bir dünya için çabalamalarının doğru olduğunu düşünüyor ve bunun gittikçe uzaklaşan bir hayal olarak kalmasından ürküyorum. 

4 Temmuz 2014 Cuma

BİZİM PENCEREMİZDEN

Annem “Bizim Evin Halleri “ diye bir seri yazıyor. O yazar da ben yazamaz mıyım? Ondan âlâ yazarım hem de. O insan bakış açısından yazıyor, ben de hayvan bakış açısıyla yazacağım. Cookie Hanım’a da izin veririm belki bazı bazı yazsın diye. Canım çekerse tabii.

Bizim evde tek erkek olmanın sıkıntısını yaşıyorum arkadaşlar. Annem, ablam, ilk göz ağrım Cookie Hanım ve ben yaşıyoruz aynı evde. Durumu düşünün artık! Üç tane hatun başımda, hepsi de vıdı vıdı bazen çekilmiyorlar. Ne yaparsın çare yok, çekiyoruz işte.

Uzun boyum, gri, siyah ve beyaz tüylerimle yakışıklı bir erkek sayılırım. Ablam niye adımı Limon koydu, bu gün hala anlamış değilim. Gözlerimdenmiş! Ne varsa gözlerimde? Her kedi gözü gibi işte… Şöyle Duman, Paşa, Aslan gibi daha erkeksi bir isim koysaymış ya! Yakışırdı valla. O zaman bebeğiz ya, duruma müdahale edememişiz tabii. Alıştım artık, yapacak bir şey yok.  Adlarımızı kendimiz koymalıyız bence ama insanoğlu da yapamıyor bunu. Ebeveynler yüzde yüz bu hakka sahipler, ister insan olsun ister hayvan.

Güzeli oldum olası severim. Annemin güzel arkadaşları geliyor eve. Birçoğu da parfüm sürünmüş mis gibi kokuyorlar. Önce köşeye çekilip şöyle bir inceliyorum onları. Ne o öyle? Her önüme gelene yüz veremem. Cookie ise benim tam tersime her gelene bir yavşıyor, bir de çene sorma gitsin. İlla sevdirecek kendisini. Sinirleniyorum aslında. Seçici olmalı hayvan. İlk tanıştığımda pek bir aşık olmuştum ona ama baktım her önüne gelene yüz veriyor, soğudum biraz.

En büyük zevkim kedi sevmeyenlerle uğraşmak. Kapıdan girer girmez bizi görünce, “ atlamazlar, ısırmazlar değil mi? “ diye sormuyorlar mı gıcık oluyorum. Kardeşim niye atlayayım ben sana? Sen bana dokunma, ben de sana dokunmam. Hafifçe ona doğru seğirtiriyorum bakalım ne yapacak diye. Kimi çığlık çığlığa, kimi hemen ayaklarını yukarı topluyor falan. Komikler yani. İstesem koltuğun üzerine atlayamaz mıyım? Öyle bir atlarım ki ama yapmıyorum. İstediğim etkiyi yaratmış olmanın keyfiyle dönüveriyorum. Annem zavallı, misafire ayıp olmasın diye bir gözü bende dinlemeye çalışıyor arkadaşını. Bazılarından öyle güzel bir koku yayılıyor ki, ayaklarına yatıveriyorum hatunun. Bayılıyorlar buna kadınlar. En kedi sevmeyeni bile etkileniyor benden. Zafer! Elde ettim işte birini daha.

Annem iyidir. Ablam eve getirdiğinde pek istememişti beni ama yumuşak kalplidir. Hem ablama hem de bana kıyamadıydı. İki sene üçümüz yaşadıydık. Sonra pencereden bir dişi kediyle kurlaştığımı görünce onu da eve aldıydı annem. Öyle yumuşaktır yani. Mamamızı, suyumuzu hiç ihmal etmez. Koltuk üstü, yatak üstü oturmamıza ses etmez. Sevgisini esirgemez. En ufak keyifsizliğimizde endişelenir. Tek şikâyeti tüylerimiz. Ona da benim yapabileceğim bir şey yok. Dökülüyorlar işte. Ha bir de benim tırnaklarımı koltuk kenarlarında törpülememe çok kızıyor. Haklı haklı olmasına da koltuk kenarlarında tırnak törpülemenin keyfini de kedi tahtası tutmuyor yani. Hasır sandalyeler olabilir belki…

Yemek masasının sandalyelerini değiştirmeye karar verdiğinde gitti hasır sandalyeler aldı annem. Nasıl sevindim anlatamam. Annem benim ya, düşünceli kadındır bana hediye almış. Sandalyeleri yerleştirir yerleştirmez bir sevinç atladım üzerilerine. Kendimden geçmiş, tırnaklarımı törpülüyorum. Küt! Geldi  kafama terlik. Ne oluyor yahu? Bana değil miydi bu sandalyeler? Annemin gözlerindeki kızgınlık ifadesini görünce hemen pısıp koltuk altına kaçıyorum. Dellendirmeye gelmez kadını. Koltuk altından sandalyeleri kesiyorum. Gel tırmala beni dercesine çağırıyorlar beni. Allahım nasıl karşı koyacağım ben bu dürtüye? Koyamıyorum zaten, annem arkasını döner dönmez hop gene sandalyenin üzerindeyim. Küt, terlik!

Ablam anneme bağırıyor o anda. “Atmasana, acıyor hayvanın kafası. “ Ablam ya, bir tanedir o. Sokakta beni görüp kucağında eve götürdüğünden beri onunla bağımız ayrı. En ağlamaklı halini takınıp “ anne bir haftacık kalsın ne olur. Sonra istemezsen sokağa bırakırız tekrar “ deyişini hatırlıyorum. O zaman ben annemi tanımadığımdan umudum yoktu ama ablam onun yumuşak kalbini bildiğinden yolunu bulmuştu. Pek yeme içme işlerimizle uğraşmaz ama bizimle oynamayı, bizi okşamayı çok sever. En ufak tatsızlığımızı, hastalığımızı ilk sezen odur. Babası evden ayrıldığında sıkıntılarını, yalnızlığını hep benimle paylaşmıştı başlarda. Sessizce konuşurduk odasında. Bazen ağlardı. Kucağına gidip otururdum. Sarılırdı bana. Yakınızdır yani. Abla kardeş gibi, dost gibi, aile gibi…

İşte böyle bir aileyiz. Ailemin insan fertlerini anlattım. Cookie Hanım ise başlı başına ayrı bir yazı konusu. Onu da başka bir yazıda anlatayım. Her evde olan hırgürler olmasına rağmen, annem ve ablamı, kişiliğime saygı gösterdikleri, beni anladıkları ve beni istemediğim hiçbir şeye zorlamadıkları için çok seviyorum. Annemi kaybetmiş, şaşkın şaşkın sokakta gezerken ablamın beni görüp bu eve getirmesini başıma gelen en büyük şans sayıyorum.






1 Temmuz 2014 Salı

GONGLU SAAT

Saatin gongu vuruyor. Esin nefesini tutmuş, gongu dinliyor. Boşandığında evden ayrılırken tek aldığı bu dede yadigâri saatin şimdi zamana vurur gibi tam on iki kere çalan gongu, ona yepyeni bir hayatın başlangıcını vurguluyordu. Her dong heyecanını arttırıyor, saat 14:00’deki randevusuna adım adım yaklaştırıyordu.

Sabah uyandığından beri, her zaman yaptığı işleri yapmış, bugünkü randevusunu düşünmemeye çalışmıştı. Sıradan bir günmüş gibi internetten haberleri okumuş, facebook’ta dolaşmış, küçük bir kahvaltı ederek günü en normal halinde yaşamaya çalışmıştı. Her zaman sabah yaptığı duşu ise randevu saatine yakın bir zamana bırakmıştı. Gong on kere çaldığında, midesinde sabit tutmaya çalıştığı kelebeklere daha fazla engel olamamış, onları serbest bırakmıştı.

Anneannesinin ardından üç sene sonra dedesi vefat ettiğinde, annesi ona ve kız kardeşine evden ne almak istiyorlarsa alabileceklerini söylemişti. Esin yaşanan her ana tanık olmuş, buram buram sevgi kokan bu saatten başka bir şey almamıştı. Çocukluğundan beri, anneannesinin holünde duran bu kocaman saate büyülenerek bakar, her çalışında dong sayısını saymaya bayılırdı. Herkes onun bu heyecanını bilir ve saati hep ona sorarlardı. Babası ona zaman perisi  adını takmıştı. Saat dedesinin evinden geldiğinde, eşi bu koca şeyi nereye koymayı düşündüğünü sormuş, her saat başı dong dong bu sesi çekemeyeceğini söylemişti. Esin gene de kararında ısrarcı olmuş, salonun en uygun köşesine yerleştirmişti. Bir süre sonra da bozulmuştu saat. O tarihte tamir ettirmeye yeltenmemişti. Ancak boşandığında, tamir ettirip yeni, küçücük evinin başköşesine koymuştu.

Gong on bir kere vurduğunda geçmiş on bir yılı düşünüyordu Esin. Kocasıyla tanışması, evlenmesi ve boşanmasını kapsayan on bir yılı. Tanıştıklarında hayallerinin prensini bulduğuna inanmış ve hemen bir yıl sonra evlenmişlerdi. Akabinde doğan çocuklarıyla taçlanmıştı bu mutlulukları. En azından kendi mutluluğu… Oğullarının doğumundan sonra kocası değişmiş, flört döneminde onu el üstünde taşırken doğumdan sonra aşağılamaya, hakaret etmeye başlamıştı. İlk başlarda çocuğa fazla ilgi gösterdiği için, kocasının kendisini itilmiş hissettiğinden böyle davrandığını düşünmüş, bebekle eşi arasında denge kurmaya çalışmıştı. Ancak ne yaparsa yapsın fayda etmemiş, oğlan büyüdükçe aralarındaki mesafe de büyümüştü. Gittikçe iki yabancı gibi yaşadıkları bu hayata oğlu için katlanıyordu Esin. Ailesinde hiç boşanma görmediğinden hayatların böyle yaşandığını sanıyor, yuvarlanıp gidiyordu.

Kocasının koltuğun üzerine attığı ceketini asmak için kaldırırken, adet edindiği gibi cebini boşaltmış, cebinden çıkan davetiye dikkatini çekmişti. Bir fuar davetiyesiydi bu. Ne fuarı diye bakarken davetlinin doldurması gereken kısımda yazan kocasına ait, hiç bilmediği bir e-posta adresiyle karşılaşmıştı. Merakına engel olmamış ve bu adrese girmişti. Kocası her zaman, her yerde kullandığı şifreyi kullanmıştı bunda da. Neredeyse tek bir adresten gelip, aynı adrese giden yüzlerce mail vardı. Hepsi aşkım’la başlayan, seni düşünüyorum’la biten… Daha da acıtan mektuplaşmaların eski yıllara uzanması olmuştu. Hemen boşanmıştı Esin. Üç senedir de oğluyla, hayatına kimseyi sokmadan yaşıyordu.

Gong on iki kere çaldığında duşa girdi Esin. Akan suyun altında dakikalarca durdu. Derisini kızartıncaya kadar keselendi. Suyun önüne katıp götürdüğü kirlerin giderden gidişini izledi. Saçlarını bir daha bir daha yıkadı. Defalarca sabunlandı. Duştan çıktığında tertemizdi. Saçlarını kuruturken kuaföre mi gitsem diye aklından geçirdi ama sonra vazgeçti. Daha önce giye çıkara karar verdiği kıyafeti giydi, hafif bir makyaj yaptı. Hazırdı. Vakit geçirmek için kahve eşliğinde sigarasını içerken ellerinin terlediğini fark etti.  Güm güm atan kalbi beynindeki düşünceleri duymasına izin vermiyordu. Midesinde uçuşan kelebeklerin sayısı iyice artmış olmalıydı ki mide bulantısı hissetmeye başladı. Gelip gidip aynaya bakarken her şey anlamsızlaşmaya başladı. Tam iptal etmek için telefona elini attığında gong bir kere çaldı.

Saat biri vurduğunda, o tek ve tok ses, ona yeniden başlama kararlılığını hatırlattı. Boşandığından beri gelen hiçbir kahve, yemek davetini kabul etmemişti ama geçen hafta yolda karşılaştığı, yıllardır görmediği, çok eski bir iş arkadaşının kahve davetine hayır dememişti. Çok masumane bir davetti belki ama Esin yıllardır ilk defa bir erkekle baş başa bir program yapma iznini kendine vermişti. Sonuçta sadece bir kahveydi zaten. Başlangıç için yeter de artardı bile…

Gongun iki kere çaldığını duymadı. O saatte Ortaköy meydanında, randevusunu beklerken, güneşin keyfini çıkarıyor, yemi kapmış güvercinlerin gökyüzünde özgürce kanat çırpışlarını seyrediyordu.