27 Ekim 2013 Pazar

HAYDİ MEYDANLARA

Salı günü 29.Ekim yani Cumhuriyet Bayramı. Her ne kadar kutlamalar kaldırıldı ise de yurdun her bir tarafında yürüyüşler ve fener alayları düzenleniyor. Ne güzel.Bence en kutlanması gereken bayram bu bayram zaten. Adı üstünde Cumhuriyet Bayramı.

Yıllardır elde var bir gibi hissettiğimiz cumhuriyetin elden gitmeye yaklaştığı son dönemlerde daha bir farkına vardık kıymetine. Son senelerde katıldığım Cumhuriyet yürüyüşlerinde her sene bir öncekinden daha kalabalık olmasından da belli. Artık yaşlısı, genci, hastası, bebeği herkes katılıyor bu yürüyüşlere. Geçen sene tekerlekli sandalyesinde yaşlı bir amca görmüştüm mesela. Ellerinde bayrakları birbirlerine dayanarak yürüyen bir yaşlı amca ile teyze de. Pusetlerinde bebekleri ile yürüyen anneler, omuzlarına çocuklarını yüklenmiş babalar da vardı. Umutlanmıştım.

Son dönemde bizi gittikçe karanlığa boğan adımlar atılıyor iktidar tarafından.  Her alınan karar daha da geriye götürüyor bizi. Trajikomik söylemler uçuşuyor havada. Dinin bu kadar kullanıldığı başka bir dönem yaşamadım ömrü hayatım boyunca. Çocukluğumuzda dinlerine bağlı ama Cumhuriyetçi anneannelerimiz, dedelerimiz tarafınan bize öğretilmiş ve  sevdirilmiş olan dinimizden soğur olduk. “Din Allah’la kul arasındadır “ diye bildiğimiz öğreti tamamen hikaye oldu, aleni bir baskı aracı haline dönüştü. Gezi olayları sırasında geri adım atmak durumunda kalan hükümet, o dönemin hıncını ise ODTÜ’de almaya çalışıyor. ODTÜ senelerdir aydınların kalesi. Orayı yıkabilirse kendini zafer kazanmış gibi hissedecek. İnanılmaz bir güç savaşı yaşanıyor.

O kadar çok rahatsız eden karar var k, hangi birini yazacağımı bilemiyorum. Her şey tümden falso.  Yalanlar, riyakarlıklar, hep kendine yontmalar, hapisler, rüşvetler vs. Beyni belinden aşağı çalışan bir erkekler topluluğu sanki. Kadınlar büyük tehdit. Kadınlar şeytan! “Sen önce uçkuruna sahip çık be adam” diyesi geliyor insanın. Bir çok aklı başında erkeğe de ayıp oluyor ayrıca, kadını insan gibi gören, kadın olarak saygı duyan. Neyse, neresinden tutsan elinde kalan bir düzen bu!

Salı günü 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı. Bana göre en kutsal bayram. Artık biz, cumhuriyete inananların, hiçbir mazeret bulmadan, üşenmeden, ellerine bayraklarını alıp andımızı bağıra bağıra söyleme zamanı. İnanarak, içten, dolu dolu. Cumhuriyeti yok etmek isteyenlere, Cumhuriyeti kolay kolay vermeyeceğimizi gösterme zamanı. Gücümüzü, inancımızı, duruşumuzu gösterme zamanı. Bu yeni bir Kurtuluş savaşı… Bunu bilerek, farkında olarak hareket etme zamanı.


Bu bilinçle, 12 yaşındaki kızımı da alarak ben Salı günü meydanlardayım. Benim gibi düşünen herkesin de orada olmasını diliyorum. Güçse güç gösterelim.  Halkın üstünlüğünün tartışılmaz olduğunu anlatalım. Bu açıdan kalabalık önemli. Haydi herkes elinde bayraklarıyla meydanlara!!

25 Ekim 2013 Cuma

YENİ ÇAĞIN HASTALIĞI : SOSYAL MEDYA

Şimdi kızıyoruz ya, çocuklarımız ekran başından ayrılmıyor diye. Hani biz, kırk yaş üstü ebeveynler.  Çoğumuzun elinde onbeş yaş üstü çocuklar var, hemen hemen hepsi de teknolojik. Hepsinin elinde bızık bızık mesajlaştıkları telefonlar, oyun oynadıkları tabletler, surf yapmak içinde bilgisayarları var. Facebook, twitter vb gibi sosyal medya ortamları ise her daim ellerinin altında. Neredeyse evin içinde bile mesaj atacaklar. Bazen o da olmuyor değil. Bir bakıyorum, odasında oturan kızımdan telefonuma mesaj geliyor!

Kızıyoruz kızmasına da, bakıyorum bu ebeveynler, kendim dahil, fellik fellik  Facebook’ta geziyoruz. Kimimiz daha az , kimimiz daha çok ama sosyal medya ortamları birçok kırk yaş üstü kişilerle dolu. Hatta grup buluşmaları adı altında sosyalleşiliyor da. Sonra Gezi olayları sırasında bu asosyal, apolitik gençlerin nasıl olup da böyle bir eylem düzenlediklerine şaşıyoruz, kendimize bakmadan. Demek ki asosyal değiller, demek ki apolitik değiller. Sadece politikaları farklı. Bizim anlamadığımız türden. Ne sağcı, ne solcu sadece insanca…

Çocukluklarını, gençliklerini henüz bilgisayarın hayatımıza girmediği 70’lerde 80’lerde geçiren bizler, sosyalleşmeyi başka türlü öğrendiğimizden kendi doğrumuzu çocuklarımıza öğretmeye çalışıyoruz. O zamanlar “sokakta oynamak “diye bir terim vardı. Sokakta oynardı mahallenin çocukları, genellikle annelerin balkondan evlere çağırdıkları saatlere kadar. Şimdi ise sokak bilmiyor çocuklar. Komşuculuk da pek yok. Aynı binada oturup da değil birbirine oturmaya gitmek, birbirine selam bile vermeyen bir insan güruhu ile dolu ortalık. Herkeste bir korku hakim. Sanki selam verse mahremine girecek diğeri. Ama Facebook gibi ekran arkasından dünyaya bakılan ortamlarda herkeste o korku yok oluveriyor birden. Ekran koruyucusunun kendilerini de koruduğunu düşünüyorlar herhalde. Gençler ise başka türlüsünü bilmediklerinden ekran karşısında sosyalleşiyorlar, korkusuz.

Teknolojinin iyice hüküm sürdüğü günümüzde genç, yaşlı hepimiz bu değişimden nasibimizi alıyoruz özetle. Gözlemlediğim biz orta yaşlılar Facebook gibi daha paylaşıma açık ortamları tercih ederken , gençler daha hızlı tüketilen, her şeyi 140 kelimeye sığdırmak zorunda oldukları Twitter’ı tercih ediyorlar. Onlar hızlı akan bir hayatı tercih ediyorlar. Sanki zamanla yarışıyorlar ve twitter gibi en kısa zaman dilimine maksimumu sığdırmaya çalışıyorlar. Bizim zamanımızda olmayan televizyon, internet gibi icatlar sayesinde daha çok şey biliyorlar ve daha çok şeyle ilgileniyorlar. E zaman yetmiyor tabii.Bir araya gelseler bile gene ekran başındalar. Ekran üzerinden konuşuyorlar birbirleri ile. Oyuncakları o çünkü, başka oyuncak bilmiyorlar.

Bu çocukların çoğu, bu teknolojiye doğdukları için onların teknolojiyle iç içe olmaları pek de şaşırtmıyor beni. Onların iletişim ve sosyalleşme biçimi bu. Ekran gerisinden mangalda kül bırakmayan gençler fiziksel olarak karşı karşıya geldiklerinde ise birbirleri ile nasıl iletişim kuracaklarını pek bilemiyorlar o ayrı. Beni daha çok ilgilendiren biz yaştakilerin bu sosyal medya ortamlarına düşkünlüğü. Bakıyorum, evli barklı, çocuklu, akşam masaya yemek koyması gereken kadınlar bile sabahtan akşama ekran başındalar. Hangi ara pişer o yemekler, merak ediyorum. Erkekler de hakeza öyle. Yok mudur bunların toplantıları, iş görüşmeleri falan? Sosyal medya ortamlarında gezen insanların tipolojisi, yaş grubu, amacı, dünya görüşü vs gibi konuları sosyologlara bırakıyorum.

Kabul etmek gerekir ki, gittikçe daha hızlı akan ve zorlaşan hayat şartlarında, bu sosyal medya ortamları haberleşmek, iletişim kurmak, dünyayla bağlantıda kalmak için iyi bir alternatif. Hiçbir zaman dumanı üzerinde tüten , mis gibi bir kahve eşliğinde en yakın dostunuzla sohbetin yerini tutmaz ama bu koşturma içinde hangimiz yeterli sıklıkta dostlarımızı görebiliyoruz ki? Aynı sıcaklıkta olmasa da bir ses, bir nefes. Hele de dünyanın ya da yurdun çeşitli bölgelerine dağılmış dostlarınız varsa, gayet verimli bir iletişim şekli. Ayrıca ne kadar çok insanın artık internet aracılığı ile tanışıp arkadaş, dost, sevgili, eş olduğuna bakılırsa, beynimiz kabul etmese de, çağımızın sosyal ortamı internet. Ben şahsen çok değerli dostlar edindim Facebook vasıtası ile.  Yanında edindiğim bilgiler, hiç duymadığım güzel müzikler de cabası. Ha twitter mı? Onunla anlaşamıyorum maalesef. Ben hayatı , belki de yaşımın gereği, rahvan tarafından almayı tercih ediyorum.


Demem o ki, belki de çocuklarımıza kızmadan evvel bir oturup düşünmemiz gerek. Çağın değiştiğini önce kendimiz kabul ederek, sosyalleşmenin yeni tanımını öğrenmek lazım. Ha bu demek değil ki, kimseyle görüşmeyelim, yemek yemeyelim, çay çorba içmeyelim. Tabii ki onları da yapacağız, hem de mümkün olan her fırsatta. Hangi ikon dostunuzun gerçek kahkahası veya tatlı sesi yerine geçebilir ki? Hiçbir kalp işareti, onun size gerçekten sarılması kadar sıcak olamaz. Bunları da unutmadan, her şeyi dengede tutarak teknolojinin nimetlerinden yararlanmanın çok da kötü bir şey olmadığını söylemek istiyorum sadece. Çocuklarımıza da aynı şekilde dengenin hayatın temel unsurlarından olduğunu öğretip daha anlayışla yaklaşmalıyız belki de. İki tarafta uçlaşmak yerine orta yolu bulmak yani. Ne biz onlara kızalım ne de onlar bize kızsın. Geçinip gidelim güzelce…

10 Ekim 2013 Perşembe

KİSMET, HER ŞEY KİSMET

Dün, babamların uçağı akşam olduğu için, sabah güzel bir kahvaltı ve bavulların toplanmasından sonra, sohbet edecek epey vaktimiz kalıyor. 78 yaşında olan babam, geldiğinden beri , sağlam ve genç görüntüsüne rağmen, geçirdiği kalp krizi, damarlarındaki stentler ve her sabah bir yeri ağrıyarak uyanmasından dem vurarak, bu ziyaretin belki de son ziyareti olduğunu söylüyor habire. Hatta bu sefer gelirken elinde bana ait ne varsa, doğum belgesi vs , yanında getirip bana teslim etti. İnsanın içini bir hüzün ve endişe kaplıyor…

Bu psikolojiyle, babam anılarını anlatırken can kulak dinliyorum. Dedem de hayatının son dönemlerinde sık sık anılarını anlatırdı. Bu yaşlarda gelen, hayatta bir iz bırakma arzusu sanırım. Bunca yıldır az görüşebilmiş olmaktan olsa gerek, onun geçmişi hakkında çok da fazla bir şey bilmediğimi anlıyorum. 2. Dünya Savaşı’nı,25 yaşında nasıl olup da Türkiye’ye çalışmaya geldiğini, ilk izlenimlerini, yaptığı işleri anlatıyor. Savaş sırasında sağ ve sollarındaki evlerin bombalanıp yıkıldığını ve tesadüf eseri kendi evlerine bomba isabet etmediğini, 10 yaşındaki erkek çocukların Hitler’in ordusuna yetiştirilmek üzere alındığını ancak tam kendisi 10 yaşına geldiğinde savaşın bittiğini ve o yıllarda bu orduya katılamadığı için üzüldüğünü söylüyor. “ Çocuk aklımla, mahalledeki diğer çocukların giydikleri üniformalardan etkilenmiştim “ diyor.  Hatta en büyük amcam, o yıllarda kafasına isabet eden bir şarapnel parçası yüzünden bu gün hala bir bakımevinde yaşıyor. 7 kardeşli, fakir bir aileden gelen babam, Almanya’nın 1955 yıllarında hala 1945 yılında biten 2. Dünya Savaşı’nın izlerini taşıdığını anlattı. “Hala yıkılmış evler duruyordu, fakirler daha fakir, zenginler daha zengindi” dedi. O yıllarda Almanya’da , bu gün hala var olan , kendi kasabasının tüm gençlerinin çalıştığı Opel fabrikasında çalışmaya başlıyor ama para az, iş ağır, mutlu değil özetle. Bir tesadüf sonucu, bildiği çat pat İngilizce sayesinde Almanya’daki Amerikan üssünde iş buluyor. Derken Türkiye’de çalışacak insanlar arıyorlar. Parası ve imkanları çok iyi olan bu işe, ailenin en büyük çocuğu olarak, aileye de gelir sağlamak amacıyla, fazla düşünmeden başvuruyor, Türkiye hakkında hiçbir bilgisi olmadan.  “Yapamazsın oğlum, el yerler oralar “ diyerek dedem karşı çıkıyor. Kendi köyünden ömrü boyunca dışarı adım atmamış dedem bildiğinden değil, sadece oğlunu yaban ellere göndermek istemiyor sanırım. Merkez Ankara olduğundan, ilk Ankara’ya gidiyor. Ancak Kurban bayramı tatili olduğundan dört gün , hakkında hiçbir şey bilmediği bu ülkede , cebinde beş parasız, kurban kokuları arasında tek başına geçiriyor. O gün bu gündür kuzu eti yemez babam. İlk defa orada “ben ne yaptım?” diye geçiriyor aklından. Ancak yola çıkmış bir kere, geri dönüş yok. Sonunda İzmir’e tayini çıkıyor. İzmir’i seviyor. Zaman içinde annemle tanışıyor, evleniyorlar ve ben doğuyorum. Babamın tek çocuğu… “Başka çocuklarımda olsun isterdim ama olmadı işte “ dedi anlatırken. İçim burkuluyor. Tek çocuğu ben ve o da uzaklarda. Sene de bir kere görüşebildiği, hayatının kıyısında durduğu bir kızı var babamın… Torunu olmasından mutlu, ben de ona en azından bu keyfi yaşatabildiğim için mutluyum.

Soruyorum. “ Türkiye’ye gelmeseydin, hayatının alacağı şekli hiç düşündün mü? Memnun musun yaptığın seçimlerden? “ “Düşündüm tabii” diyor. “Aslında gelmeyebilirdim, o tarihte başka bir iş teklifi de vardı ama onu kabul etmedim “ dedi. Sonra gülerek “ o zaman ki kız arkadaşım, başka bir şehirde olan Volkswagen firmasına çalışmaya gitmemi istemedi. Ben de gitmedim” diye ekledi.  Bir kadın bütün hayatının akışını değiştirmişti babamın. Aşk nelere kadirdi. Belli ki babamın hayatında önemli bir yeri olan bu kadının onu başka şehre yollamazken nasıl olup da başka bir ülkeye yolcu ettiğini anlamaya çalışıyorum. Babam “bu karardan önce ilişkimiz bitmişti, hatta başka bir ülkede yalnızlık zor olduğundan o sıralar beraber olduğum , şu anda adını bile hatırlamadığım başka bir kadınla nişanlanmıştım” diyor. “Aşk değil, yalnızlık korkusuydu bana bu adımı attıran” diye ekliyor. Adını bile hatırlamadığından belli, izi kalmamış nişanlının. Ama onu başka şehre yollamayan kız arkadaşının ismi dahil, tüm detaylarını hatırlıyor. Aşk ve evliliğin birbirinin içinde olması gerekirken, nasıl da birbirlerine uzak düştüklerini görüyorum bir kere daha. Fakat zaman içinde nişanlısının asla bu yabancı ülkeye gelmek istemediğini anlıyor ve ondan da ayrılıyor. Onları ayıran annem değil yani… “ Kismet, her şey kismet “ diyor Türkçe, ı harfini söylemediğinden i harfiyle.

Genel olarak geriye baktığında bu seçimi yapmış olmaktan mutlu olduğunu söylüyor. Bir çok farklı kültürü tanıma fırsatını elde ettiğini, bu sayede Almanların çoğunun sahip olduğu dar görüş açısından kurtulduğunu, dünyanın nimetlerini tatma şansına sahip olduğunu ifade ediyor. Sonra dönüp dolaşıp memleketine döndüğünde, şu anki hanımını, benim dünya tatlısı üvey annemle tanışıp evlenmiş olmaktan da mutlu. Ah! bir de çocukları olsaydı… Her şey tam olacaktı ama hayatta ne her zaman tam oluyor ki?!


Havaalanına giderken hanımına “iyi bak etrafına, belki de son görüşümüz, seneye gelebilir miyiz bakalım” diyor. “Seneye” diyorum “ muhakkak bekliyorum, daha güzel bir mevsimde gelin ama. Biz de geliriz. Zaten 2015 yılında senin 80 yaş partinde kesinlikle oradayız , bekle bizi” diyorum. “ İnşallah “ diyor. “İnşallah” diyorum “inşallah”…