22 Kasım 2018 Perşembe

TORONTO GÜNLÜKLERİ -13

Pırıl pırıl güneş parlıyor dışarıda. Masmavi bir gökyüzü, hava dingin rüzgârsız. Harika değil mi? Ancak -10 derece sıcaklık! Kasım ayında olduğunu falan unutuyorsun. Benim gibi çok üşüyen biri için sadece pencereden baktırıyor bu hava. Tabii alışacağız, Allah'ın emri yoksa bütün kış evde geçmez hayat. Hiç bir şey olmasa alışveriş için falan yani. Ama bugünlük almayayım. Şöyle yavaş yavaş alıştıra alıştıra soğur hava değil mi? Yok kardeşim güm (pat diye değil valla) diye düşüverdi derece. Bu günden sonra -2 , -3 falan oldu mu aa ne iyi ısınmış hava diye atacağız kendimizi sokağa. Bu da Allah'ın bir taktiği olsa gerek. Salı günü - Salı günü sinemalarda halk günü daha ucuz - sinemaya gideyim dedim. Herkesin gidip bir benim gidemediğim Bohemian Rapsodi'ye. Amma velakin, ben takmışım kafaya seans 16:50'de diye, meğerse 6:50pm'miş yani 18:50'de! alışmamışız ki öyle am pm falan, 6'yı görünce yapıvermişim 16:50. Neyse sinemaya kadar yürüdüm. Hava -2,-3 falan. Kapı duvar. Orada bir adamacağız bana 6:50 PM olduğunu açıkladı zavallım. Popcorn'lar bile hazır değil, bilet gişesi kapalı dedi üzüntüyle. Geri yürüdüm eve. Bir üşüdüm bir üşüdüm. Kimse beni iki saat sonra evden çıkaramadı. Hadi gitti diyelim, çıkışta saat 9 PM yani 21:00 falan. daha da soğuk olacak. Bırrr!Almayayım ben. Kalsın film başka bahara. Şükür ki bugünden sonra tekrar artı derecelere çıkacak görünüyor. Yaşasın! 

Burada ilgimi çeken bir konu buranın sağlık sistemi. Bir kere özel doktor yok burada! Öyle canın çektiğinde, para benim değil mi kardeşim istediğim doktora giderim durumu yok! Bizim gibi hastalık hastası, zırt pırt doktora giden bir millet için biraz zor bir durum. Her mahallede klinikler var. Herkesin aile doktoru var. Önce bunlara gidiyorsun. Ciddi bir durumsa seni sevk ediyor gerekli doktora. Ya da MR, tomografi vs için onay veriyor. Ha bu istek kağıdını alınca aman da hop çektireyim MR'ı falan durumu yok. Aylar sonrasına randevu veriliyor.  Zaten mümkün mertebe az radyasyon gitsin vücuda diye çok az çekiyorlar. Şöyle örnekleyeyim. Benim ev sahibi çok fena düşüp başını çarpıyor. Başından kan akıyor bayağı. Ambulansla hastaneye götürülüyor. Hastanede ilk bakımı yapılıp 5-6 saat tutuluyor. Bakıyorlar tehlikeli bir durum yok, şuna dikkat et buna dikkat diyerek eve yolluyorlar. Ne bir röntgen ne bir MR! Aradan geçen iki haftada hasta kendini daha iyi hissediyor ama hala baş dönmeleri var. Aile doktoruna söylüyor sıkıntısını. CT scan yapalım diyor aile doktoru. Neredeyse bir ay oldu düşeli, hâlâ CT scan tarihi bekliyor valla. Eğer buralı değil yabancıysanız muhakkak sağlık sigortası yaptırmakta fayda var. Önce siz ödüyorsunuz sonra sigortadan talep ediyorsunuz. Burada hastaneye adım atmanın bedeli 900 CAD. Geri alırsınız almazsınız orası şüpheli! Hasta olmamakta fayda var!

Öyleydi böyleydi derken burada en sevdiğim şey huzurla güne uyanmak. Uzaktan memlekete bakınca daha karanlık görünüyor her şey. İçindeyken bir şekilde öffleyip pöffleyip yaşayıp gidiyorsun ama bir kere o düzenin içinden çıktın mı, başka bir hayatın mümkün olduğunu görünce daha da karanlık geliyor insana. Açıkça itiraf edeyim ki, ailemi, kedilerimi, köpeklerimi, dostlarımı çok çok özledim ancak ülkeyi hiç özlemedim. Çocukluğumda yazları babamı ziyarete giderdim Almanya'ya ve bir ay kalırdım. Dönüşte uçaktan inince toprağı öpesim gelirdi. Öyle özlerdim, öyle severdim ülkemi. Alman yanım hiç yokmuşcasına kendimi köküne kadar Türk hissettim her zaman. O günlerden bu günlere gelmek için üzüyor beni. Kanada tecrübesi edinmeden evvel yurtdışında yaşama ihtimalini hiç düşünmedim ama şimdi düşünüyorum. Zaten kızım da üniversiteye başlamış olacak ve benimle göbek bağı kesilmiş olacak. Bakalım hayat neler getirecek, gösterecek? Hayata akışa bırakmayı öğrendiğimden beri öyle değişik, hoş, sürprizler oluyor ki bu konuyu da akışına bıraktım. Eminim evrenin vardır benim için planı :)

Buraya geleli iki ayı geçti. Artık alıştık ana-kız. İlk başta hayretle, hoşnut veya hoşnutsuz baktığım şeyler normalleşmeye başladı. Size bundan sonra neler yazabilirim bilmiyorum. Eğer çıkarsa bir şeyler devam ederim günlüklere. Eğer çıkmazsa bu kadarmış diyelim.



16 Kasım 2018 Cuma

TORONTO GÜNLÜKLERİ - 12

Vee bugün ilk kar yağdı. Yani hala yağıyor. Etraf hafif hafif beyaz olmaya başladı. Bakalım sabaha nasıl olacak? Benim gibi bir Ege kızına soğuk önemli bir konu. Kar yağacağını duyunca ben alelacele hemen alışverişe gittim. Sanki evde mahsur kalacağız da, aç kalacağız :))) Tabii görmemişin karı olunca böyle oluyor. İstanbul'da da yağar tabii kar ama en fazla iki-üç günde bulamaça dönüşür ve hayat normale döner. Burada hava 0 derecelerde dolaşıyor. Geceleri -2 civarı şimdilik. Ooo bunlar iyi günler, diyor burada yaşayanlar. Bakalım nasıl başa çıkacağız karla, soğukla göreceğiz. İnsanoğlu her şeye uyum sağlıyor. Geçen seneyi Amerika Minnesota civarında geçiren kızım hâlâ ince montunu giyiyor ve ince lastik ayakkabılarıyla dolaşıyor. Dışarıda üstü bayağı kalın, atkılara sarınmış ama altında çorapsız ayakkabılarıyla çok kişi görüyorum. Hatta geçen gün üstünde palto, çıplak ayağında ince bantlı topuklu sandaletiyle tıkır tıkır yürüyen genç bir kadın bile gördüm. Altı kaval üstü Şişhane durumu yani. Alışınca oluyor herhalde. Bense içim üç kat, üstümde kalın mont, atkı dolanıyorum. Henüz eldiven ve bere takmaya başlamadığım için gurur duyuyorum kendimle. :))) Aslında az biraz yürümeyi göz alıp otobüs durağına dolayısıyla metroya ulaşabilirseniz herşeyinizi yer altından halledebilecek bir düzen de var burada. Path denilen, yer altından geniş bir alanı birbirine bağlayan tüneller yapılmış. Sanırım en soğuk günlerde hayat bu tünellerde oluyor. Bir kere soğuduktan sonra Nisan'dan evvel ısınmıyormuş. Görünen o ki uzun bir kış olacak. Buna karşılık yazları da boğucu bir sıcak oluyormuş. Kışı yaşayacağımız kesin de yazı yaşamadan döneceğiz inşallah.

Geldiğim günden beri dikkatimi çeken bir konu da insanların çok konuşkan ve sıcakkanlı olması. Otobüs veya tramvaya bindiğinizde çoğu Kanadalı, özellikle siyahiler, şoföre muhakkak iyi günler diliyorlar, inerken de teşekkür ediyorlar. Bir market, dükkana  veya kafeye gittiğinizde kasiyer ilk önce merhaba, bugün gününüz iyi geçiyordur umarım diyerek başlıyor işleme. Bunu çok sevdim. İster istemez bir gülümseme konuyor yüzünüze. Saçımdaki bir tutam mor için çoğu kadın ama bir kaç da erkek olmak üzere sayısız iltifat aldım. Otobüsteki teyze, metrodaki kadın, kafede servis yapan kız, tramvay şoförü, yolda yürürken yanımdan geçen birileri hiç çekinmeden seni durdurup "oh, I love the purple in your hair" diyebiliyorlar. Ne hoş değil mi? Nezaketin, küçücük bir iltifatın insanın bulutlu bir gününe güneş açtırabileceğini kültürel olarak öğrenmişler. Mesela bu konuya Kanada kültürü derim. Almanların konu komşuya muhakkak iyi günler demeden geçmedikleri gibi. Biz Türkler bu konuda geri kaldık maalesef. Evimize gelen misafiri baş tacı ediyoruz ama kapı önünde karşılaştığımız komşumuza merhaba demeden geçebiliyoruz. Hatta garip bakışlar da cabası. En azından benim yaşadığım bilimum mahallede böyle tecrübe edindim.

Geçen gün buranın TRT'si olan CBC'deki halka açık bir konuşmaya davet edildim. Dış İşleri Bakanı olan Christya Freelander, Washington Post'tan iki gazeteci ve kendi iki muhabirleri vardı. Kanada - Amerika ilişkilerinin geleceği konuşuluyordu. Aralarında bir ticari anlaşma söz konusuymuş. Ne olacak, olacak mı vs idi konu. Tabii en büyük sorun Trump. Trump'ın sağının solunun belli olmaması. Yani konu ticari anlaşmadan çıktı Trump'a döndü. Trump'ın adalet sistemine, gazetecilik vs gibi kurumlara olan güveni sarstığını ve bunun Amerika için büyük sorun olduğundan bahsetti Washington Post. Gelecek seçimler için Demokratların nasıl bir yol çizeceklerinin önemli olduğunu, henüz ellerinin yeterince güçlü olmadığından bahsettiler. Bir seyircinin Trump'ın anayasayı değiştirme ihtimali var mı sorusuna, asla olmaz kanunlarımız var, anayasanın değişmez maddeleri var dedi Washington Post'un muhabiri. Halbuki daha beş dakika evvel bu kurumlarına güvenlerin sarsıldığından bahsetmişti. Çok tanıdık bir filmi baştan seyrediyorum hissine kapıldım.

Levent Üzümcü "Anlatılan Senin Hikayendir "adli oyununu sergilemeye geldi Toronto'ya. 500 kişilik salon tıklım tıklım doluydu. Bir anda herkes Türk, etrafta herkes Türkçe konuşuyor kendimi İstanbul'da sandım. Toronto'da bu kadar çok Türk olduğunu bilmiyordum ki, tiyatroya gelenler burada yaşayanların onda biri belki. Hoş şehir merkezine indiğimde de muhakkak Türkçe duyuyorum. Sayı gittikçe artıyor anlaşılan. Her yaş grubundan Türk var. Sadece gençler, öğrenciler değil yani. Kaçan kaçana memleketten. Herkes biraz huzur peşinde... Ayın 26'sında da Sabahattin Ali'yi anmak üzere Nebil Özgentürk ve Soner Olgun gelecek. İstanbul'da olmadığım kadar aktifim burada. Sırf Türklerle olmayı sevmiyorum. Buralı diğer insanlarla da kaynaşmayı seviyorum. Ancak genelde baktığımda aslında çok az İngilizce konuşuyorum. Türkiye'den online Leyla Erbil atölyesine de başladım. Bir yandan da İngilizce kitap okuyorum ama hâlâ Türkçe ağırlıklı yaşıyorum. Biraz daha İngilizceye dönmeyi tercih ederim aslında. Bu konuda daha çalışmam lazım.

Her seferinde ne yazacağım ki diye başlıyorum ama maşallah çal çene olduğum için laf uzuyor da uzuyor. Daha fazla başınızı ağrıtmadan bugünlük de bu kadar diyeyim.


8 Kasım 2018 Perşembe

TORONTO GÜNLÜKLERİ - 11


Her yerde yazılıyor, çiziliyor, söyleniyor "az tüketin, azla yetinin, minimalist yaşayın, kapitalizmin dişleri arasında ezilmeyin" diye, ben de bir süredir, fazla almayarak, arkadaşlarıma kalıcı değil de tüketilebilecek hediyeler alarak, bana hediye alınacağı zaman ise herhangi bir şey istemeyip Her Çocuk Bir Tohum Projesi'ne dahil okullara kitap gönderilmesini isteyerek uygulamaya çalışıyordum. Ancak Türkiye'de senelerin verdiği alışkanlık, birikmişlik sonucunda ne kadar çabalasam da tam olmuyordu bir türlü. Kanada'ya gelmek için evi boşaltırken ilk ciddi adımı attım diyebilirim. Senelerdir o veya bu nedenle yapışıp kaldığım bir çok şeyi verdim, attım; elimden geldiğince kutulanması gereken eşyaları aza indirmeye çalıştım. Yüzde yüz başarı gösterdiğim söylenemez ama eskiye nazaran bayağı yol kat ettim. 

Toronto için uçak bileti aldığımda kişi başı 23kg'luk bavul deyince şöyle bir durdum. Niye ya? Yanlışlık olmalı, benim bildiğim kişi başı 2 x 23kg'luk bavul olmalı. E biz de kızımla gittiğimize göre dört bavul etmeli. Araştırınca biz ucuz bilet aldığımız için bir bavulmuş, iki bavul için daha yüksek ücret ödememiz gerekiyormuş. (Ucuz dedikleri de söylemesi ayıptır, 6000TL/ kişi) Neyse ucuz etin yahnisi durumu yani... Benim kız hiç sorun etmedi durumu. Geçen sene bir seneliğine Amerika'ya giderken bir bavul gittiği için alışık, başının çaresine bak dedi çıktı işin içinden. Tabii hanımefendi sadece kendi eşyalarını götürüyor, bense tipik bir Türk olarak çaydanlık, cezve, çay, kahve götürdüğüm gibi elalemin havlusunu kullanamam deyip havlu bornoz vs gibi yan elementler de dahil bavula. Bir de aman grip oluruz, aman başımız ağrır, benim bel zaten netameli, kızımın da benim de her gün aldığımız ilaçlar var - hangi doktoru bulup orada reçete alacağız - derken ilaç kaçakçısı zannedilmeyi göze alarak bir sürü de ilaç derken ben sığamadım bir bavula. Neyse ezcümle üç koca bavulumuzla dikildik kiraladığım evciğin kapısına.

Hepi topu on aylığına geldiğimiz bu memlekette öyle enem konam koca ev kiralamaya gerek yok, zaten evler de çok pahalı. Eşyalı olsun, okula ulaşılabilir mesafede olsun, fiyatı uygun olsun yeterli. Toronto'ya yerleşip burada eğitim danışmanlığı yapan Çiğdem arkadaşım sayesinde daha Türkiye'den buldum evi. Resimlerden bakıp tamam dedim. Türk bir ailenin bodrum katında bir oda bir salon kutu gibi şirin bir evcik. Evde her şeyden iki tane olma kaydıyla her şey mevcut. İki su bardağı, iki tabak, iki kahve fincanı, bir elektrikli ocak, iki tencere, iki tava ( ocak bir tane olunca tencere tavanın iki olması fayda etmiyor aslında) gibi gibi. İlk başta, alışmamışım bu kadar aza, ben hemen gideyim çanak çömlek alayım dedim. Başka öncelikler olduğu için alamadım. Sonra da alıştım. Gayet güzel de yapılıyor valla. Evde bulaşık makinesi olmadığı için elde yıkıyorum bulaşığı. Her kullandığını hemencecik yıkıyıverirsen no problem. Bir set kızımın bir set de benim çarşafım var. Her hafta yıkayıp kurutup aynı çarşafı seriyoruz tekrar. Bavula yer sıkıntısından her mevsime uygun iki pantolon, bir kaç tshirt, kazak, her mevsime uygun bir pijama koymuştum. yetiyor da artıyor bile. Hani alıp alıp dolaba asıp sonra da unutuyoruz ya, biraz şımarıklığımızdan. O da olsun bu da olsun; şık bir yere gidersem giyerim, misafir geldiğinde kullanırım, sehpamın üzerinde ne güzel de durur ( sehpanın üzerinde zaten bir şey vardır, o unutulmak üzere dolaba kalkar) siyahım var da kahverengim yok o da olsun vb vb gibi sebeplerle lüzumlu lüzumsuz dolduruyoruz evlerimizi. Sonra dikkat edin, bir sezon boyunca takıldığınız üç-beş şeyi giymişsiniz. Gerisi dolapta asılı, kalabalık yapıyor. Seneler evvel bir arkadaşımın evine gittiğimde ne kadar az eşyası olduğunu gördüğümde  nasıl yapıyorsun diye sormuştum. Yeni aldığım bir şeye karşılık bir şeyi muhakkak veririm demişti. Ben daha geçen yıl uygulamaya başladım bunu. Ayrıca yazlık - kışlık ayırırken bakıyorum o sezon hiç giymemişsem veriyorum gitsin. Yerine yenisini de koymuyorum. Büfede, hani çeyiz diye alınmış misafirlik takımlar vardır ya, onları hiç öyle büyük misafir beklemeden çok yakın sevdiğim dostlarımla kullanıyorum. Hoş, şık bir sofrayı dostlarımla paylaşmayacağım da kiminle paylaşacağım. Gün gelecek günlük tabak yapacağım. Kırılırsa da kırılsın, mezara mı götüreceğim. Dostlarıma hediye alırken kaliteli bir zeytinyağı, yöresel özel bir yiyecek gibi küçük esnaftan alınabilecek hem esnafı destekleyecek, hem de arkadaşlarımın ev kalabalıklığına daha da eklenmeyecek hediyeler seçmeye çalışıyorum artık. Eskiden aman kalıcı olsun diye aptalca bir takıntım vardı, kimselere koku falan almazdım. Ne aptalca! Sanki her kalıcı şey bizimle yaşadı. Kimi kırıldı, kimini kimin hediye ettiğini bile unutarak verdik, hediyeyi veren çok değerli bir dostsa kullanmasak bile yapışıp kaldık, taşındığımız her yere götürdük ( en azından ben öyle yaptım) Götürdük götürmesine de dolapların içine tıktık. E ben ne anladım bu işten? 

Mesele sadece eşya da değil. Hep yazdığım gibi burası doğa açısından çok zengin. Elime bir bardak kahvemi alıp bu parklarda gezinmek, sonbahar renklerine bürünmüş bir ağacı seyretmek, onun altında kitap okumak bir sürü para verip kalabalık bir ortamda yiyeceğim yemekten daha çok keyif veriyor. Evde yapabileceğim bir yemeğe para vermektense o parayı sanatsal bir etkinlik için harcamak daha makul geliyor bana. Tabii ki hiç yemeyelim, içmeyelim demiyorum ama keyif yemekte mi dostlarla bir arada olmakta mı? 

Daha çok giyelim, daha çok yiyelim, daha çok tüketelim derken işin güzelliğini kaçırdık bence. Çocukken bayramda pabuç alındığında sevindiğimiz kadar sevinmiyoruz artık aldıkça. Ben, kendi adıma, paramı insana, insan emeğine harcamayı tercih ediyorum; uzatacağımız elle önleri açılabilecek çocuklara, aylarca emek harcanmış kitaba, saatlerce prova yapılmış tiyatroya, baleye, insanlardan daha saf olan hayvanlara, yok etmek için elimizden geleni ardımıza koymadığımız halde bize bonkör davranan doğaya vb. İnanır mısınız bayramda kırmızı rugan pabuç alınmış çocuk kadar seviniyorum buralara dokundukça. Çul çaput bana bu zevki, bu mutluluğu tattırmıyor. Statüyü ise giydiklerimde taktıklarımda değil, yaptıklarımda görüyorum.

Bu yazı pek Toronto günlüğü gibi olmadı ama burada çok az eşyayla da yaşanabileceğini, her hafta oraya buraya yemeklere gidip dünya para harcanmadan da keyif alınabileceğini, sanatın bir ülkenin kültürünün temel taşı olduğunu yeniden hatırladım. Azdan çok yapılabileceğini, azla daha dolu yaşanabileceğini bu sefer ruhuma işledim. Toronto'nun bana artılarından birisi bu nokta olacak. Sizinle de paylaşmak istedim, belki üstünde düşünmek istersiniz. Ne dersiniz?


4 Kasım 2018 Pazar

TORONTO GÜNLÜKLERİ - 10

Okulun acı kaybının üstünden bir kaç gün geçti ve hayat normale döndü. Hayat böyle bir şey! Ne kadar üzülsek de yaşam akmaya devam ediyor. İki günlük duraksamadan sonra biz de kendi akışımıza döndük.

Burada kimse kimseyle kaynaşmıyor dedim ya, yok sen yanlış biliyorsun dercesine aynı gün aynı metroda iki çifti gözümün içine soktu Allah. Hemen yanımdaki kız Uzakdoğulu erkek Kanadalı gibi duruyordu. Kanadalı değilse bile Uzakdoğulu değildi yani. Yeni evli olmalılar. İkisi de şık şıkıdım giyinmiş Cumartesi gezmesine çıkıyorlar, yol boyunca sohbet muhabbet, sarılmalar öpüşmeler falan. Allah muhabbetlerini daim etsin, güzel bir çifttiler. Bu arada burada bütün evliler küçük veya büyük bir tek taş ve alyans bir arada takıyorlar, özellikle gençler. Belki bizde de öyledir ama dikkat etmemişim demek ki. Kızın orta boy tek taşı pırıl pırıl parlıyordu. Zayıf, upuzun simsiyah saçlar omuzlardan dökülüyor, bayağı güzel bir kızdı. Koca da yakışıklıca, uzun boylu falan. Devamlı kesmek ayıp olacağından önüme bakayım dedim. Hemen karşımda ise bu sefer Güney Amerikalı genç bir kadın, Kanadalı kocası, pusette bir çocuk, adamın ellerinde poşetler hayatlarından bezmiş vaziyette oturuyorlardı. Kadının tek taşı küçük ve mat ama illa parmakta. İkisinin de surat ifadesi, bir şey giymiş olmak için üste öylesine geçirilmiş kıyafetleri, birbirleriyle tek kelime etmeden boş gözlerle önlerine bakışları bende yanımdaki o mutlu, yeni evli çiftin bir kaç sene sonra bu çift gibi olup olmayacağı sorusunu uyandırdı. Böyle mi oluyor evlilikler? Aynı heyecanı, sevgiyi, saygıyı devam ettirmenin bir yolu yok mu? Vardır elbet. Vardır olmasına da zor zanaat anladığım.

Neyse aynı Cumartesi, herkes gezmelere gider de ben gitmem mi? Ben de Guernica Yayınevi'nin 40. yıl kutlamasına gidiyordum o gün. Öyle fazla şaşaa gösteriş olmadan yayınevine bağlı yazarların  kısa konuşmalarından sonra da küçük bir kokteylle kutladılar. Konuşmacı olan bütün yazarlar göçmen yazarlardı. Kendi eserlerinden minik pasajlar ya da şiirlerinden bir şiir okudular. Kimini çok beğendim, kimini hiç beğenmedim. Davetlilerin çoğu da başka yazarlardı zaten. Kokteyl sırasında bazı yazarlarla konuşma fırsatı yakaladım. Türk olduğumu duymak ilgilerini çekti. Beni bu etkinliğe davet eden annemin Hintli tanıdığı beni yazar diye tanıtınca beni bir şey sandılar :))) Bozuntuya vermedim tabii. Allahtan bir tane kitabım var. Bir kitabım var, ikincisi üzerinde çalışıyorum. Bu arada da kendi çıkardığımız aylık fanzinde yazıyorum falanla geçiştirdim mecburen. İlk gelen soru Fanzin, o ne? oldu genelde. Ne olduğunu anlatınca herhalde anlamadıklarından ohhh! I see nidalarıyla diğer sorulara geçmece. İlginç bir şekilde Türk okurlarını iyi buluyorlar. Türkiye iyi bir pazar dedi bir yayıncı. Biz ise kimse kitap okumuyor diye söyleniyoruz. Bir çelişki var ama... Göçmenlerin oluşturduğu bir ülke olduğu için göçmen, mülteci hikayelerini dikkatlerini çekiyor. Ooo dedim bizim yazarlar buranın yolunu bulsalar ihya olurlar. Bizim topraklarda geçmiş ve güncel istemediğin kadar göç öyküsü var. Hani diye geçti aklımdan öyle bir antoloji hazırlayıp sunsak mı bu yayınevine. Belli mi olur? Hayalini kurmakla başlar herşey. Yani onca yazarın içinde Hintlisi, Çinlisi, İtalyanı, Nijeryalısı, Dominiklisi olup bir tane Türk yazar olmayınca... Bu arada şimdiye kadar göz gezdirdiğim kadarıyla, dediğimde çok iddialı değilim henüz ama bizim yazarların edebiyatları bunlarınkinin yanında yıldızlı pekiyi alır bence. Neyse çok laf etmeyeyim, bunu iddia edecek kadar çok kitap okumadım hala ama ilk intiba diyelim.

O gece kar yağdı memlekete. Zaten yağmurlu ve soğuktu sonra kara çevirdi. Hava soğuk, metro hattında tamirat var mecburen Uber'e atlayıp eve gittim. Uber'in şoförü dünya tatlısı Somalili bir üniversite öğrencisi çıktı. Şu anda 3. sınıfta Kriminoloji ve Siyaset Bilimi çift dal yapıyormuş. Bitirince Hukuk okuyacakmış. Sonra da Birleşmiş Milletler'de çalışma hayali var. Helal dedim helal! Kanadalı olduğu için okulu 16.000 CAD'mış. Benim kız sorduydu; yabancılara ise seçtiğin dala göre 36.000 - 52.000CAD'cık üniversite. Neyse çok pahalı okul dedi, çalışıp okul paramı çıkarmam lazım diyor. Aileme çok yük olamam. Şöyle bir iç çektim... Ayrıca tanıştığım yazarların kimilerinin geçmişlerine baktım. Valla hepsi iyi üniversitelerin İngilizce Filoloji mezunu kimisi masterını da yapmış falan. Alaylı yazar pek görmedim. Tabii yetenek de lazım ama sadece yetenekle olmuyor işte. Göçmen olup buraya gelen ülkenin de onlara sağladığı imkanlarla mümkün mertebe iyi eğitim almaya çalışıyorlar. eğitim çok önemli burada.

Havalar soğumaya doğru durunca ne olur ne olmaz diye hemen kendime kışlık bot aldım. Burada içi polarlı taytlar var. Aman bulunsun. Ondan da aldım. Bazı günler hava 5-6 derece gösterse bile yağmur ve rüzgardan daha soğuk hissediyor insan. Valla pantolon altı uzun çorap giyiyorum bazen. Esas soğuklar gelince ne yapacağım bilmem. Herhalde bir şekilde toplu alışveriş yapıp bir hafta evden çıkmamaca :)) Geçtiğimiz hafta da epey yağmur olduğu için mecburiyetler dışında pek çıkmayıp kendimi okumalara verdim. İki kitap bitti. Şimdi uzaktan kumanda Türkiye'de bir atölye yapacağım için biraz Türkçe okumam lazım. Yaşasın Leyla Erbil! Burada laf ettiğim kütüphanede buldum Leyla Erbil'in bir kitabını. Vallahi de Türkçe kitap varmış kütüphanede. Boşuna ayağa kaldırmışım milleti. Olsun, elli kitap daha gönderildi kütüphaneye bu aksiyon sonucunda. Buna seviniyorum çünkü bazen Türkçe okumayı özlüyorum. Hep İngilizce okumak düşüncelerimin de İngilizce akmasına sebep oluyor. Hayır düzgün bir İngilizceyle aksa yanmayacağım, hatta bu fırsattan yararlanıp belki iki üç satır yazacağım ama öyle de değil.

Buraya gelirken tam ne yapacağımı bilmeden gelmiştim. Hiç bir şey yapamazsam yazmaya çalışırım diyordum. Yazma konusunda başarılı olduğumu söylemem. Her yazmaya çalıştığımda iki dil birbirine giriyor. Ancak bir şekilde gene edebiyatla haşır neşir buldum kendimi. Akışa inanan biri olduğum için bu yolculuk beni bir yere, muhtemelen edebiyat ya da kitaplarla ilgili doğru bir şeye götürecek herhalde. Hele bir de Ankara Kitaplığı'nda öykü atölyesi yaparsam. Tabii. talep olursa... Bakalım, heyecanla bekliyorum su nereye doğru akacak?

Her Çocuk Bir Tohum Projesi ise uzaktan kumanda tabii ki devam ediyor. Öğretmenlerimizden çok güzel resimler, haberler geliyor. Sabah kalkıp telefonu açar açmaz bir sürü mesaj düşüyor. O anı çok seviyorum. Öğlene kadar kâh projeyle ilgili, kâh sosyal, kâh Kiltablet'le ilgili yazışmalar, konuşmalarla yarılanıyor gün. E biraz temizlik, yemek, bulaşık falan sıkılmaya da pek vakit yok yani. İşin ne güzel tarafı ütü yok memlekette. Çamaşırlar yıkanıyor (Cuma günleri çamaşır günüm) kurutmaya atılıyor ve inanmazsınız buruşuk çıkmıyor ya! Hele de şöyle elinle düzleyip bir saat son nemi gitsin diye bir yere serersen mis gibi oluyor. Jilet gibi değil ama buruşuk da değil. Ben oldum olası ütü sevmem, pek seviniyorum bu işe. Tabii yanımda gömlek getirmediğimden de kolay oluyor. Akıllı kadınım vesselam :)))

Anlaşılan fazla ara vermeye de gelmiyor bu günlüklere yoksa böyle alıyor başını gidiyor yazı. Başınızı ağrıttıysam affola!




31 Ekim 2018 Çarşamba

TORONTO GÜNLÜKLERİ - 9

Tam keyifle bilgisayarımın başına geçmiş, gene çok ara vermişim günlüklere, ara vermeye de gelmiyor, detaylar kaçıyor minvalinde bir yazı yazmaya hazırlanırken posta kutuma düşen bir e-posta hem yazının içeriğini hem de günün akışını değiştirdi. Kızımın buradaki okulunun müdüründen ACİL ibaresiyle gönderilen e-postada okulun rehber öğretmenlerinden birinin - kızımın da Toronto'ya gelir gelmez tanıştığı ve kızım için en büyük iltifat sayılan "tontiş" sıfatını hak etmiş - Cumartesi geçirdiği bir trafik kazası geçirdiği ve girdiği komadan çıkamayacağı kesinleşince ailesi tarafından fişi çekilerek ebediyete yolcu edildiği yazılıydı. Yaşanan bu acı gelişme sabah öğrencilere söylenmiş ve çocuklar evlere yollanacaktı. Yarın okul mecbur değildi. Okula gelinirse bile ders yapılmayacaktı. İhtiyacı olan çocuk ve velilere bu acıyla yüzleşmek için gerekli danışmanlık hizmeti verilecekti. E-postaya bir kaç da ergen yaşında ölümle karşılaşan çocuklara nasıl davranılması gerektiği konusunda önerilerde bulunan psikoloji linkleri eklenmişti. Önce tanışma fırsatı bulamadığım ama yaşının epey genç (26) olduğunu bildiğim bu öğretmenin kaybına çok üzüldüm. Her ne kadar tanımasam da gencecik bir insandı. Genç ölümler beni her zaman sarsar. Olayın şokunu atlattıktan sonra okulun yaklaşımının ne kadar insani olduğunu düşündüm. Kızımın Türkiyede'ki okulunda bir çocuğun babası vefat ettiği için kurtarma yazılısına gelememesi üzerine çocuğa sıfır verildiğini düşünürsek... Bu tür acımasız yaklaşımlara okulun cevabı hayatın gerçeklerine alışmaları gerektiği olurdu sorduğunuzda veya isyan ettiğinizde. Evet hayat acımasız, hayat zor ama bu kadar sert olmalı mıyız ayakta durabilmek için? Sanki hayat acımasız olduğu için biz de sertleşip acımasızlaşıyoruz, biz acımasız oldukça hayat daha da zorlaşıyor gibi bir kısır döngü inçinde dönenip duruyoruz. Vefat eden öğretmeni henüz bir buçuk aydır tanıyan kızımın bile ne kadar etkilendiğini görünce onu senelerdir tanıyan iş arkadaşlarının, öğrencilerinin ne kadar sarsılmış olabileceğini tahmin ediyorum. Bu durumda hayat devam ediyor diye zorla yapılacak derslerden ne hayır gelirdi ki zaten?! Belki de yaşayageldiğimiz gittikçe sertleşen dünya bu tür eğitimin sonucu. Dişe diş, göze göz, başarı, hırs pompalana pompalana yükselen faşist değerlerin temelini atmış olduk. Halbuki öfkeye öfkeyle değil de anlayışla yaklaşmayı öğreten, sevgi, saygı ve hoşgörü kavramlarının daha öne çıkarıldığı bir eğitim sistemi olsaydı başka mı olurdu dünya gibi düşünceler dolaşıyor gene aklımda. Yeni bir düşünce değil bu benim için - Her Çocuk Bir Tohum Projesini bu bazın üstüne kurmuştum zaten - ama her yaşanan olayda bir kez daha düşünmeden edemiyorum. Biraz evvel gene müdürden gelen yeni e-postada yarın okulda ihtiyacı olan öğrenciler için bir psikolog bulundurulacağını, ölen öğretmen için ortak bir anı defteri hazırlanacağını, arzu eden öğrencileri okula beklediklerini, okula gelmeyen öğrencilerin ise devamsız sayılmayacağını yazıyordu. Ne kadar hoş bir yaklaşım. Bir daha iyi ki bu kararı verdik dedim, iyi ki Kanada'ya geldik.

Ben de bu akşam, kendimi kaptırdığım edebiyat dünyasının rüzgârıyla Nijeryalı bir kadın yazar olan  Manjushree Thapa adlı yazarın söyleşisine gidecektim ama bu durumda kızımın yanında kalmanın daha doğru olacağını düşünerek programı iptal ettim. Evde kitap okumaya devam. Türkçe'ye Üç Oda Bir Yalnızlık adıyla çevrilmiş Amerikalı yazar Claire Messud'un The Woman Upstairs (keşke orjinaline sadık kalıp üst kattaki kadın diye çevrilseydi daha uygun olurmuş diye düşündüm) kitabını bitiririm bu akşam sanırım. Kurgusundan çok heyecanlanmamakla birlikte değindiği konular güzel. Merak eden olursa diye kısaca yazayım dedim.

Şimdi ufak bir mola verirsem ilk başta yazmaya niyetlendiğim gibi daha neşeli şeyler yazabilir miyim yoksa bugünlük bu kadar deyip başka bir güne mi bırakacağım netleşecek.

Akşamı ettim. Sabah ki havama geri dönemedim. Yazacak şeyler birikip duruyor. Başka bir güne kaldı yazacaklarım, eğer unutmazsam ya da daha ilginç şeyler çıkmazsa... Bugünlük bu kadar, kusura bakmayın.



23 Ekim 2018 Salı

TORONTO GÜNLÜKLERİ - 8

SOSYAL HAYAT 

En son günlük yazdığımdan bu yana on gün geçmiş. Yavaş yavaş alışıyorum şehre ve biraz da soysal hayat girmeye başladı devreye. Geçen sabah havayı 1 derece görünce yani hissedince valla gerisin geri yatağa attım kendimi. Allah'tan o öyle bir gün geldi geçti ama genelde 4-8 derece arasında oynuyor hava. 11-12 derece oldu mu, bir de güneş varsa eğer ooo bugün güzel hava muhabbeti dönüyor buralarda. Buna karşılık Türkiye'den arkadaşlarım hâlâ denizde yüzerken el salladıkları fotoğraflarını göndermiyorlar mı?! Hafif bir gıcık olma durumu var bende. Şaka söylüyorum, sefaları bol olsun. İlk bir kaç gün havaya adaptasyon sorunu çektikten sonra yapacak bir şey yok kazak giyerek boynuma da  fular, ayağıma çorap, bot attım kendimi sokaklara. Tabii altımızda araba yok, nereye gidersek gidelim en azından bir kısımını yürümek farz, onun için hava durumu mühim konu. Bu soğukta parklara, göle gidip macera yaratmaya gerek yok. Amerikalıların 'barhopping' diye bir terimleri vardır. Bir gecede o bardan bu bara giderek gezmek anlamına gelir. Ben de bar değil ama 'kafehopping' şeklinde gezindim bir kaç gün. Tabii aynı günde değil. Starbucks'ı zaten oldum olası sevmem, o ve benzeri zincir kafelar değil de mahalli kafeler bulmaya çalıştım. Bilgisayarımı, defterimi, kalemimi, kitabımı alıp bir gün ona bir gün buna şeklinde yürüme mesafesinde olan kafeler keşfettim. Kafeler şeker, yiyecekler kiminde daha güzel kiminde vasat ama zincir kafelerden daha ucuz oldukları kesin. Yalnız gürültü konusunda bizden aşağı kalır yanları yok. Herkes bağıra bağıra konuşuyor. Aynı mahalleden birbirini tanıyan da çok oluyor. Hey you, how are you? nidaları veya orta yaşı geçmiş kadınların bir arada oturdukları masada kadının biri anlattığı konunun tüm kafeyi ilgilendireceğini varsayarak acayip yüksek sesle konuşması ya da torunuyla gelmiş bir anneannenin çocuğa sahip çıkamayışındaki çaresiz bağırışların arasında ne okumak ne de yazmak pek mümkün değil. Gene de iddialıyım, yazdım ama ortaya matah bir şey çıkmadı doğal olarak. Okumayı hiç beceremedim. Çaresiz sağla solla muhabbete daldım. Türküm dediğimde boş boş bakıyorlar. Bür tanesi 'sadece Ankara biliyorum o da başkentiniz olduğundan' dedi. Ben İstanbul'danım dediğimde de biri 'haa Konstantinopol' dedi. Durum bu cihette olunca, hava zaten ya yağmurlu ya soğuk, okuma - yazma eylemi için kafelere gitmekten vazgeçtim. 

Bu arada annem Toronto'da yaşayan bir okuruna - bilmeyenler için annem yemek yazarıdır -  benim Toronto'ya geldiğimi yazmış, sizi arayabilir mi falan diyerek. Bana burada çevre yapmaya çalışıyor sağ olsun. Neyse Mr. Basu'yla konuştuk. Kendisi Kanada'ya yıllar evvel göç etmiş bir Hintli. Adamcağız bana çekinerek haftasonuna burada Uluslararası Yazarlar Festivali ( Toronto Internatiınal Festival of Authors) var, gelmek ister misin dedi. Aman ben cennet bulmuş gibi atladım tabii. Cumartesi günü Mr. Basu'yla buluştuk. Sen kimsin, ben kimim kahvesinden sonra festival, sonra da Hint yemeğe gittik. Etkinlikte bazı yazarlarla ayaküstü tanıştım. Yazarların çoğu göçmen. Kitaplarını okumadım ama özetlerinden bir çoğu göçmen romanları yazmışlar, onu anladım.Orada kitaplarını da imzalıyorlardı ama kitaplar 20-35 Kanada Doları arası değiştiği için uzak durmayı tercih ettim. Hem dönüşte hepsini nasıl taşıyacağım kitapların gibi bir sorun daha var. Bir kaçı Mr. Basu'da varmış, veririm sana okursun dedi. Süper!!! Bir de Hintli bir kadın yazar vardı. İnşallah onunla da bir gün kahve içip sohbet edeceğiz. Bu haftasonu da buradaki bir yayınevinin gene festival kapsamında bir daveti varmış. Mr. Basu ona da davet etti beni. Arkasından da sitar konserine. Herhalde Hint kültürünü bayağı hatmedeceğim bu gidişle! 

Festivalden çıkıp yemek yiyeceğimiz yere doğru yürürken bir an kendimi New York Times Square'de sandım. Koca koca ışıklı panolar, gene gökdelenler. Mr. Basu'nun dediğine göre bunlar hep son on senenin yapılanmasıymış. Şehir merkezindeki o koca binalarda stüdyo daire 500.000 Amerikan Doları civarı dedi. Köşeyi dönünce gene koca bir ekran, hem de metro istasyonunun üstünde, hokey maçı gösteriliyor. Halk da birikmiş orada, ellerinde biralar maçı izliyorlar. Hiç bağırışma, tepişme falan yok. Kalabalık ama herkes sakin. Ürkmüyor insan. 

Pazar günü de buradaki Ankara Kitaplığının düzenlediği bir etkinlik vardı. Ankara Kitaplığı buraya yıllar önce yerleşen Türklerin kendi çabalarıyla gönüllü kurdukları bir kütüphane. Ayda bir etkinlikler düzenliyorlarmış. Türkçe okuma ve yazmayı arttıracak faaliyetler yapmayı arzu ediyorlar. Öykü atölyesi yapabilir miyim diye bana sordular. Daha konuşup düşüneceğiz, neler yapılabilir diye. Kültür Üniversitesi'nden yazar, şair, çevirmen Prof. Dr. Yusuf Eradam'ı getirmişler konuşmacı olarak. Haiku Bilinci üstüne bir konuşma yaptı hocamız. Ben de Toronto'da yaşayan bir çok Türkle tanıştım. Beni şaşırtan Türkiye'den Kanada'ya doğru göçün son on yılda arttığını düşünmeme rağmen bir çok yaşı ileri hanımın beyin de olması ve otuz-kırk yıldır burada yaşadıklarını öğrenmem oldu. Neden, nasıl, niçin kısmı araştırılacak tabii. Bir hanımın hikayesini öğrendim bile ama o bende dursun şimdilik. 

Çok uzadı yazı gene. Özetle burada herkes kendi ilgi alanına göre yapacak bir şeyler buluyor. Konserler, sergiler, performanslar gırla. Biz Türklere göre kur yüzünden biraz pahalı bu etkinlikler. Onun için iyi seçip gitmek istiyor insan. Ulaşım da kolay olduğu için İstanbul'da ki gibi bir - birbuçuk saatlik bir etkinlik için iki saat yol gidemem deyip vazgeçmiyorsun. 

Ezcümle şimdilik hayat iyi :) 



13 Ekim 2018 Cumartesi

TORONTO GÜNLÜKLERİ - 7

12.10.2018

BİR AYI DEVİRDİK

Tam bir ay evvel bu saatlerde Toronto Havaalanı'ndaydık. Uçaktan ineli bir saat olmuş, muhtemelen ya pasaport ya da öğrenci vizesi kuyruğunda bekliyorduk. Öyle böyle derken, zaten çoğu gözlemimi de sizlerle paylaşmıştım, bir ay geçti kaldı dokuz ay. Böyle gün sayarmış gibi yazdığıma bakmayın, gün saymıyorum kesinlikle. Burada dertsiz, tasasız yaşamanın keyfini çıkarıyorum. En büyük derdim ama evde ekmek bitmesin. Yakında bakkal, market benzeri bir şey olmadığı için ya özel alışveriş günü planlamak gerekiyor ya da gittiğin yerde market veya benzeri bir yer görürsen en azından ekmeğini, sütünü almadan geçmiyorsun. Sadece burada kalınacak süre belli olup on ay gibi turistlikle yerleşme arası bir süreç olunca insanın kendi de arada kalıyor biraz. Bazen aman hazır buralara gelmişken her şeyi göreyim kaçırmayayım havasında bir telaşa giriyorum, bazen de hazır kafan dingin nasıl yaşamak istiyorsan öyle yaşa, iç sesini dinle diyorum. İç sesim beni sürekli parklara, bahçelere, göle, kütüphanelere, kitaplara götürüyor. Her sokağa çıktığımda kalem defter çıkıyorum ama yazma konusuna gelince bu günlükler dışında pek bir hareket yok maalesef. Yazma konusunda hayallerimi henüz hayata geçiremediysem de okuma konusunda iyiyim. Ama kafamda tilkiler dolanmaya başladı, bu iyiye işaret.

Toronto, belki Kanada'nın diğer şehirleri de öyledir, sanki boş, köksüz bir şehir ve her gelip yerleşen kendine istediği hayatı kurmuş gibi. Hep diyorum ya pek kaynaşan yok. Her grup kendine bir alan yaratmış, bu alanın içinde yaşıyor sanki. Uzakdoğulular baskın. İnsanı kavrayan, kendini yabancı hissetmesine sebep olacak bir kültür yoğunluğu, tarih vs bir şey yok. Kolonyal kültürün etkisinden çıkıp kendi kültürlerini oluşturmaya 1950'lerden itibaren yavaş yavaş başlandığını yazıyor Margaret Atwood'un biyografisinde ancak ortaya ne çıktığını anlayabileceğim, hah işte bu tipik Kanada diyeceğim bir şey göremedim henüz. Belki çok erken. Atwood o tarihe kadar pek Kanadalı yazarların, şairlerin bilinmediğini ancak 1960'lardan sonra Donald Sutherland, Leonard Cohen gibi isimlerin yavaş yavaş tanınır olduğundan bahsediyor. Bir de o tarihlere kadar eserlerinde Kanada'dan bahseden yazarlar ilgi görmez, eserleri basılmazmış. İlla Amerika veya Avrupa'da geçen eserler olmalıymış kitapta yazdığına göre. İngiliz kolonisi olmalarına rağmen İngilizceleri Amerikan İngilizcesi. Mimari dışında çoğu şey Amerikan özentiliği içinde. Mimari İngiliz. Zaten eski binalar. Muhtemelen kolonyal dönemden kalma çoğu. Şehrin kendine ait bir ruhu yok. Ama burada yaşamaya karar verirseniz kendi ruhunuzu şehrin dekoru ,zerine işleyebilirsiniz.

Yeme - içme konusunda pek söz edemiyorum zira benim kız vegan ve ergen olduğu için asla benimle dışarı çıkmıyor, hele vegan olmayan bir lokantaya asla gelmez. Görebildiğim kadarıyla et ve bira ülkesi. Hali hazırda tek başıma bara gidip bira içecek veya akşam tek başıma yemeğe gidecek kadar Türklüğümü atamadım :) Yemek merakından ziyade sohbeti sevdiğim için tek başıma yemek yemek çok anlamlı gelmiyor bana. Belki vegan yemekten sıkıldığım bir ara kalkar giderim. Kimbilir?

Sigara konusu da ilginç. Kafelerin açık alanlarında bile sigara içmek yasak. Hatta bazı plazalar kapılarının önünde belli bir bölgeyi sigara içilmez alan olarak işaretlemişler. Sigara her yerden alınamıyor. Bizdeki bakkal kıvamındaki, neredeyse hepsi Çinliler tarafından - yani öyle varsayıyorum, hepsi çekik gözlü - işletilen dükkanlardan alınabiliyor. Sigara ortada sergilenmiyor. Dolabın içinde duruyor. Buraya kadar güzel. Ancak bütün bu özene ve çabaya rağmen sokaklar sigara izmaritiyle dolu. Temiz bir şehir de değil zaten. Bu kadar karışık kültürün bir arada yaşadığı yerde çok da şaşırtmıyor bu beni. Her evde üç çöp kutusu var. Organik, geri dönüşüm ve çöp diye bölünüyor çöpler. Haftanın belirli günü kapınızın önüne çıkarıyorsunuz, topluyorlar. Sokakları temizleyen bir çöp aracıyla şu ana dek karşılaşmadım. Yani hep bir şey var ama yok duygusu takip ediyor insanı özetle.

Ay, Facebook'a değil bloğa yazıyorum diye kaptırmışım gene. Burada keseyim. Başka günlüklere de konu kalsın değil mi?


11 Ekim 2018 Perşembe

TORONTO GÜNLÜKLERİ - 6

06.10.2018

DOWNTOWN

Bugün annemin bana yolladığı paketi almak için şehrin daha önce hiç gitmediğim ama belli ki çok hareketli olan bir bölümüne gittim. Oraya gitmek için evden 5 dakika yürüme mesafesinden kalkan tramvaya bindim ve hiç inmeden tam 23 durak sonra gideceğim yerin 10dk yürüme mesafesine yakın bir yerde indim. Toronto 630.2 metrekare yüzölçümüyle İstanbul'un yarısı kadar olsa da, gene de geniş bir yüzeye yayılmış bir şehir. Şehir Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmış. Caddelerin bir kısmı şehri boydan boya kesiyor. Mesela ben Queen Street East yani Doğusundan bindim ama indiğimde Queen Street West ( Batı) olmuştu. Yani Bağdat Caddesi'nde oturuyorum dediğinde biri, sizde Bağdat Caddesi'nde oturuyorsanız, yakınız dediğiniz gibi aynı caddede oturuyoruz yakınız diyemiyorsunuz. Caddenin neresinde oturduğunuz önemli. Allahtan bu caddeleri boydan boya giden tramvay veya otobüs oluyor genelde. Metroyla caddenin çıktığınız yerinden, uzaksa gideceğiniz yer, bir tramvay veya otobüse atlayıp devam edebiliyorsunuz. Bugün vaktim vardı, metroyu kullanmadım. Şehri göre göre gideyim diye tramvaya bindim. 
23 durağın 20'sinin etrafı, daha önce de bahsettiğim gibi küçük, iki katlı, genelde ahşap veya kırmızı kiremit evlerden, kendinizi eski bir filmde hissetmenizi sağlayan gene küçük, eski yüzlü, tozlu camlı dükkanlardan oluşan kimisi daha canlı, kimisi daha ölü mahallelerden oluşuyordu. Sonra birden ürkütücü bir şekilde yüksek, çoğunlukla cam ve siyah yüzeyli, pek estetik sayılmayacak gökdelenlerin olduğu bölgede buluyorsunuz kendinizi. Arada insanı alıştıran bir geçiş olmaması neredeyim ben duygusunu pekiştiriyor. Sanki biraz evvel geçtiğiniz yer ile ulaştığınız yer iki ayrı dünya, iki başka şehir! Bu sevimsiz gökdelenlerle birlikte dükkanlar temizleniyor, insanlar şıklaşıyor. Bir kaç adım sonra karşınıza çıkan marka mağazaları da görünce şehrin zengin bölgesine geldiğinizi anlıyorsunuz. Demek ki dünyanın her yerinde aynı bu iş! Çok heyecan duyduğumu söyleyemem. Emanetimi alıp bir an evvel kendi basit ama sevimli evler ve parklarla çevrili bölgeme dönmek için can attım diyebilirim. Aradığım adresi biraz kaybolarak bulduğumdan bir yorgunluk kahvesi içeyim dedim bir Plaza'nın altındaki kafede. Kahveyi içerken gözüm Plaza'nın önüne yaptıkları yeşillendirmeye takıldı. Ana o da ne, adamlar Almanlar'ın yeşil lahana dedikleri ve ayıla bayıla yedikleri sebzeyi bahçe süsü yapmışlar. Belki güzeldir ama ben lahana diye bakınca bayağı komik geldi 😄
New York'ta da hissettiğim gökyüzünü köşeli, çerçeveli görmek yüreğimi sıktığından bir an evvel tramvay durağıma gitmeye çalışırken önüme gene bir plazanın altında özellikle kuş yemi atılmış, kuşların da afiyetle yediği, resmini gördüğünüz karecik çıktı. İnsanın üstüne üstüne gelen binaların arasında bir nefescik ama absürt de bir yandan. Sevinmeli miyim, şaşırmalı mıyım, hiç yoktan iyidir mi demeliyim bilemedim. Yani bizde o kadarcık bile ince düşünce yok da... 
O kadar otobüs, metro inip biniyorum, kafelere oturuyorum hala kaynaşmış bir grup görmedim. Sanırım insanlar öbek öbek geldiğinden kendi aralarında kalma, kendi dillerini kullanma, kendi gelenek göreneklerini yaşatmak için, ayrıca ihtiyaç da olmadığından kaynaşmıyorlar. Okullarda bile her ülkeden bolca çocuk olduğu için oralarda bile başlamıyor pek arkadaşlık anladığım. Türklerde ise gittikçe bir yoğunlaşma var sanıyorum. Bugün de dahil olmak üzere neredeyse her sokağa çıktığımda Türkçe duyuyorum. Sadece kızımın okulunda 9 Türk çocuk var ve bunlar aileleriyle buraya yerleşmeye gelmişler. Ancak bu gittikçe herkesin kaçtığı ülke olma durumu işleri biraz karıştırıyor sanki. Toronto pahalı bir şehir. Pahalılaştıkça sokaklarda görülen evsiz insanların, dilencilerin, toplu taşıma araçlarında sık sık karşınıza çıkan ciddi maddi sıkıntıları olan düşkün insanların sayısı her yıl artıyormuş. Sokaklar güvenli ama saçı başı kirli, birbirine karışmış, yırtık pantolonlu, muhtemelen içkili veya uyuşturucu almış insanların yanınıza gelip konuşmasından, sadece "nice day ha" gibi zararsız bir cümle kursalar da ürküyor insan. Zamanla da daha ürkütücü olabilir!

TORONTO GÜNLÜKLERİ - 5

04.10.2018

KÜTÜPHANE

Bugün Toronto Halk Kütüphanelerinin en büyüklerinden birine gittim. (Toronto içinde 100 adet irili, ufaklı kütüphane var bu ağa bağlı.) Beş katlı bir bina. Her katı ayrı bir veya iki konuya ayrılmış. Edebiyat 4. Katta. Amerikan, Kanada ( Fransızca- İngilizce ayrı ayrı), İngiliz, Fransız, İtalyan edebiyatı vs vs şeklinde kategorilere ayrılmış. Hindu, Urdu, Gaelic vs gibi dillerin bile edebiyatları var ama bir tane Türk edebiyat bölümü yok. Bunda kimin eksiği var bilmiyorum. Buna el atsam mı? Kütüphane insan kaynıyor. Çoğunluk öğrenci olmakla birlikte her yaş grubundan insan görebiliyorsunuz. Okuma, çalışma köşeleri bir sürü. Etkileyici. 
Bu haftasonu burada Şükran Günü dolayısıyla tatil. Bir çok insan uzun haftasonu yapıyor, bir çok yer de kapalı. Hava da yağmurlu gösteriyor. Koşa koşa gittim ki bir kaç kitap alayım. Haftasonu evde kalırsam okumaya kitabım olsun. Maalesef bu kütüphaneden dışarı kitap verilmiyormuş. En azından benim ilgilendiğim bölümdekiler. Orada seçip orada okuyorsun. Tabii roman falan okunmaz. Ben de Kanadalı Kadın Yazarların öykülerinden oluşan bir antolojiyi karıştırdım. Buradaki yerli yazarlar yani Kanada'ya kimse göç etmeden evvel yaşayan kabilelerin yazarları da ayrı etiketlenmiş. Antolojide bu yazarlardan da öyküler vardı. Çok ilginç. Hep derim ya, edebiyat tarihin tamamlayıcısıdır, olayların değil insanların tarihini anlatarak tamamlar; bu yazarların öyküleri de göçler başladıktan sonra yerlilerin yaşadıkları sıkıntılara ışık tutuyor. 
Oradan kitap alamayınca kendi mahallemin küçük kütüphanesine gittim. Ismarladığım Rosemary Sullivan'ın Kırmızı Pabuçlar gelmiş. Onu aldım. ( Kütüphanede okuduğum antolojiyi de o derlemiş. Bu kadına daha yakından bakmam lazım) Bir de Dünya Hayvanları Koruma Günü'ne istinaden Andre Alexis diye hiç tanımadığım bir yazarın Fifteen Dogs adlı kitabını. Kitabın konusu: hayvanlarda insan zekası olsaydı neler olurdu? Bakalım nasıl bir şey çıkacak? 
Eğer hava durumunun dediği gibi yağmur da yağarsa alırım kahvemi elime, kitaplarımı okurum, yazımı yazarım, Kiltablet editörlük işlerimi yaparım gibi dolu dolu edebiyatla geçiririm. Oh, değmeyin keyfime 😍
Ben burada bu keyifleri yaparken gene askerlerimizin şehit olduğunu duymak yüreğimi sıkıştırdı. Öğlen bir şey atıştırmak için girdiğim dükkandaki televizyonda alt yazı olarak geçti. Baş sağlığı dilemek bile içten gelmiyor artık bana. O evlere düşen ateşi düşünüyorum da içim yanıyor. Bizim şehit haberinden sonra Afganistan'da da beş kişi öldürülmüş onu geçti. Arkasından Endonezya'daki deprem ve tsunamiden ölenlerin sayısının 1500'leri geçtiğini yazdı. Lokmalarım boğazıma dizildi. Evde televizyon yok, almıyorum da. Türkiye'de de seyretmezdim. Bir türlü kendini koruma mekanizması. Haberlerden mümkün mertebe uzak duracağım. Buraya yorgun yüreğimi dinlendirmeye geldim. Gelecekte başımıza gelecek daha kimbilir hangi abuklukları göğüsleyebilmek için... 
Kendimi devekuşu gibi edebiyat ve doğaya gömüyorum. Biliyorum toto açıkta ama olsun... 
Neyse biz dönelim gene keyifli işlere. Stepford Wives filmi yazısı başka bahara kaldı. Onu yazmak için bir konu hakkında araştırma yapmam lazım. Ondan sonra gene karşınızda olacağım efenim ☺️ Daha evvel de olabilirim tabii :)

TORONTO GÜNLÜKLERİ - 4

01.10.2018

İLK İZLENİMLER


Yeni bir günlük yazmanın vakti geldi mi, yoksa bu günlükleri yazıp sizleri bayıyor muyum bilmiyorum. Açıkçası, kalemle arama girmiş soğukluğu eritmek için yazıyorum... Bir de küçük notlar halinde kayıt olsun evden uzak geçireceğim bu seneye dair. Sonradan geriye dönüp baktığımda ne gibi artılar katabilmişim hayatıma, kendime onu görebilmek için. Ya da eksiler...

Havalar gittikçe soğuyor, yağmurlar başladı. Yapraklar kırmızıya dönüyor, yerlerde uçuşan yaprakların sayısı çoğalıyor. Tam bir sonbahar havası. Koşa koşa aldığım Margaret Atwood'un The Handmaid's Tale ( Damızlık Kızın Öyküsü) okundu, bitti bile. Toronto Halk Kütüphanesi'ne üye oldum. Rosemary Sullivan'ın yazdığı The Red Shoes ısmarlandı bekleniyor. Kadın iyi bir biyografi yazarıymış. Geçen Cumartesi olacağı söylenen yazı kursuna gittim ama maalesef hoca hastaymış, ders olmadı. İngilizce yazabilir miyim bilmiyorum. Yazarım yazmasına da istediğim gibi olur mu, duyguyu verebilir miyim gibi endişelerim var ama denemekten ne çıkar? Belki de beceririm. Ay ne hoş olur. Beni heyecanlandıran bir proje bu. Zorlayıcı olması daha da iyi. Bu kütüphanedeki 2 haftada bir olan yazı kursunu yeterince ciddi bulmadığım için alternatifler araştırıyorum. Maalesef çoğu Eylül başı başlamış kurslar. Neyse en azından Ocak'tan itibaren olanlara katılabilirim.

Yerleşme faslı bittiği için normal yaşam düzenine geçmeye başladık. Kızım kendine uygun vegan protestoları yapan bir grup buldu. Her Cumartesi sokaklara dökülüp insanları vegan olmaya ikna etmeye çalışıyorlar. Tabii ki benimki evden başladı. Benimle itişip duruyor. Bu yaşımda ancak vejetaryen olabilirim, benden bu kadar dedim ama yetinmiyor. En azından aktivist yanı besleniyor. Ona iyi geliyor.
Ulaşım olarak çok iyi bir sistem kurulmuş burada. Bizdeki gibi otobüsten metroya ulaşmak için 10 dakika yürümüyorsun. Her şey birbirine bağlı. Dolayısıyla toplu taşımayla her yere gidilebiliyor. Bu şehirde araba kullanmak çok gereksiz ve gerçekten zor. Cumartesi akşamı ev sahiplerimle Turkwaz diye Balkan, Arap, Türk müzikleri çalan, söyleyen Kanadalı bir grubun konserine gittik şehrin öbür ucunda arabayla. Dönüşümüz İstanbul'u aratmadı, yani o derece!

Sokaklarda, metroda, otobüste, kafelerde vs karşılaştığım insanların içinde gerçek Kanadalı görmek epey zor. Dünyanın bütün ülkeleri sanki burada toplanmış. Her dil konuşuluyor. Birbirleri arasında pek de bir kaynaşma görmedim. Herkes kendi memleketinden insanlarla komün hayatı yaşıyor gibi. Burası Hint mahallesi, burası Yunan mahallesi, burası Portekiz mahallesi gibi gettolar var. Oralarda tabelalar kendi dillerinde. Sokaklarda görülen insanlar hep orta sınıf. Duyduğum bir bilgiye göre - doğruluğunu bilmiyorum- Kanada'nın her sene 340.000 yeni iş gücüne ihtiyacı oluyormuş. Bu nedenle açlık çeken, ölüm tehdidi altında vs olanları ve de özellikle parası olanları hemen kabul ediyorlarmış. Benim telefon hattı için konuştuğum kız Afganistanlıydı. Burada doğmuş. Konuştuğum diğer bir kız Bangladeşliydi. Ancak üst düzey pozisyonlar için Kanada'da okumuş olmak gibi Kanada'yla bir şekilde bağlantılı, Kanada kültürünü almış olmak gerekiyormuş.

Zengin bir ülke havası vermiyor, sokaklar evler. Her şey eski yüzlü. Ancak o eski yüzlü binaların içine bakarsanız zevkle döşenmiş lokantalar, barlar görebiliyorsunuz. Muhakkak vardır buranın da kendine göre Nişantaşı ama ben henüz gitmedim. Diğer yerlerde dükkan vitrinlerinin pek bir albenisi yok. Şöyle bir heyecanlanıp içeri girmiyorsun. Herhalde nereden ne alacağını biliyor insanlar. Ancak sosyal haklar çok iyi düzenlenmiş. Kapitalist değil sosyalist bir ülke havasında. Amerika'ya yakınlığından olmalı bu beni şaşırtıyor.


Gene almış başımı gitmişim. Buranın Nişantaşı'na gittiğimde oraları da yazarım. Aradaki farkı... Bizim gibi uçurum mu değil mi? Bir de filmin adını bulursam, buradaki bir sürü pusetli kadın hakkında ayrı bir not yazacağım. Nedense adım başı gördüğüm bu genç, bebekli, pusetli kadınlar bana hep o filmi hatırlatıyor. Buluncaya kadar sabır. Belki hangi filmi kast ettiğimi bileniniz vardır.

TORONTO GÜNLÜKLERİ - 3

23.09.2018

GÖL

Geçen hafta beceremediğim göle gitmeyi bugün becerdim. Gerçekten de yön hatası yapıp göle paralel yürümüşüm. Doğru yolu keşfedince 15 dakika bile tutmadığını gördüm. Yürürken gene parklar bana eşlik etti ama anayolun üstünde vızır vızır işleyen arabaların arasından maviliği ilk gördüğümde gözlerime inanamadım. Öyle birden bire çıkıvermişti karşıma. Henüz ufuktaydı ama biliyordum ki az sonra ulaşacağım. Heyecanla ve hızlıca karşıdan karşıya geçip bir kaç adım daha atınca işte karşımdaydı üstünde yelkenlileriyle mavi göl. Ülkemize gelen yabancıların, örneğin Ortaköy'den aşağı inerken birdenbire çıkıveren Boğaz manzarasından neden büyülendiklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Hoş ben bile, her inişte bir daha hayran olup inerdim o yokuştan.

Boğaz'ın yanında pek de sönük kalabilecek göle ulaştığımda boydan boya kumsal, hava serin olduğu için göle giren olmasa da çocuklar, anneler-babalar, köpekler, bisikletlerle dopdolu gayet canlıydı. Sahil boyu yürüyüp göle uzanmış bir kaya parçası bulur bulmaz, suya en yakın olabileceğim noktanın tepesine tüneyip gözlerimi kapayıp dalgaların kıyıya vurup geri dönerken çıkardıkları sesini içime çektim. Doğduğumdan beri hep deniz kenarında yaşamış biri olarak bu bize olağan gelen sesin hayatımda ne kadar hayati bir rol oynadığını hissettim. Hayır beni Türkiye'ye taşımadı ses. Sadece kendimi iyi ve mutlu hissettiğim anların duygusuna taşıdı. Her ne kadar insanın genzine işleyen tuzlu deniz kokusu eksiktiyse de, o boşluğu dolduracak başka güzelliklerin varlığı insanı eksiklik duygusundan kurtarıyor; Kıyıyı boydan boya çevrelemiş yemyeşil ağaçlar, minik çocukları ile oynayan babalar ( anneler değil babalar), tasmasız serbestçe koşan ama hiç kimseyi rahatsız ermeyen köpekler ama en önemlisi yüzlerine endişenin karası düşmemiş, bulutsuz bir mavi gökyüzünde tüm ihtişamıyla parlayan güneşi, son yaz günleri olduğunun bilinciyle, neşeyle dolu dolu içine çeken insanlar...

Hemen hemen herkesin çocuklu ve köpekli olduğunu, küçücük çocukların etrafında, peşinde neşeyle koşturan anne-babaları görmek ben de bu insanların yarınlara korkusuzca baktıkları hissini uyandırıyor. Ne lüks! Bunun bir lüks olduğunun farkındalar mı acaba? Göçmen ülkesi olduğuna göre, çoğunun bir şeylerden uzaklaşmak, daha iyi bir gelecek için geldiklerini varsayarsak farkında olmaları gerek diye düşünüyorum. Ancak iyiye çabucak alışıldığı için kötüyü hemen unutabiliyor mu insan? Ya da hatırlamak istenmeyen şeylerin gömüldüğü beynin o köşesine mi gömüyorlar gelirken geride bıraktıkları korkularını? Ben bile, henüz on gün olmasına rağmen, sabahları ¨bugün gene ne olacak¨ endişesine kapılmadan, daha doğrusu aklıma bile gelmeden, o gün yapacaklarıma odaklanıp başlıyorum güne. Tek başına konsere gitmek isteyen ya da şehir merkezindeki vegan gösterisine katılacağını söylen kızıma, eskiden sadece Taksim'e gideceğini söylediğinde bile ona çaktırmadan içimde filizlenen korku tohumlarına su vermeden rahatlıkla onay veriyorum. Gerçekten lüks, büyük lüks! Üzerinde hep acının, gözyaşının, savaşların eksik olmadığı bu kadim topraklarda yaşayan bizlerin pek bilmediği, hep özlemini çektiği, uğruna nice mücadeleler verdiği bir lüks!


Hafiften tatlı bir rüzgar esiyor. Güneşin ısısını azalatacak ama üşütmeyecek kadar hafif bir rüzgar. Rüzgarın yüzümü, saçlarımı okşamasına izin veriyorum gözlerim kapalı. Kıyıya vuran dalgaların sesi, oynayan çocukların neşeli bıcırtıları, heyecanla ama birbirlerine keyifle bir şeyler anlatan insanların sesleri, köpeklerin tasmalarının şıkırtısı doluyor zihnime. Niye burada hiç kedi yok sorusu bata çıka görünüyor aralarından. Henüz buna cevabım yok. Erteliyorum soruyu. Zihnimi dolduran şeylerin içinde hiç karanlık bir şey yok. Hafifçe baş gösteren suçluluk duygusunu savuşturuyorum. İnsanca yaşamak böyle bir şey olmalı diyerek gözlerimi açtığımda güneş gölün üzerinden pırıl pırıl yansıyarak bana göz kırpıyor. 

TORONTO GÜNLÜKLERİ -2

22.09.2018

DOĞUMGÜNÜ

Dün, malumunuz doğumgünümdü. Facebook bangır bangır ilan ediyor zaten. Artık ay unuttum falan diyemiyorsunuz :) Yani eskiden hafif bir gıcık olma durumum vardı buna ama dün gayet de memnundum bu ilandan. Bilmem kaç kilometre ötede memlekete geleli daha anca bir hafta olmuş; hop doğumgünüm geldi çattı bile. Dur yahu, daha iki insana ne merhaba, ne de hello mello dememişim. Neyse şaka bir yana, ilk defa kimseyi tanımadığım bir ülkede kuzumla baş başa bir doğumgününü geçirdim. Böyle dramatize ettiğime bakmayın; fark ettim ki çok da umurumda değil bu doğumgününü meselesi. Ne büyük değişiklik! Halbuki eskiden ne önemliydi benim için. Çok eskilerde hatırlamayanlara bozulmuşluğum bile vardır yani o derece!

Bu arada elalemin banyosunu mora boyamayayım diye iyice beyaza dönmüş saçlarımı da boyayamıyorum. Baktım onu da takmıyorum. Hatta kendimi beğendim bile böyle. Yani morlarımı seviyorum tabii. O benim rengim, duruşum, hayata bir dakika deyişim ama olmuyorsa olmuyor. Hiç kendimi kahredemem. Zaten güzellik kavramım fizikselin çok ötesine geçeli epey olduydu.
Burada kendimde gördüğüm en büyük değişikliklerden biri içimdeki ev kadını ruhunun ortaya çıkması. Kendimi bildim bileli ev işini sevmem. Burada ne olduysa artık bir derleme toparlama, sürekli bir temizlik hali, her gün taze yemek olacak takıntısı. Annem görse gözleri yaşarır kadının. Diğeri ise yedi tepeli İstanbul'un yokuşlu yollarında sevmediğim yürüyüşü burada, inişi çıkışı olmayan dümdüz yollarda çok da zorlanmadan yapmam. Hoş daha günde 10.000 adımı beceremedim ama ortalama 8.000 adımda ilerliyorum şimdilik. Ah! Bir de belim ağrımasa... Yani bir hareket berekettir halleri. Bu halim bir de Ula'da ortaya çıkıyor. Bu da beni kendimi iyi hissettiğim yerlerde enerjim daha yüksek oluyor noktasına getiriyor. Şimdi soru şu: kendimi iyi hissetmeme neden olan şeyler neler? Kendi kendime kalmayı seviyor olmalıyım. Bir de tabii ki doğa.

Ezcümle, yaş oldu 55. Çoğunun sonbahar dediği yaşlar ama ben nedense bir ilkbahar havası seziyorum kendimde. Yeni bir Yasemin'e gebe; daha sakin, daha ne istediğini bilen. Kendini tanımak istiyorsan, hiç kimseyi tanımadığın bir yerde yeniden başlangıç yap demiş Paul Auster. Belki de bu Kanada buna bir vesile. Bir senenin sonucunda nasıl bir şey çıkacak ortaya merakla bekliyorum. Ha kitap okuma ve yazma isteğim daha bir alevlendi burada. İnşallah kayda değer bir şeyler çıkar bu süreçten.

Ooo epey uzatmışım gene. Bugünlük bu kadar olsun.


10 Ekim 2018 Çarşamba

TORONTO GÜNLÜKLERİ -1

18.09.2018

VARIŞ


Öyleydi böyleydi derken Temmuz sonunda başladığımız koşuşturmayı Eylül'ün 11'inde bitirerek 12'sinde bindik uçağa. İstikamet Londra üstünden Toronto. Ne gerek var aktarmalı gitmeye ,THY'nin direk uçuşu var Toronto'ya diyeni paralarım.  Bilet fiyatı değil, senelik özel okul fiyatı mübarek! Eh! kurlar da tam bizim gitmemize az kala şahlanınca... Neyse biz çareyi aktarmalı gitmekte bulduk. Onca yorgunluğun üstüne beklemesiyle birlikte 16 saatlik bir yolculuk. Gözüm hiç bir şeyi görmüyor sadece varıp kendimi koltuğa, yatağa her neye ise atasım var. Üç gün kalkmayacağım yerimden. Ne bu yorgunluk diye merak edecek olursanız, yurtdışına taşınmayı bir hayal edin derim. Eviniz kendinize aitse sorun daha ufak ama insanın evi kira olunca öyle koltukların üzerini ört, kilitle kapıyı çıkıp gidemiyor tabii. Önceden eşyaları kolileyip, verilecekleri verip, atılacakları atıp 10 Eylül'de evi boşaltıp eşyaları depoya koymak bu koşturmanın en büyük parçasıydı. Ayrıca aman soğuk memleket, dolar pahalı buradan ne götürebilirsen götür, kızın eski okuluyla ilişiği kes, okullar açılacak çocukların burslarını hallet, elinde kalan kitapları okullara gönder (15 kolicik), kuaför acayip pahalı saçlarını öyle bir kestir ki kuaföre ihtiyacın olmasın vs vs gibi abuk subuk, ince detaylarla kafayı sıyırmaya ramak kala - bel zaten koli taşımaktan iptal olmuş -  kendimizi atabildik Toronto'ya. Artık hatırlamak bile istemediğim yorgunluğum. bel ağrım tabii ki öyle hemen geçmedi, geçemedi. Hele üç gün yerimden kalkmamacasına yatmak hayalim hiç gerçekleşmedi. 


Onaltı saat yolculuktan sonra 3 koca bavulumuzla Kanada kapısına dayandık dayanmasına da bakalım Kanada bizi içeri alacak mı? Benim vizem var, sorun yok da kızın Öğrenci Vizesi alması lazım. Kapıdan alırsınız dedilerdi. Zaten ister öğrenci ol, ister çalışmaya gel, ister turist olarak gel uzun bir kuyruk karşılıyor seni. Kuyruk uzun ama çalışan memur sayısı iki. Diğer memurlar duruyorlar orada. Herhalde gece saat 22:00 civarı olduğu için onlar da yorulmuştu evlatlarım! Neyse 19:30 gibi indiğimiz uçaktan  23:30 gibi kiraladığım evciğe varabildik, şükür!


Bir hafta oldu buralara geleli. İlk günler yerleşme, evin acil ihtiyaçları, yiyecek alışverişi derken geçip gitti bir hafta. Burada çoğu şey yürüyerek yapıldığından tabii zaman alıyor ama şikayetim yok. İstanbul'un yokuşlu sokaklarında imtina ettiğim yürüyüşü burada mecburen yapıyorum. Zamanla daha kolay gelecektir.

Kaldığımız yer Toronto'nun içinde ama Beaches bölgesi içinde olduğundan çoğunluğu minik minik iki katlı evlerden oluşan yeşil bir bölge. Evler o kadar küçük ki, insan kendini masal dünyasında hissediyor. Hatta bazı caddelerdeki evler ve dükkanların dizilimi insanı eski Amerikan kovboy filmlerinde gibi hissettiriyor. Aynı stil, tozlu ve eski binalar. Tam anlamıyla İngiliz her şey. Büyük bir alana yayılmış küçük İngiltere gibi. İnsanları da öyle. Sofistike insanlar görünmüyor ortalarda. Toronto Kanada'nın en büyük şehirlerinden biri olmasına rağmen öyle büyük bir şehir havası yok. Her şey sakin. İnsanlar son derece spor. Öyle şık, yüksek topuklu plaza kadınları görünmüyor ortada. Ya da ben henüz görmedim. Şehir merkezinde veya Financial District dedikleri bankaların merkezlerinin olduğu bölgede olabilir ama ben henüz gitmedim o bölgeye. Arada gördüğünüz takım elbiseli kravatlı bir adam bayağı sırıtıyor. Yani şehir ama şehir gibi değil burası.

Adım başında orta boyutlu parklar var. Yemyeşil, iyi bakılmış çimen, bir köşesinde muhakkak çocuklar için oyun parkı oluyor. Parklar kadar sık görebildiğiniz diğer şey hayvan hastaneleri veya veteriner klinikleri. İnsan hastanelerinden kesinlikle daha çoklar. Sokaklarda da hemen hemen herkesin köpeği var. Kedi hiç görmedim. Sokak köpeği de. Bir de sürekli pusetli kadınlar görüyorsunuz. Avrupa gibi hayvanı bol çocuğu az ülkelerden değil burası. Sincaplar zaten her yerde.

Tabii ki göçmen ülkesi olduğu için her milletten insan var. Çekik gözlü Asyalılar çoğunlukta. Gerçek Kanadalı diye bir şey var mı bilmiyorum. Tarihe göre burada Aborjinler ve Kızıderililer yaşıyormuş. İlk olarak da İrlandalılar göç etmiş. Onların torunlarının torunlarını Kanadalı sayabilir miyiz bilmiyorum. Güzel olan bu toprakların esas sahipleri ve sonradan gelenler gibi net bir ayırım yok. Herkes güleryüzlü ve konuşkan. İnsanı ürküten bir yer değil. Rahat hissediyor insan kendini. Yabancı da hissetmiyor.


Bir düzen kurduk gidiyoruz bakalım. Hayırlısı inşallah!

5 Temmuz 2018 Perşembe

HAYALLERLE BAŞLAR HER ŞEY

Bir buçuk senedir yazmamışım bloğa. Belki o süreden bu yana Kiltablet Fanzin'de öykü yazıp, kitap tanıtımları yaptığımdan, belki o tarihlerden bu yana kurucusu olduğum Her Çocuk Bir Tohum adlı sosyal sorumluluk projesine iyice yoğunlaştığımdan, belki de yazmaktan ziyade yapmaya odaklandığımdan. Belki hepsi etken ama sonuçta bugüne gelmişiz işte. Kiltablet ve Her Çocuk Bir Tohum nedir bilmeyenler için birer cümleyle geçeceğim. Daha fazlasını merak edenler, ikisinin de Facebook'ta sayfaları var, oradan bakabilirsiniz. Kiltablet aylık çıkardığımız bir öykü kültürü fanzini. Her Çocuk Bir Tohum ise yoksun bölgelerde eğitim gören anasınıfı, ilkokul ve ortaokul öğrencilerinin eğitimine destekte bulunan bir sosyal sorumluluk projesi. Bunca aradan sonra durup dururken ne beni bilgisayarın başına geçirdi diye soracak olursanız, son günlerde yaşadığımız acı çocuk tecavüzü ve ölümleri karşısında hangi görüşte olduğu fark etmeksizin çoğu kişinin "idam idam" diye bağırınması! Şiddetin her zaman daha fazla şiddet doğuracağına inanan biri olarak bu çözümün asla işe yaramayacağını ve çözümün eğitimde olduğunu savunuyorum. Ee, biliyoruz. Bunun için blog yazısı mı kaleme alınır dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. Biliyoruz bilmesine de bu konuda arpa boyu ilerleyemediğimiz gibi fersah fersah da geriliyoruz. Bu bizi daha da karanlığa sürükleyecek çığlıkları duydukça epeydir kafamda dolanan bir konuyu sesli söylemek ve sizlerin düşüncelerini almak istedim.

Üç senedir yürüttüğüm Her Çocuk Bir Tohum projesinde çalışmalar yaparken, yöntemleri farklı olsa da benzer amaçlarla yola çıkmış bir çok kurum, kuruluş, vakıf, dernek, şahısla tanıştım. Tanışmadıklarımı da, karşıma çıktıkça inceledim. Her birini çok takdir ediyorum. Çok güzel şeyler yapıyorlar. Bu kadar çok duyarlı insanımız olması ayrıca çok umut verici. Ancak, yoksun bölgeler dediğimiz çoğu Doğu bölgelerimizde olduğunu düşündüğümüz - aslında Batı bölgelerimizin de köylerinde durum çok iç açıcı değil-  köylerimizde, ilçelerimizde okuyan çocuklarımıza inanılmaz miktarda yardım gittiğini fark ettim. Bunların bir kısmı kıyafet olmakla beraber, kitap kırtasiye gibi eğitim araçları da yoğunlukta. Ulaşılamamış daha bir çok okulumuz olmasına rağmen ulaşılmış da bir çok okul var. Bu kadar desteğin gittiği bu bölgelerden arada deniz yıldızları çıkmasına rağmen genel anlamda bir kültür değişikliği hâlâ gözlenmiyor. Bir veya bir kaç kışı gönderilmiş bot-montla geçirmiş çocuklarımız, rafları tozlu kitaplarla dolu bir çok kütüphanemiz, bir -iki sene kullanıldıktan sonra atıl bırakılmış veya başka bir odaya çevrilmiş laboratuarlarımız, hâlâ liseye kız çocuklarımızın gönderilmediği köylerimiz var. Bu kadar giden desteği yani kaynağı verimli kullanamıyoruz hissindeyim. Bu kaynak nasıl doğru kullanılır? Nasıl eğitime önem veren, kendi bölgesini geliştirmeye istekli, öğrenilmiş çaresizlik yerine üretken bir toplum olmaya yöneltilir gibi sorular dolaşıyor kafamda. Bunca senedir uzanan ellere rağmen çok büyük bir fark yaratılamadığına göre nerede yanlış yapıyoruz? Yüzlerce deniz yıldızı yaratmak yeterli mi?

Şöyle bir çatı hayal ediyorum: Bütün bu yolda çalışanların, eğitim adına proje üretenlerin, bir araya gelerek ortaklaşa belirledikleri bir eğitim politikası çerçevesinde şehir şehir ele alarak bu eğitim politikasının yaygınlaşmasını sağlamaları, gene bu grup içinden veya destek vermek isteyen uzmanlarla ölçme değerlendirme ekiplerinin kurularak bu şehirleri, bu şehirlere bağlı ilçe ve köyleri takip etmeleri, bir yandan da öğretmenlerimizi geliştirecek kurslar, seminerler vs düzenlenmesi gibi aynı hedefe odaklanmış bir eğitim seferberliği yapılması. Şu ana kadar oraya buraya, son derece iyi niyetle kullanılmış maddi manevi her türlü kaynağın ortak bir havuza aktarılarak bir program çerçevesinde kullanılması. Devletin bunu kendisine karşı yapılmış bir hareket olarak görmeyip halkla birlikte toplumun yükselmesi, eğitim kalitesinin artırılması için elele yürünen bir hareket olarak görmesi. Çok mu ütopik? Uçtum mu gene?

Uçtuğumu düşünüyorsanız, Alman bir babaya sahip olarak içinde zaman zaman yaşadığım Alman kültüründe gözlemlediğimi aktarayım. Biliyorsunuz Almanya 2. Dünya Savaşı'ndan yenik çıktı. Babamın da bizzat şahit olduğu bir yoksulluk hakimdi. Savaş bittiğinde dokuz yaşındaydı. Ancak kısa sürede disipline dayalı ortak bir kültür yaratarak ülkeyi kısa sürede toparlamayı başardılar. Sizi biraz güldüreyim. Sabaha karşı saat 04:00'de kimsenin geçmemesine rağmen beş dakika boyunca kırmızı ışığın yeşile dönmesini belleyen bir adamdı rahmetli babam. Bunu sadece babamın yaptığını düşünürken bu ve benzeri bana abartlı gelen bazı davranışları, tepkileri bir çok Almanın yaptığını gördüm. Önemli olan ortak bir bakış açıları, benzer inançları ve umutları olmasıydı. Bu onları birleştirmiş ve tüm halk elbirliğiyle daha iyi günlere doğru hareket etmiş olmalılar diye düşünüyorum. Yani orada burada parça parça, benzer niyet ama farklı yöntemlerle değil birleşerek daha güzel ve etkin şeyler yapılabilir diye düşünüyorum.

Olma mı? Olsun, hayallerle başlar her şey...