BAYRAM ZİYARETİ


Yan sehpada duran, içinden birkaç lokma yediği tabağı hafifçe ittirdi.

-          Yi kızım yi.

-          Sağ olun. Doydum ben. Ellerinize sağlık, çok güzel olmuş hepsi ama kilo durumları malûm.

-          Bi şeycik olmaz. Ölümü gör bak yimezsen.

Zerrin ayıp olmasın diye zorla bir lokma daha aldı. Kadının gözleri üzerinde, ağzına attığı lokmaya bakıyordu. Bu bakıştan rahatsız olup hızlı hızlı birkaç lokmada tabağın içine yığılmış börek ve tatlıları yiyip bitirdi. Tatlının şerbeti böreğe karışmış, iğrenç tat midesini bulandırdı. Kadının yüzüne bir gülümseme yayıldı. Bu gülümsemeden, her bayram zorunlu hissettiği bu ziyaretten ettiği nefret gene geldi boğazına yerleşti.

Sıkıntısı daha bayram yaklaşırken başlar, bayram sabahı dolabındaki bayrama uygun en şık kıyafetini ararken artar. Eskiden bayramlarda tatile çıkar bu ziyaretleri yapmak zorunda kalmazdık. Ah be Necdet! Bırakıp gittin beni! Dolaptan eskilerden ne varsa çıkarır, demode olmamasına dikkat eder, bir onu bir bunu dener, ya eskilikten ya da sığamadığından olmadıkça yatağın üzerine fırlatır. Yatağın üzerinde dağ gibi yığılmış giysiler bir süre sonra onu boğar, ter içinde kalmış bedenini duşa atıp, öfkeyle en temiz, en yenisini giyer. Bari temiz olsun, kimi kandırıyorum ben? Topuklu ayakkabılarını torbaya yerleştirip çantasına koyar, düz tabanlı ayakkabılarıyla kapıdan çıkar.

Boğaz’a tepeden bakan üç katlı müstakil eve ulaşmak için döne döne yukarı çıkan, Arnavut kaldırımlı yokuşta her adımı gittikçe ağırlaşır, yokuşun başına vardığında tık nefes kalır. Arabayı satmak zorunda kalmasaydım keşke! Taksi de çok yazıyor. Ne günlere kaldım yarabbim! Evin bahçe kapısına geldiğinde nefesini toplar, omuzlarını dikleştirir. Kapıdan ilk adımını atar.

Kocasının eski ortağı Hadi Bey’in karısıydı Mediha Hanım. Yaşca kendisinden epey büyüktü. Evlendiklerinde Necdet, Hadi Bey’in yanında çalışmaya başlamış, kısa sürede yükselmişti. Necdet’in katkılarıyla şirket iyice büyümüş, sonunda Hadi Bey ona ortaklık teklif etmişti. Başlarda küçük bir ortaklıktı ama holdingleşip yeni şirketler kuruldukça yeni şirketlerde de ortak oluyordu Necdet. Epeyce zengin olmuş, Kanlıca’da bir yalı bile satın almışlardı. Kolay olmuyordu bu işler. Zerrin de kocasına destek olmak için yalıda davet üstüne davet veriyor, kocasının işine yarayacağını düşündüğü insanların hanımlarıyla ahbaplık ediyordu. Necdet öyle istemişti. Hayatı öğle yemeklerinde, yardım derneklerinde geçiyor, boş zamanlarını da kendine bakım işlerine ayırıyordu. Mediha Hanım katılmazdı pek bu davetlere. Arada katıldığındaysa, modaya uygunsuz kıyafetleriyle, değişmemiş Anadolu şivesiyle Zerrin’i rahatsız ederdi. Hele herkesin ortasında kızım diye hitap etmesi yok muydu! Ortak olduklarını unutuyordu galiba!  Bunca senedir İstanbul’da yaşıyorsun, insan öğrenir birkaç bir şey; değil mi canım?

Salon en üst katta. Hadi Bey felç geçirip, tekerlekli sandalyeye bağlı kalınca asansör yaptırmışlardı evin içine. Zerrin, asansöre her binişinde, aynada kendine bakar, ayakkabılarını değiştirir, dağılmış saçlarını düzeltir, elbisesinden görünmeyen tozları silkeler. Derin bir nefes alıp zili çalar. Yüzüne yapıştırdığı bir gülümsemeyle, hizmetkâra paltosunu verdikten sonra iki basamakla inilen salona girer. Her gelişinde birbirine uyumsuz ağır varaklı, üç ayrı oturma takımının olduğu bu salon onu irkiltir. Bu kadar da zevksiz olunmaz ki şekerim! Kendin beceremiyorsan, mimara ver döşesin. O kadar paran var…

Her bayram erkenden kalkıp yapıp bitirdiği ziyaretlere, bu sefer erken başlayamamıştı. Sabah uyanamamış, uyandığındaysa yatağından kalkmak istememişti. Sevmiyordu bayram günlerini. Her sene daha ağır geliyordu bayramlar. Yaşı artık ilerlemesine rağmen, çocuğu olmadığından, arayan soran, gelen giden olmazdı. Yıllar evvel çocuk yapmak istemişler, bütün denemeleri başarısız olunca gittikleri doktor Necdet’in spermlerinin yeterli olmadığını söylemişti. Tedavi imkânı olmasına rağmen, Necdet konuyu orada kapamış, bir daha da açılmasına izin vermemişti. Hadi Bey’in ölümünden sonra şirketlerin başına geçen Necdet, birkaç sene sonra şirketler iflas bayrağını çekince intihar etmiş, intihardan evvel dolup taşan evleri bir anda boşalıvermişti. Ah be Necdet ah! Ne vardı bu kadar hırs, bu kadar gurur yapacak? Hep o annenin yüzünden. Pek bilmiş bir kadındı rahmetli. Kimlerin kızını sana alacakken beni aldın diye ne bozulmuştu. Hiç de sevmedi beni zaten. Ne yalan söyleyeyim ben de onu. Senin de başardıkların hiç yetmedi ya ona! O kadar kolejlerde, yurtdışlarında okuttuk elâlemin yanında çalışasın diye mi? diye az mı söylenmişti. Hep kendi işin olsun isterdi. Bak! Şadiye Hanım, iş oğluna kalınca ne oldu! Yaşasaydın da görseydin! Oğlunu da mahvettin, beni de. Kaldım ıssız başıma. Her şey paraymış be Necdet! Para bitti, eş, dost da gitti! Ailemden, akrabalarımdan da uzaklaştırmıştın beni. Aklın hep başarıdaydı be Necdet! Biz başaramadık mı? Ben başaramadım mı? Sana, ailene kendimi beğendireceğim diye...  Birbirimize tutunamadık; sen soğuk topraklarda, bense soğuk yataklarda tek başıma... Affetmiyorum seni Necdet, affetmiyorum!

Bir tek Mediha Hanım, onu arayıp sormayı kesmemiş, bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormayı ihmâl etmemişti. Tabii yapacak, Necdet sayesinde kazandılar o paraları. Onun sayesinde hâlâ Boğaz’da oturuyor hanımefendi! Necdet’in ölümünden sonra ortaya çıkan borçlar yüzünden yalıyı, arabayı, mücevherlerini, gümüşlerini satmak zorunda kalmıştı. İçinde bastıramadığı bir öfke olmasına rağmen her bayram aramasına sormasına gizli bir minnet duyduğu Mediha Hanım’ı ziyaret etmekten geri kalmazdı. O da aramayıp sormasa kim arayacaktı?

Antreden salona baktığında salonda birkaç kişi olduğunu gördü. Mediha Hanım’a iyi bayramlar diledikten sonra bir yere geçip oturmak istedi ama Mediha Hanım onu aldı, yanı başına oturttu. Halini, hatırını, neden daha sık gelmediğini sordu. Mecburi konuşmalar ve ikramlar yapılırken kapıdan yeni birileri girdi. Aralarından eski şoförleri Ahmet’i seçti. Yanındaki eşi ve çocuğu olmalıydı. Ona değil ama Mediha Hanım’a ziyarete gelmişlerdi demek! Ahmet, Mediha Hanım’ın elini öptükten sonra Zerrin’in de elini öpmek istedi. Elini çekti Zerrin; hiç sevmezdi el öpmelerini. Sahte bir saygı olarak görürdü. Size de gelecektik ama Mediha Anne’ye geliriz biz ilk, bizde çok emeği var sağ olsun, dedi hafifçe utanarak. Anne? Hem siz bayramlarda hiç buralarda olmazdınız, düşündüm ki belki gene… deyip sustu Ahmet. Önemli değil, diyerek geçiştirdi Zerrin. Ahmet’in oğlu da Mediha Hanım’ın elini öptükten sonra, Mediha Hanım oğlanı kucağına oturttu, onu sevip okşadı. Zerrin olanları hayretler içinde seyrediyordu. Bayram ziyareti tamam da, bu kadar samimiyet de fazlaydı. Ahmet’ler de bir yere oturduktan sonra Zerrin ilk defa etrafındaki insanlara dikkatlice baktı. Konuşmalardan ziyaretçilerin çoğunun ya Mediha Hanım’ların eski çalışanları, ya bir şekilde okuttuğu kişiler olduğunu anladı. Var olun, sağ olun, Allah sizden razı olsun’lar arasında sıkışıp kaldı. Hepsinin yüzünde inanılmaz bir saygı, gözlerinde sevgi vardı. Daha erken gelenler kalkıyor, yerleri hemen başkalarıyla doluyordu. Kendi küçücük evinin bomboş salonunu düşününce giydiği boğazlı kazak onu iyice sıkmaya başladı. Bir saati doldurunca kendini nasıl dışarı attığını bilemedi.

Boğaz boyunca yürüdü, yürüdü. Yolda simit aldı. Vapura binip karşıya geçti. Simitten koparıp koparıp martılara attı. Üniversite için Uşak’tan İstanbul’a geldiği ilk yılları hatırladı. Vapura binmeyi çok severdi o zamanlar. Rahmetli anneannesi onu ziyarete geldiğinde onu da bindirmişti vapura. Hiç deniz görmemiş anneannesi, önce korkmuş sonra çok sevmişti vapuru. Hafızası onu daha da eskilere götürüp Uşak’ta anneannesinin börekler, çöreklerle hazırladığı kalabalık Pazar kahvaltılarına bıraktı. Ne kadar çocuk, torun, kuzen varsa Pazar sabahları anneannesinin evinde buluşur, neşe içinde kahvaltı ederlerdi. Necdet’le de birkaç kere denk gelmişlerdi evliliklerinin ilk yıllarında Uşak’a gittiklerinde. Necdet çok sıkılmış, hatta küçümsemişti bu âdetlerini. Zerrin’i de küçümserdi ya… Ne şanslı hissetmişti kendini Necdet ona evlenme teklifi ettiğinde. Ailecek talih kuşu kondu diye sevinmişlerdi.

Eve geldiğinde yorgundu. Acıkmıştı. Çay demledi. Kalan yarım simidin yanına peynir de koyup salondaki tek berjer koltuğa yerleşti. Sıcak çay iyi geldi. Gözleri yavaş yavaş kapandı.

Ev çok kalabalık. Hiç kimseyi tanımıyor. Garsonlardan birinin önlüğünü ve tepsisini alıp kanepe servisi yapıyor kalabalığın içinde. Boş boş etrafa bakmaktan iyidir diye düşünüyor. Dolu tepsi almak için mutfağa girdiğinde anneannesinin mutfağı olduğunu görüyor. Anneannesi çorba karıştırıyor ocağın başında. Üstünde yeşil sabahlığı var. Ne öyle, küçük küçük ekmekler veriyorsun herkese. Kimseyi doyuramazsın süslü şeylerle diye ona çıkışıyor. Koca koca kâselere çorba koyuyor kepçeyle ve birden çorba kâselerinden çıkan dumanlar tüm mutfağı kaplıyor. Ne anneannesini, ne de diğer çalışanları görebiliyor dumandan Zerrin. Gözleri yanıyor.

Yanaklarındaki ıslaklığa uyandı Zerrin. Hava kararmış, evin içi kapkaranlıktı. Sessizdi de. Kopkoyu bir sessizlik. Hıçkırarak ağlamaya başladı.


03.12.2015

Hiç yorum yok: