30 Aralık 2014 Salı

ÇOCUK KADINLAR

Sakin sakin oturuyorum eskiden Zanzibar olan, şimdi ise Carluccio diye bir İtalyan lokantasına dönüşen mekânın dışında. Bir yandan sigara içiyorum, bir yandan gelen geçeni seyrediyorum. Pasaj içi olmasına rağmen geleni geçeni çoktur bu pasajın. Yılbaşı arifesi olduğu için ellerinde hediye paketleriyle güzel, şık hanımlar geçiyor önümden. Saat akşam yediye doğru yaklaştığı için hafif bir telaş var adımlarında. Kar soğuğu esiyor bir yandan.

Uzaktan iki hanım geliyor kırmızılar içinde. Gülüşüyorlar. Kırk –kırk beş yaşlarında olmalılar. Oturduğum yere doğru seğirtiyorlar. Sanırım burada akşam yemeği yiyecekler. Nedense içime bir sevinç giriyor. Onların neşesi bana bulaşıyor. Daha onlar içeri giremeden arkalarından başka kırmızılı bir hanım sesleniyor;” durun, ben de geldim. “ Birer ikişer dakika arayla ya pantolonları, ya atkıları, ya gömlekleri, ya ayakkabıları kırmızı, hepsi kırmızı rujlu hanımlar geliyorlar birer, ikişer. Kalkma niyetim olmasına rağmen bu neşeli grubun keyifli enerjisine kapılıp, bir kahve daha ısmarlayarak oturuyorum. Kalabalık arttıkça ortaya yayılan kahkahaları seyrediyorum.

Yaşları birbirine yakın olan bu hanımların okul arkadaşı olduklarını tahmin ediyorum. Sanırım bir yılbaşı yemeği düzenlemişler ve kırmızı giyileceğine karar verilmiş. Çoğu içeride olmasına rağmen dışarı taşan seslerinden yılların eskitemediği bir dostluk kokusu alıyorum. Tam hepsi bu kadar herhalde diye geçerken içimden biri kırmızı elbiseli, diğeri kafasına kırmızı tüllü, tüylü bir şey takmış iki kadın daha geliyor. Kadının kafasındaki şeye gülüyorum. Sınıfın delisi bu kadın olmalı. Komik ama neşeli! Aldırmıyor komik olmasına. Belli ki arkadaşlarını eğlendirmek adına takmış o komik şeyi. Arkadaşları da büyük bir tezahüratla karşılıyorlar zaten bu durumu.

Dışarıdan içeriye bakınca kırmızı üzeri beyaz puantiyeli, askılı yazlık elbiseli bir kadın görüyorum. Çocuk gibi. Neşesi, gülümsemesi de öyle. İçerideki coşkuyu görünce fark ediyorum ki çocuk kadınlar bunlar. Uzunca boylu bir hanımın altında on beş yaşındaki kız kardeşimin giydiği tül eteklerden var! Bir diğer hanımın saçları ise mavi! Başka bir hanımın ise önündeki bir tutam saç kıpkırmızı! Bedenleri büyümüş ama ruhları çocuk kalmış kadınlar. Ne hoş…  Kendi yirmi beş yaşlarındaki kız arkadaşlarımın ruhlarındaki yaşlılıkla karşılaştırınca yaşanmış onca seneye rağmen korumayı başardıkları bu çocuk ruhlarıyla tanımadan seviyorum onları. Belki de çocukluk yıllarının dostlarıyla bir araya geldiklerinde salıveriyorlar çocuk ruhlarını ortaya.

Sigara içmeye çıkanlar yan masamda çember oluşturuyorlar. Aralarındaki konuşmalardan (biraz yüksek sesle konuşuyorlar) kimisinin iş sahibi, kimisininse yüksek pozisyonlarda işleri olduğunu alıyorum. Puantiyeli çocuk kadının Asya Pasifik’in başında olduğunu duyuyorum. Yeni atanmış anladığım, herkes tebrik ediyor. İnanmakta zorlanıyorum. Ara ara ciddileşen yüz ifadelerinden belki iş hayatlarında, belki de özel hayatlarında ki sıkıntılardan bahsettiklerini anlıyorum. Sonra aniden patlatıverdileri bir kahkaha ile düzeliyor yüz ifadeleri. Sanki hayata karşı patlatılıyor o kahkahalar.

Büyülenmiş, bu grubun yansıttığı yaşam enerjisinden etkilenmiş, yerimden kalkamıyorum. Garsonlar “ kapalı bu gece burası, özel bir davet var “ diyerek beni kaldırmaya çalışıyorlar.     “ Tamam, son bir kahve “ diyerek ikna ediyorum onları. Bu çocuk kadınların neşesinden, aralarında çok belli olan sevgi bağından mümkün mertebe nasiplenmek istiyorum.

Ve düşünüyorum; istisnasız herkesin hayatında zorluklar, sıkıntılar olduğuna göre bu grubun geldikleri yaşa rağmen, yaşam isteklerini kaybetmek bir yana, yaşama daha da tırnaklarını geçirebilmelerini sorguluyorum. Ders çıkarmalıyım bu hanımlardan. Otuz yaşıma rağmen öyle bezgin, öyle yorgunum ki! Nasıl yapıyorlar? İşin sırrının, tüm hırpalanmaya rağmen, çocuk ruhlarını en kıymetli mücevherleri gibi saklamaları olduğunun farkına varıyorum. Çocukluk yıllarından, aynı sıralarda dirsek çürüttükleri arkadaşlarıyla ara ara bir araya gelerek, üzüntülerin, yoksunlukların, sıkıntıların arasına sıkışmış çocuk ruhlarına oyun oynamalarına izin vererek, onun her daim canlı kalmasını sağlıyorlar. Oyun oynamaktan yorulmayan çocuklar gibi, her dibe vurduklarında, o çocuk ısrarla kaldırıp oyuna davet ediyor yeniden.


Benim de lisede en yakın arkadaşım Bülent’ti. Sahi, o nerelerdedir şimdi?

18 Aralık 2014 Perşembe

TAŞ SARAY KALINTISI

Hava çok sıcaktı. Yaprak kımıldamıyordu. Tüm pencereler açık olmasına rağmen, minibüsün içine sinmiş ter kokusu gittikçe ağırlaşıyordu. Leyla, pencereden başını dışarı çıkartarak derin derin nefes aldı. Minibüsün çıkarttığı tozlar burnuna doldu. Hapşırdı. İnsanlar dönüp baktılar. Çaresiz, gene koltuğuna gömüldü. Önünde oturan şişman kadının yüzünden akan tere odakladı bakışlarını. Ter kadının saçlarının dibinden çıkıyor, nereye gideceğini bilmezcesine, yanakta karşılaştığı her engel karşısında yön değiştirerek aşağı doğru akıyordu. İnsan gibi; umut dolu bir geleceğe doğuluyor, hayatın önüne dizdiği engeller karşısında, umudunu yitire yitire, engeller etrafından dolaşarak belirsiz bir geleceğe doğru yol alınmıyor muydu? Kadın elindeki mendille terini sildi. Bir dakika geçmeden yeni ter damlaları aynı yolculuğa yeniden çıktılar. İnatçıydı ter. İnsan bu kadar inatçı olamıyordu hayat karşısında. Bir yerden sonra, umudunu tamamen yitirip, yok olup gidiyordu. “Bir ter damlası kadar bile olamıyoruz” diye geçti aklından. Kadın, ara ara elindeki mendille yüzünü silerek, yanında oturan kocasına gülerek bir şeyler anlatıyordu. Adam, yüzünde bıkkın bir ifadeyle sadece başını sallayarak dinliyordu.

Eskiydi şehir. Yıllar evvelinin konakları, hanlarıyla sanki tarihten canlı bir abide gibi karşılarında duruyordu. Sokaklar pisti, evler metruk. Bireysel yatırımlarla bazı konaklar elden geçirilmiş, otele çevrilmişti. Tüm o tozlu, yeknesak sarılığın içinde bu yenilenmiş oteller, porselen dişlerin yapaylığı gibi sırıtıyordu. Şehri ikiye bölen nehrin ağır kokusu yoğun bir sis gibi şehri kaplıyor, nehrin şehre kattığı güzelliği örtüyordu.  Hüzünlü bir atmosferi vardı şehrin.

“Ne işim var benim burada?” diye düşündü. Ani bir kararla, işinden izin almış ve bulduğu ilk tura yazılmıştı. Nereye olduğu önemli değildi. Sadece gitmek, onu ayakları altında ezen İstanbul’dan uzaklaşmak, bir yerlerde yitirdiği nefesine yeniden kavuşmaktı istediği. Kafasının içinde sürekli konuşarak onu boğan sesleri duymamak arzusuyla hiç tanımadığı bu insanlarla yola düşmüştü. Havaalanında buluştuklarında sadece “merhaba” demiş, bir daha da kimseyle konuşmamıştı. Bir robot gibi, turda yazılı programlara katılıyor, o camiden bu müzeye gittiklerinde, bu ziyaretlerde bir anlam bulmaya çalışıyor ama bu ölü alanlar ona bir şey fısıldamıyordu. Tura katılan diğerleriyse, ödedikleri paranın son kuruşuna kadar çıkarmanın derdinde, doymaz bir iştahla, ellerinde haritalar, kitapçıklar oradan oraya koşturuyor, akşam yemeklerinde toplanılan masada, bitmemiş enerjileriyle havaya yüksek kahkahalar fırlatıyorlardı. Leyla, üzerine sinen bu yılışık, sahte kahkahalardan tiksiniyor, yemeğini bitirir bitirmez otele dönüp odasına kapanıyordu.

Bugün de, şehrin biraz dışında bulunan, bilmem ne sarayına gidilecekti. Sarayın adını öğrenmeye bile tenezzül etmemişti. Sadece gidilsindi. Sürekli hareket halinde olmak, onunla düşünceleri arasına mesafe koyuyordu. Bu iyiydi. Kendine odaklanmayı bırakmış, turdaki diğer insanları incelemeye başlamıştı. Önünde oturan şişman kadın, grubun en yüksek kahkahasını atandı mesela. Hani yarışma yapılsa açık ara en önde bitirirdi yarışmayı. Daha bir şey söylemeden kahkahayla başlıyordu sözüne. Sonra da ne dediği anlaşılmıyordu zaten. Karısına göre daha zayıf, kır saçları seyrelmiş, eskilerin kalın, siyah çerçeveli gözlüğüyle bir muhasebeciyi andıran kocası ise, kadının her ortalığı çınlatan kahkaha atışında yerin dibine girercesine küçülüyordu olduğu yerde. Tura katıldığı andan itibaren yüzüne oturmuş, hiç değişmeyen sıkkın ifade, karısının zoruyla bu tura katılmış izlenimini veriyordu. Adamın karısına bir şey söylediğini hiç görmemişti Leyla. Sürekli kadın bir şeyler anlatıp duruyordu kocasına. Çekilecek nane değildi. “Ne evlilik ama!” diye düşündü. Grubun diğer üyelerinden biri de anne-kızdı. Orta yaşlardaki kadın, belli ki annesini eğlendirmek amacıyla bu geziye çıkarmıştı ama her ikisi de pek mutlu görünmüyorlardı bu birliktelikten. Yaşı ilerlemiş anne, gezinin yorucu temposuna uyamıyor, her gittikleri yerde bir kenara oturup gezinin bitmesini bekliyordu yalnız başına. Kızı ise her şeyi görmeye pek hevesli, hiçbir şeyden geri kalmıyor, tur rehberinin dibinde gezinip sürekli ona bir şeyler soruyordu. Tur rehberi yirmi sekiz - otuz yaşlarında yakışıklı sayılabilecek bir gençti. Kadın kırklarında olmasına rağmen, bu tur rehberine göz koymuştu anlaşılan. Sıcaktan fenalık geçirmek üzere olan anneye üzülerek baktı Leyla. Kızı tur rehberiyle oynaşıyordu gene.

Birden durdular. “İşte geldik” dedi şoför neşeyle. Leyla etrafına bakındığında bozkır bir tepeden başka bir şey göremedi. “Tepeye tırmanacağız” dedi rehber. Tırmandılar. Tırmandıkça oraya buraya dağılmış taş parçaları karşıladı onları. Saraya benzer bir şey yoktu ortada. Sütun başlarının, taşların yoğunlaştığı bir düzlüğe geldiklerinde “işte burası” diyerek anlatmaya başladı rehber. Bilmem ne kralı çok sevdiği karısı için yaptırmış bu sarayı, taa milattan evvel. “Nereden biliyorsunuz kralın karısını çok sevdiğini?” diye çıkıştı rehbere, nereden çıktığı belli olmayan bir öfkeyle. Rehber kekeledi;  “yani efsane öyle” dedi. Kahkahası boşlukta çınladı. Diğerleri şaşkınlıkta baktılar Leyla’ya. “Ne bakıyorsunuz, yalan mı? Kim kimi bu kadar sevmiş? Efsane bunlar. Bakın rehber bile söyledi. Efsane!” dedi öfkeyle. Gruptaki kadınlar bir şey söyleyecek oldular, kocaları çekiştirdi kollarından.

İçinden fışkıran öfkeye hâkim olmaya çalıştı Leyla. Bayılıyordu insanlar masallara. Bu masalların içinde kendilerini de hayallere kaptırıyorlar, olmadığı zaman da, bu taşlar gibi oraya buraya saçılmış kırgınlıklarını nasıl toplayacaklarını bilemiyorlardı. Hayat bir masal değildi; hayat, şu yüzyıllara direnmiş taşlar kadar sertti, acımasızdı. Belki de şu dağılmış taşlar, kırıla kırıla taşlaşmış yüreklerdi. Kim bilebilirdi ki?  Ne anlatılanlara, ne yazılanlara inanıyordu artık. Hakan da onun için şiirler yazmamış mıydı, hem de bir kitap dolusu? Yazmıştı da ne olmuştu? O kadınla Hakan’ı kendi yataklarında (onu en çok da bu kırmıştı) yakaladığında, yazılmış mısralar dağılıp saçılmıştı yatağın her bir köşesine. Tek başlarına kalınca tüm anlamlarını yitirmişler, ilişkileri gibi özensizce karalanmış kelimeler çöplüğüne dönüşmüşlerdi. Bu masal değildi; bu gerçekti!

Öfkeyle minibüse yürüdü. Kızgındı, kırgındı. Uzaktan insanların, yüzlerindeki sahte gülümsemelerle fotoğraf çekmelerini seyretti. Gelecekte bu fotoğraflara aynı hafifmeşreplikle bakabilecekler miydi? Kendisi geçmiş beş yıla ait hiçbir fotoğrafa bakamıyordu. Oysa ne çok severlerdi fotoğraf çekmeyi. İçlerindeki çocuğu sere serpe ortaya dökerler, komik suratlarla kahkaha içinde birbirlerinin resimlerini çekerlerdi. Binlerce fotoğrafları birikmişti; hepsi gülen yüzlerle, mutluluk saçan gözlerle çekilmiş. Bugün ise yüreğine yerleştirilmiş, her an patlamaya hazır mayın gibiydiler. İçindeki çocuk ölmüştü. Hissettiği boşluk, içindeki çocuğun ölümünden mi yoksa Hakan’ın gidişinden miydi? Bilemedi.

Diğerleri de minibüse binince yeniden yola düştüler. Programda yakınlardaki bir şelaleye gidileceği ve orada öğle yemeği yeneceği yazıyordu. Oraya varıncaya kadar Leyla gözlerini pencereden dışarıya çevirdi, kimsenin yüzüne bakmamaya çalıştı. Vardıklarında yemyeşil defne ağaçlarının altından şırıl şırıl akan suyun ferahlığı Leyla’nın öfkesini biraz dindirdi. Rehber, biraz korkarak “Efsaneye göre Zeus'un oğlu ışık tanrısı Apollon, ırmak kenarında gördüğü genç ve güzel bir kız olan Daphne'ye âşık olur ve onunla konuşmak ister. Daphne'yi kovalar. Daphne kurtulamayacağını anlar. "Ey toprak ana beni ört, beni sakla, beni koru" diye yalvarınca Tanrı onu ağaca dönüştürür. Daphne'nin gözyaşlarından şelalelerin oluştuğuna inanılır.” diye anlatırken, göz ucuyla da Leyla’ya bakıyordu. Leyla hemen ayakkabılarını çıkardı ve ayaklarını suya soktu. Suyun soğukluğu önce acıttı. Nefesini kesen keskin acıya rağmen sudan çıkmadı. Yüreğindeki acıya benziyordu; kesen, delen, yok eden bir acı. İçindeki ölü çocuğu son bir gayretle yeniden canlandırmak umuduyla suyla oynaştı. Defne ağaçlarının havaya bıraktıkları mis gibi kokuyu içine çekti. Defne kalp ağrısına da iyi gelir miydi? Birkaç dakika sonra ayaklarını hissetmediğini fark etti. Yüreğinin de hissizleşmesi için dua etti. Kollarını açarak “ben Daphne’yim “ diye fısıldadı. Gözyaşları şelaleye karıştı. 


15 Aralık 2014 Pazartesi

BURGAZ'DA BİR DEM NEFES

Sabahın erken saatlerinde düştük yola. Erken dediğime bakmayın, bir Pazar gününe göre erken sadece.” Cumartesi gecesi geç yattım, Pazar uyuyacağım tek gün ya” falan mazeretleri yok; herkes itirazsız saatinde vapur iskelesindeydi. Tek firemiz bu geziyi organize eden arkadaşımızdı; ateşlenmiş, yatağından çıkamadı maalesef. Aklımız ve gönlümüz onda, içimiz biraz eksik, bindik vapura.

Ada yolculuğu adadan başlamaz efendim. Ada yolculuğu vapurdan başlar. Güneşin, günün güzel olacağını belirtecek kadar, bulutlar arasından göz kırptığı saatlerde, vapurun dışında denize ve maviye karşı çay içmenin, martılara selam vermenin keyfi başkadır. Biz de böylesi bir keyifle başladık güne. Arkasında beyaz köpükler bırakarak şehirden uzaklaştıkça vapur, biz de köpüklere bıraktık günlük dertlerimizi. Edebiyatın büyülü dünyasının yolcuları olarak, daha vapurda başladık, martıların eşliğinde, edebiyattan, Sait Faik’ten bahsetmeye çayımızın yanında.


 Burgaz’a geldiğimizde Kabataş’tan gelen arkadaşlarımızla da buluşup ilk hedefimiz olan Sait Faik Müzesi’ne yürümeye başladık. Hepimizin çantasında Sait Faik’in Son Kuşlar kitabı; kimimizin yüreğinde Mercan Usta, kimimizin yüreğinde Barba Antimos, kimimizde ise Kırlangıç Yuvasındaki Kadın. Öyle bir kaptırmışız ki bu denizin mavisi boyunda martılarla yürümeye, müzeyi falan geçip yarım ada boyu yürümüşüz. Ne gam! Güneşin iyice yükselip, bizi kollarıyla sarmaladığı bir saatte yosun kokusunu içimize çeke çeke, tatlı sohbet eşliğinde yürüyüş keyfi yapmışız. Daha ne! Müzeye döndürdük yüzlerimizi bir süre sonra. Sokak aralarına girince o da ne, kedi cenneti burası mübarek. Grup içinde, benim gibi, kedi hastaları olduğundan biraz zaman aldı tabii müzeye ulaşmak. Vardık sonunda. Tepede, geniş bir manzaraya hakim, Darüşşafaka Cemiyeti tarafından renove edilerek 2013 yılında tekrar ziyarete açılan, Sait Faik ve ailesinin yaşadığı dışı bembeyaz boyalı, pırıl pırıl bir köşk burası. Öyle bir manzaraya sahip ki insan “burada yazılmaz da ne yapılır?” diyor. Üç katlı köşkü, ruhumuzda esen değişik rüzgârlarla, sessizce gezdik. Benim ruhumda esen rüzgârlar başka bir yazının konusu olacaktır. Birbey’imiz mektup bile yazmış Usta’ya. Onu bıraktı. Biz de yazacağımız mektupları getirmek üzere bir daha geleceğimize söz vererek ayrıldık Usta’nın yanından.

Ada olur da balıksız-rakısız olur mu? Olmaz. Öğleni de etmişiz. Güneş, bu kış gününde Tanrı’nın bize bir armağanı olarak, ışıl ışıl tepemizde; deniz kıyısında tüm balık lokantaları rengârenk sandalye masalarını dışarı atmışlar, müşteri bekliyorlar, balıkçılar daha yeni tuttukları, henüz canlı balıkları leğen leğen taşıyorlar; karnımız acıktı tabii. En mavi sandalyeleri olan lokantayı seçip oturduk. Kediler, köpekler bile onlardan bize de düşer diyerek etrafımızda, kucağımızda kendilerine yer buldular. Bir fazla porsiyon balığı onlar için söyledik. İstanbul, günlük telaşlar, iş sıkıntıları, geçim dertleri, aşk acıları hepsi denizin öte tarafında kaldı. Herkes memnun halinden; söyledik, söyleştik. Rakılar, biralar, kediler, köpekler, neşemiz, umudumuz, yazılarımız, planlarımız; coşkulu bir masaydık.

Karnımız tok, kafalar hafif çakırkeyif ne yapalım? Bu sefer adanın içlerine doğru yürüdük biraz. İki katlı, muhteşem bahçeli evlerin, yan yana, sokağın iki tarafını taçlandırdığı sokaklarda yürüdük. Yeşilin, mavinin her tonunun cömertçe sergilendiği bahçelerin yanından geçtik. Koruma altına alınmış 600 yıllık bir ağacın görkeminden büyülendik, gövdesi içinde kendine yaşam alanı bulmuş mantarın mucizesini hayretle keşfettik. Bize her daim eşlik eden, her biri birbirinden güzel kedilere kıyamadık, onlara mama alıp besledik. Başka bir dünyadan gelmişcesine elimizde fotoğraf makinesi, turist Ömerler gibi sokakları arşınladık. Belki gerçekten de başka bir dünyadan gelmiştik. Belki de dünya bizi başka bir yere sürüklemişti. Kim bilir? Yorulunca gene deniz kenarında, batan güneşin sarılığında kahvemizi içtik. Gün bitmeye, sıcak soğuya dönmeye ve düş gerçeklere dönmeye başladı. Dönüş saatimiz geldi. Hocamız son dakikaya kadar orada kalmanın yollarını aradı ama bırakmadık.

Dönüş yolunda hava soğumuştu ama dostluğumuz içimizi ısıtmaya devam etti. Yeni planlar, programlar yapıldı, ertesi günün iş günü olduğu hatırlanmamaya çalışıldı. Temiz havadan yorgun ama keyifli dağıldık.

 Gece uykuya dalarken aklımda Sait Faik ve yüreğimde hüzün vardı…

11 Aralık 2014 Perşembe

HEPİMİZ BİR'İZ

Dün Yahudi cemaatinin gazetesi Şalom’da Mois Gabay’ın “Türk Yahudileri Gidiyor mu? “ başlıklı yazısını okudum. Üzüldüm. Her ne kadar buralardan gitme düşüncesi artık sadece Yahudilere özgü bir düşünce olmasa da, yazının içinde geçen antisemit düşüncelerden dolayı çektikleri sıkıntıları okuyunca üzüldüm, ülkem adına utandım.

Ben İzmirliyim. İzmirli olunca insan, hayata gözlerini açtığı andan itibaren multikültürel bir dünyaya adım atıyor. Ya komşusu, ya dostu, ya esnafı ama muhakkak biri hatta birileri gayrimüslim cemaatten oluyor. Örneğin rahmetli anneannemin en iyi arkadaşı Madam Sara’ydı. Sarika diye bilirdik biz. Anneannemle geçirdiğim otuz üç sene boyunca Sarika hayatımda oldu. Anneannem Sarika’dan önce vefat etti. Beraber ağladık anneannemin vefatına. Dünya tatlısı bir kadındı. Allah rahmet eylesin ikisini de. Cennette yeniden buluştular. Geçenlerde annemin doğum gününe kızı geldi. Bir ara onun annesini, benim anneannemi yâd ettik bir köşede. İkimizde hüzünlendik, gözlerimiz yaşardı. Orada Yahudi Müslüman farkımız yoktu. İkimiz de insandık, ikimiz de hüzünde buluşmuştuk.

Okuldaki ilk arkadaşlarım arasında Yahudiler, Ermeniler, Levantenler vardı. Belki de Aleviler ve Kürtler de. Bu kısmı bilemiyorum çünkü bilmezdik. İlgilenmezdik de. Çocuktuk; aynı bahçede koşturup, tek topla beraber oynardık. Aynı okula gider, aynı dersleri okur, kötü sınavlara aynı şekilde üzülürdük. Farklı bayramlarda muhakkak ama muhakkak birbirimizi kutlar, iyi bayramlar dilerdik. İstanbul’a geldiğimde de değişmedi bu. Lisede, üniversitede ve sonrasında hayatımda hep gayrimüslim insanlar oldu. Hala da var. Müslüman ve gayrimüslim arkadaşlarım arasında aşklar yaşandı. Nasıl olur diye aklımıza bile gelmezdi. Bunlardan bir kısmı beraber yollarına devam ettiler, kimisi de ayrıldı. Aileler istemediği için ayrılmak zorunda kalan bir çifte çok ama çok üzüldük. O zaman gençlerdi, ailelere boyun eğilmişti. Gene de her şeye rağmen çok iyi dost kaldılar. Hep insan olma noktasında buluştuk. Hepsini sevdim, hiç biriyle insani değerler dışında bir konuda anlaşmazlığım olmadı.

Hatta, geçmiş yıllarda, oruç tuttuğum zamanlarda, yakın bir Yahudi dostum beni her sene iftara çağırırdı. Annesi, babasıyla birlikte beraber oruç açardık. O sofrada hissettiğim ruhani birliktelik duygusunu başka hiçbir iftar sofrasında hissetmedim. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala hatırlarım. Hamursuzlarını da beraber paylaşırdık. Gayrimüslim düğünlere de gittim, gayrimüslim cenazelere de. Kendi dini ritüelleri içinde sevinci de üzüntüyü de paylaştım. Şekil şemail farklı olsa da insanoğlunun ortak duyguları olan sevinci de hüznü de onlarla birlikte yaşadım.


Bu karma yapının bizi zenginleştirdiğine, hayatımızı renklendirdiğine inandım hep. İnsanı insan yapan değerlerin, duyguların aynı olduğunu düşünürsek hangi dine mensup olduğu, hangi ritüellerle ananelerini devam ettirdiğinin ne önemi var? Sevinç, heyecan, coşku, keder, hüzün, üzüntü gibi duyguları hepimiz paylaşmıyor muyuz? Savaşlar olur, olaylar olur, tarih değişir ama duygular hep kalır. İnsanoğlunun varlığından beri var olan bu duygu bütünlüğüdür, farklı kültürlere rağmen, bizi bir yapan. Bunu bir görsek, anlasak belki de dünya farklı bir yer olurdu… 

7 Aralık 2014 Pazar

DELİRMEYE AZ KALDI

“Savaş tanrısı Apollon … “ diye başlıyor şoförden bozma rehber. Ay, delireceğim! Hatay’ın meşhur Harbiye Şelaleler’indeyiz. Bir grup arkadaşla, uzun zamandır görmek istediğimiz Hatay’a üç günlüğüne geldik. Yola çıkmadan evvel, gezilecek görülecek yerleri yalayıp yuttuk hepimiz. Ben, mitolojiye meraklı olduğum için Apollon ve Daphne efsanesini sular seller gibi biliyorum. Gene de gelmeden evvel okudum bir daha. “O savaş tanrısı değil, güneş ve müzik tanrısı bir kere “ diyorum adama, içimden tövbeler çekerek.

-       Abla, ne fark eder? O da tanrı bu da tanrı. Bir tanrı işte!
-       Abla?
Öldüreceğim adamı! İzin verin öldüreyim.
-       Ne demek ne fark eder? Çok fark eder. Bu konuda yazılmış bir sürü kitap, internette bir sürü bilgi var, oku öğren madem bu işi yapıyorsun.

Nereden buldu bu adamı Ayşe? Tamam, ucuz olsun diye hem şoförlüğümüzü yapacak hem de rehberlik yapacak birini aramış olabilir ama bu adam da insanı delirtir! Bunlar yabancı turist de gezdiriyordur; rezil oluyoruz el âleme. Hem onlar bizden iyi bilirler her bir şeyimizi. Bir yere gitmeden evvel ne varsa okurlar, notlar çıkarırlar, planlı programlı, bilerek gezerler. Bir yere gitmeden önce bilgi edinme işini onlardan görüp öğrenmiştim ben. Eskiden elimi kolumu sallayıp giderdim gideceğim yere. Yarım yamalak gezip görürdüm işte. Türk’ün aklı gibi islim arkadan gelirdi bazen. İlgimi çeken bir şeyi dönüşte araştırırdım. Araştırırken kaçırdığım şeyleri keşfettikçe hayıflanırdım. Bir gezimde önümdeki yabancı tur kafilesinde, baktım insanların elinde notlar. Notlardan okuyup okuyup rehbere sorular soruyorlar. Rehberi bayağı terletmişlerdi. Ben de o geziden beri sonradan değil, önden hazırlık yapmaya başlamıştım.

-       Abla, efsane değil mi? Uydurup uydurup söylüyorlar nasıl olsa. Maksat süs olsun, renk olsun.
Ay hala abla diyor ya! Zıplayacağım şimdi adama. Uyduruyorlarmış! Kim buna rehberlik yaptırıyor Allah aşkına? Bıraksın bu işi. Şoförlük yapsın sadece. Onu bile yapamıyor ya! Ne kadar çukur varsa girdik gelirken.
-       Kardeşim senin rehberlik belgen var mı? Göster bakayım onu bana.
-       Ne belgesi Abla? Burada kimsenin belgesi yoktur. Kulaktan kulağa anlatılır bilgiler. Hem senelerdir yapıyorum bu işi ben. Buranın her bir tarihi yerini, müzelerini bilirim. Buranın efsanesini de rahmetli babaannem anlatmıştı bana. Biz kökten buralıyız Abla.

Biraz daha konuşursa elimde kalacak. Arkadaşlarım “ boş ver, takılma. Biz doğrusunu biliyoruz nasıl olsa. Bizi getirsin, götürsün yeter “ diyerek, beni sakinleştirmeye çalışıyorlar. Vay! Memleketimin haline. Kimlerin eline kalmışız? Hoş adam da haklı. Bu kadar turistik bir bölgede daha okullarda anlatılması lazım bilgilerin doğrusu. Ama nerdee? Dün Hatay Arkeoloji Müzesi’ne götürdüğünde adam mozaiğin üzerine bastıydı. Yanlışlıkla herhalde diye geçiştirmiştim ama şimdi anlıyorum ki yanlışlık falan yok. Adam bilmiyor o mozaiklerin değerini. Ona göre sadece ekmek kapısı bu değerler. Öyle bile olsa, koru değil mi? Koru ki ekmek paran gitmesin elinden. Yok, kardeşim, yok!

-       Tamam, tamam. Sen devam et kardeşim.

Susuşumu yenilgiyi kabul edişim olarak kabul etmiş olmalı ki, Savaş Tanrısı Apollon diye yeniden anlatmaya başladı. Apollon, köylü kızı Defne’ye aşık olmuş. Defne Apollon’a yüz vermemiş. Apollon Defne’nin peşini bırakmamış. Defne’de Apollon’dan kurtulmak için Tanrı’ya dua etmiş “ beni kurtar “ diye. Tanrı’da onu ağaca çevirmiş. Defne ağacının adı buradan geliyormuş diyerek efsaneyi bitirip defnenin faydalarına geçiyor rehber bozuntusu. Defne yağı ve sabununu şuradan alabilirmişiz falan. Sanki Türk filmi anlatıyor mübarek!

-       Hani Eros? Hani Peneus?
-       Onlar ne Abla?

Yok valla, elimde kalacak bu adam! Onlar ne diyor, onlar kim bile değil! Hayatında duymamış. Dev bir yılanı öldürmüş olan Apollon, Eros’la karşılaştığında onun okçuluğu ile dalga geçer. Apollon’a kızan Eros, intikam almak için iki ok hazırlar.(Küçük bir tanrı olan Eros, yakışıklı Apollon’u kıskandığından da yapmış olabilir. Bu benim yorumum tabii) Birinin ucunu altınla, diğerini ise kurşunla kaplar. Altın olanı insanı aşık edecektir, kurşun olanı ise insanı aşktan soğutacaktır. Altınlı oku Apollon’a saplar, kurşunlu olanı ise Daphne’ye. Daphne bundan sonra ne Apollon’a ne de başka kimseye yüz verecektir. Hayatı boyunca bakire kalmak isteyen Daphne, Apollon’un peşini bırakmaması üzerine babası nehir tanrısı Peneus’tan yardım ister. Her baba gibi kızından torunlar bekleyen baba, kızının ısrarı sonucunda kabul eder ve onu ağaca çevirir. Üzüntüsünden deliye dönen Apollon, onun yaprakları yeşil olduğu sürece kendisinin kalması için yapraklarına sonsuzluk aşılayarak solmayan bir yeşile dönüştürür. Yunan mitolojisinde şehvetle iffetin karşı karşıya getirildiği, iffetin şehvete karşı üstün tutulduğunu anlatan bu efsane, bu haddini bilmez şoförün elinde komik bir melodrama dönüştü. Delirmeyeyim de ne yapayım!

-       Hay, patla e mi? Eros’un kurşun kaplı oku seni bulsun inşallah!