28 Mayıs 2014 Çarşamba

MEZAR KAYIKLAR

Yorgunum… Öylesine yorgunum ki, bu güzel manzaranın tadını bile çıkaramıyorum. Ne o rengârenk renkleriyle yan yana dizilmiş kayıkların yarattığı ahengi, ne de batan güneşin yeryüzünü boyayan hüzünlü kızıllığını görecek halim var. Her zaman ruhuma tatlı bir yaşam şarkısı söyleyen bu manzara, bu sefer güzel sözler fısıldamıyor kulağıma.

Doğup büyüdüğüm topraklar üzerinde bitmek tükenmek bilmeyen bu matem yordu beni. Geçen yıllar içinde, gencecik yaşlarında, şehit olarak, depremzede olarak, çapulcu olarak, madenci olarak yitip giden canların tüm ağırlığı üzerimde. Sürekli üzülmekten, ağlamaktan ama bir şey yapamamanın yarattığı çaresizlikten yorgunum. Suçlu hissetmekten yorgunum…

Üşüyorum… Coşkulu bahar güneşi bile ısıtamıyor ruhumu. Oysa akşam, ne güzel sermiş kızıl battaniyesini kararan denize. Aynı battaniyeye sarınıp ısınabilmek için ruhlarda dinginlik ezgisi olmalı. Laciverte dönmüş, gökyüzünün süsleri gibi duran bembeyaz bulutlar yüreğimin katmanları arasından geçerken kararıyor. Onlar beni beyaza boyaması gerekirken, ben onları siyaha boyuyorum. Sahile ahenkli bir melodiyle çarpan küçük dalgalar, azgın dev dalgalar halinde patlayarak vuruyor yüreğimin sahiline. Bazen öyle yükseliyorlar ki, beni de içlerine alıp yutacaklarını hissediyorum.

“Sakin ol, sakin ol, yitirme kendini” diyorum kendime manzarayı seyrederken. “Güzelliğe odaklan, kayıkların yan yana dizilişlerindeki ahenge odaklan, denizden ekmek parasını çıkarmış balıkçıların keyifle eve dönüşlerine, keyiflerindeki yorgunluğa odaklan.” Olmuyor işte… Birbirine benzer kayıkların yan yana dizilişleri, Soma maden faciasında, eve bir lokma ekmek götürebilmek adına hayatını kaybetmiş yüzlerce maden işçisinin yan yana kazılmış mezarlarını hatırlatıyor bana. İsimleri farklı ama birbirine benzer hayatlar… Aynı kayıklar gibi. Şekli şemaili benzer, dışları farklı boyanmış ama içleri illa mavi boyalı kayıklar. Belki mavi, balıkçılar için bereket demek, belki umut, belki de denize bir dost eli uzatmanın bir nişanesi… Bilmiyorum. Kesinlikle bir anlamı var bu mavinin. Hepsini ortak bir düşünce ya da değerde buluşturan bir şey olmalı. Madencilerin mezar kayıklarının içi ise kara…

En çok da kayıkların başlarına takılmış Türk bayrakları hüzünlendiriyor beni. Denizcilikte bir kural olan, hangi ülkeye aitsen onun bayrağını takma zorunluluğu kayıklar içinde geçerli mi bilmiyorum. Gemiler, yatlar, kotralar kendi ülkelerinin kocaman bayraklarını asarlar, bir de başka bir ülkenin karasularından geçiyorlarsa o ülkenin de bayrağını asmak zorunluluktur. Bunları bilmeme rağmen hafif bir rüzgâr estikçe nazlı nazlı sallanan bu küçük Türk bayraklarından hüzün akıyor bana. Tutkuyla bağlanılmış, gururla taşınmış Türk kimliğinin izlerini taşıyorlar sanki. Gittikçe yok edilmeye çalışılan bu gurur, geride kalmış bir anı gibi acıtarak çarpıyor ruhuma. Ana sıcaklığında sarması gerekirken bayraklar, sadece bir süs gibi duruyor kayıkların üstünde.

Biraz huzur bulmak umuduyla geldiğim bu sahilden daha da yorgun ayrılıyorum. İçimde patlayan dalgalar sakinlemiyor bir türlü. Büyük bir fırtına habercisi gibi gittikçe yükseliyor boyları. Kulakları sağır eden bir gürültüyle yutuluyorum. Yok oluyorum, yok oluyoruz ufukta kaybolan denizde…


Güneş batıyor. Uçsuz bucaksız bir karanlık selamlıyor geceyi…

18 Mayıs 2014 Pazar

SAKIN ELİMİ BIRAKMA

Gittikçe kararıyor her yer… Her yer alev içinde ama alevlerin ışığı yok. Kötü bir koku hakim her yere. Pislik kokusu… Boğuluyorum. Aldığım her nefeste biraz daha ölüyorum. Madencilerin kasklarındaki fenerlerin ışığı da sönüyor birer birer. Umutsuzum… Bu karanlıktan çıkabilecek miyim? Çıkabilecek miyiz? Öyle bir karanlık sarıyor ki etrafı kömür karasından bile kara.  Ağır… Bir kaçımız birbirine sarılmış, ruhlarımızın aydınlığı ile delip geçmeye çalışıyoruz. O kadar sert ki,  delip geçmek bir yana, bir çentik bile atamıyoruz karanlığa. Öyle çamur bir siyah…

Her türlü çaba hiçbir iz bırakmadan kayboluyor bataklığın içinde. Zemin kaygan… Ayakta kalabilmek için sımsıkı tutunmak gerek birbirine. Gittikçe artan karanlığın, gittikçe yoğunlaşan çamurun içinde el ele, sırt sırta, kendi vicdanlarımızın aydınlığına sığınarak sımsıkı basmak gerek yere gömülüp gitmemek için. Çamurun yoğunluğunu arttırmak için her gün vicdansızlık, kibir, kin ve öfke ile sulanan bu vatan toprağında yeniden çiçekler açması için önce bu bataklıktan çıkmak gerek. İnsanlık, sevgi, anlayış, vicdan güneşi ile kurumuyor bu çamur, öyle bir balçık ki! Yapış yapış…

Bir kurutabilsek bu bataklığı, güneş tüm gücüyle aydınlatacak bu toprağı. İnsanlık, sevgi, hoşgörü, adalet tohumları bahar çiçekleri açacak. Mis gibi bir koku saracak etrafı. Lezzetli meyvelerini yiyeceğiz ağaçların. Umut akacak nehirlerden, gelecek çağlayacak denizlere. Çocuklarımızın gözlerine utanarak değil, gururla bakacağız.

Nefesim tükeniyor... Yüreğimin ışığı zayıflıyor an be an. Gelecek bahçesinin güzelliğine bırakıyorum kendimi. Onun aydınlığı ve iştah açıcı kokusuyla canlanıyorum biraz. İnanmak istiyorum. Tutunuyorum hayata.

Işık orada, tünelin ucunda… Sadece oraya kadar yürümek için yeterli güç lazım. Bir an bile ellerimizi bırakmadan, son bir gayretle ışığa doğru yürüyoruz. Kayarak düşerek… Birimiz düşerse diğeri kaldırıyor. Kimse bırakmıyor diğerini. Biliyoruz ki birimiz kalırsa geride umutlarımız sönecek, hepimiz boğulacağız bu katran karası tünelin içinde.

Yürüyoruz çocuklarımızın gelecek bakan aydınlık yüzlerine doğru…
Yürüyoruz eşlerimizin sıcacık yuva kokan nefeslerine doğru…
Yürüyoruz yüreklerimizin aydınlığına doğru…
Yürüyoruz hep beraber; ben,sen, o…
Sakın elimi bırakma, olur mu?


13 Mayıs 2014 Salı

KARA TOPRAKTA MI OYNAYACAKTIN ÇOCUK?

“Karanlığa uyanmak böyle bir şey olmalı. Ülkemin her köşesini saran karanlığın içinde aydınlığa uyanmak, her gün gittikçe yakınlaşan özgürlük kıskacının içinde insana hayatın özünü hatırlatan, küçük ama değerli hazineleri algılamak ne mümkün… İnsanın beynini ve kalbini örten bu simsiyah perdenin güneşin coşkusunu, kuşların sabah neşesini örtmesi ne büyük bir talihsizlik…”

Böyle düşünüyordu son zamanlarda sabahları. Gezi olayları ile ruhuna ekilmiş umut tohumları geçen zamanla çürümeye başlamış, özellikle 17 Aralık olaylarından sonra insanların içindeki vicdandan, iyilikten, adalet anlayışından iyice şüphe duymaya başlamıştı. Artık her gün yeni bir karanlığa uyanıyor, giyindiği bu karamsarlık elbisesi ile gün boyunca dolaşıyordu. Beynini çocuğunu bu ülke topraklarında nasıl bir gelecek beklediği endişesi kemiriyor, sık sık başkalarının konuştuğu yurt dışında yaşama fikrini evirip deviriyordu. Ömrünü bu topraklarda geçirmiş biri olarak nasıl yapabilirdi, hiç bilmiyordu. Hangi ülkenin toprağı burası gibi kokardı ki? Ülkesini çok severdi ve asla yurt dışında yaşamak gibi bir fikri olmamıştı ama ülkeye hakim yeni düzen içinde çocuğunun nefes alamayacağını biliyor, o asi yapısıyla başının dertten bir an bile kurtulmayacağını düşünüyordu. Bu sıkışmışlık hissi içinde gittikçe boğuluyordu.

Uzun zamandır televizyondaki haberleri seyretmekten vazgeçmiş, bu aletle olan bağını koparmıştı. Her duyduğu haber, her seyrettiği tartışma programı yüreğini daha da sıkıştırıyordu. Ülkenin kara günlerden geçtiği bir zamanda her şey normalmişcesine arkadaşları ile gezip tozmak da onda suçluluk duygusu yaratıyor, taşımakta zorlandığı bu ortamdan evine, içine kapanarak kurtulmaya çalışıyordu. Günlük haberleri, köşe yazılarını internetten okuyarak gündemle bağını koparmıyor ancak çok fazla derine inmekten kaçınıyordu. Ağırdı yüreği, taşıyamıyordu artık…

Sabah kahvesini eline alıp aynı bıkkınlık ve bezginlikle Facebook’u açtı. Arkadaşlarının gönderdiği abuk subuk videolara, resimlere bakıp oyalanacaktı işte biraz. Kitap bile okuyamaz olmuştu son zamanlarda. İçinde hissettiği karanlığın içinde her şey anlamını yitirmiş, kitaplarda yazılan aşklar bile boş gelmeye başlamıştı. Güneşin parlamadığı bir dünyada aşkın ateşini bile hissedemiyordu insan...

Bilgisayar ekranında gördüğü haberle dondu kaldı. Berkin ölmüştü. Kendi çocuğu ile aynı yaşta olan çocuk ölmüştü. Aylardır komada bir umut ışığı gibi yatan çocuk ölmüştü... İnanamadı… “ Allah kahretsin!” Elindeki bardak karşı duvarda patlamıştı… Yerlere saçılmış kırıklar parçalanmış yüreğinin kırıklarıydı sanki. Kırıkları toplamadı…

Bu ölüm haberi içinde sönmeye yüz tutmuş öfke korunu alevlendirdi. Hemen televizyonu açmak istedi. Deli gibiydi. Bir yandan küfredip duruyor, bir yandan kumandayı arıyordu. Hangi deliğe girmişti bu Allahın belası kumanda?! Yetişme tarzından dolayı küfrü bir kadının ağzına yakıştırmamasına rağmen Gezi olaylarından beri sürekli küfrediyordu. İçinde yıllardır biriken öfkeyi kusarcasına dolu dolu… Nihayet bulduğunda epeydir açılmayan televizyon açıldı. Her kanalda aynı haberi birçok kez dinledi. Beyni bir türlü kabul etmek istemiyor, bir kanalda spiker “ Berkin öldü “ dedikten sonra başka bir kanala geçiyordu. Sonunda kaçınılmaz gerçeği kabul ettiğinde koltukta çöktü kaldı. Televizyonu kapadı.

Karamış ekrana boş boş bakarken yanaklarından akan gözyaşlarının sıcaklığını hissetti. Tarifi mümkün olmayan bir keder kaplamıştı yüreğini. Aylardır komada yatan bu kara gözlü çocuğa ne kadar umutla bağlandığını fark etmemişti. Aslında komadan çıkmayacağını biliyor, her gün ölüm haberi geleceği kaygısıyla yaşıyordu. Beklenen bir haberdi ama nedense gerçekle yüz yüze gelince aylardır ket vurduğu duygularının buzu çözülmüştü. Ağladı. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Ağladığı Berkin mi, çocuğu mu, hayalleri miydi?

“Ölen bir çocuk… On üç yaşında bir çocuk… Adı üstünde çocuk! Ekmek almaya giderken başından gaz fişeği ile vurulmuş bir çocuk… Gerçekten olaylarla ilgisiz ekmek almaya giderken ya da o küçücük yaşına rağmen olayların içindeyken vurulmuş bir çocuk. Öyle ya da böyle olması ne fark eder? Hatta o küçücük yaşına rağmen olayların içindeyse daha da vahim… Sokaklarda, gelecek endişesi taşımadan, top oynaması gereken bir çocuk olaylarda yer alıyorsa bu kimin suçu?! Neden güzel ülkemde asırladır yaşanan huzursuzluk bir türlü son bulmuyor? Neden illa bir sağ-sol, Alevi – Sünni çatışması olmak zorunda? Neden insanlık şemsiyesi altında birleşemiyor insanlar? Nedir bu öfke? Bu hırs, bu kin…”

Aleviymiş Berkin. Ne fark ederdi? O da bir insan, o da bir candı…  Çocuğuyla beraber oyun oynaması gerekirken, onun artık kara toprakta oynayacak olması, kendi çocuğunun hayatın güneşinden, yağmurundan payını alırken, onun bu kadar erken toprağın soğuğu ile tanışması bir insan, bir anne olarak onu nefessiz bırakacak kadar derinden etkilemişti. Kesif bir suçluluk kokusu yayıldı ruhundan.
Evet suçluydu… Kendi çocuğuna sahip çıkarken, başka çocuklara da sahip çıkmak için elinden geleni yapmamıştı. Gezi olayları sırasında çocuğuna bir şey olur korkusuyla onu oraya götürmemiş, kendi de çocuğunu yalnız bırakmamak için kendisi de yürümemişti onlarla. Gaz yememiş, TOMA’lardan ıslanmamıştı. Ayaklarında derman kalmayıncaya kadar yürümemiş, isyan, korku ve gurur karışık kaçmamıştı polislerden. Üşümemişti soğuklarda. An be an evinin konforunda olayları takip etmiş, konu hakkında yazmış çizmiş ama canları pahasına kendilerini ortaya atabilen insanların yanında olmamıştı.

Yetmemişti… O güne kadar bu uğurda canlarını veren altı gence bir de çocuk eklenmişti. Daha kaç genç ölmeliydi vicdanların sızlaması için? Daha kaç can nefesini vermeliydi insan olduğumuzu hatırlamak için? Daha kaç çocukla vedalaşılmalıydı ruhlara sevgi tohumunun ekilmesi için?

Ertesi gün bir can daha göçecekti bu dünyadan… Burak… O da sünniydi ama fark eder miydi? O da candı, o da gençti, onun da hayalleri vardı…

Tıkandı…

4 Mayıs 2014 Pazar

KİRAZ ÇİÇEĞİ

Bahar geldi, ağaçlar çiçek açmaya başladı. Binlerce baş döndürücü koku yayılıyor çiçeklerden. Güneş, bahçede oyun oynamasına izin verilmiş çocuklar gibi şen şakrak parlıyor yeryüzünün üstünde. Deniz griliğini derin bir maviye bırakmış, güneşle oynaşıyor dalgalarının üstünde.

Bu oyun bahçesinde ben de yer alıyorum, karşımda duran muhteşem kiraz ağacının yeni açmış bembeyaz çiçeklerinin nezdinde. Sessiz sakin, sadece seyirci olduğum bu oyuna kiraz ağacı davet ediyor beni dallarıyla. Hayata yeniden açmış bembeyaz çiçekler sunuyor bana. Yakın zamanda olgunlaşıp dönüşeceği kiraz olmadan önce, hayata yeniden, baştan, sıfırdan başlamak üzere bembeyaz… Zarafetinin içinde tüm gücüyle, lekesiz, darbesiz, yarasız…

Aynı o kiraz çiçeğinin yaprakları gibi bembeyaz hissediyorum ben de. Kıvrımlarının arasında hafif pembeye dönmüş renk gibi, yavaş yavaş ben de kendi yaşam yolumun kıvrımları arasına renkler serpiştiriyorum. Geçmişin karasını silip, yüreğimi aklaştırdığımdan beri denizin mavisini, güneşin dansını, hayatın coşkusunu derin derin çekiyorum içime. Bazen ara ara yağan bahar yağmuru düşüyor coşkuma. Defterlerimizde silinse de kalan izler gibi, silik bir iz yokluyor yüreğimi ara sıra. Kaçmış baharların gölgesi vuruyor kiraz çiçeğinin beyazına. Güneş hemen yetişiyor imdadıma. Yağmurun ardından açan güneşle birlikte mis gibi yaşam kokusu tekrar döndürüyor başımı. İzin vermiyorum gölgelenmesine, ne çiçeğin ne de ruhumun. Güneşin “ gel benimle oyna” çağrısına kulak veriyorum. Veriyorum elimi eline, kucaklıyoruz yaşamı beraberce.

Yunan mitolojisine göre kiraz çiçeği doğum ve yenilenmenin sembolüdür. Kışın sert rüzgarlarına karşı koymuş ağaçlar her bahar yeniden çiçek veriyorlar. Her türlü zorluğa karşı dimdik ayakta kalmanın keyfiyle, neşeyle tüm güzelliklerini sunuyorlar doğaya. Her kış ölüp her bahar yeniden doğuyorlar; asla vazgeçmeden, pes etmeden… Kaç kış geçti bahara ulaşamadan? Dallarımı kaç donla kırdım çiçek açamadan? Kırık dallarımı kaç ocağa od diye verdim? Kaç yürek ısındı soğuğumdan?

Bahara ulaşma ümidimi yitirmişken köklerim direndi soğuk kara. Karı, yağmuru, rüzgarı nimet saymayı öğrenip onları sevip kucakladıktan sonra onlar da vazgeçti bana hoyrat davranmaktan. En nihayet birçok es geçtiğim bahardan sonra açtı bembeyaz çiçeklerim. Öğrendim ki kar da bizim için, fırtına da… Karın suyundan, fırtınanın rüzgarından beslenmeyi bileceksin ayakta kalmak için. Bileceksin ki güneşi görüp çiçek açabilesin yaşam bahçesinde. Her bir çiçeğin benzer ama ufak ayrıntılarla birbirinden farklı olduğunu fark edeceksin. O bahçede kendine has özelliklerinle yek olmanın bilinciyle salacaksın dallarını rüzgara. Ve etrafın mis gibi SEN kokacak…


25 Nisan 2014 Cuma

ÇOCUK RUHLARIMIZA SELAM OLSUN

Bu gün 23 Nisan, bu gün günlerden çocuk…

Yüce Atatürk’ün, geleceğin mimarları olarak gördüğü çocuklara hediye ettiği Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Çocuklar tatil diye sevinç içinde, okullardaki törenlerde görevleri olanlar ise heyecanlı bu sabah. Gene şiirler okunup, şarkılar söylenecek. Gene çocuklarımız için her şey feda minvalinde konuşmalar yapacak devlet. Herkes bu mutluluk oyununda üzerine düşen rolü oynayacak, repliklerinde satır atlamadan. Başarıyla atlatılacak bu gün. Yarın bıraktığımız yerden devam etmek üzere…

İşin aslı, çocuk hakları açısından baktığımızda birçok ülkeden geride bir ülkede yaşıyoruz maalesef. Hala okula gitmeyen birçok çocuğumuz olduğu gibi, sayısını bile tam tespit edemediğimiz çocuk işçilerimiz var. Failleri serbest bırakılan tecavüze uğrayan, kız çocuk diye okula gönderilmeyen kız çocuklarımız var. Değil Anadolu’nun, İstanbul’un bile varoşlarında ayağında giyecek ayakkabısı olmadan okula giden öğrencilerimiz var. Çarpık bir eğitim sistemi nedeniyle tam da çocukluklarını yaşamaları gereken dönemde, törpülenmemiş yaratıcılıklarının eyleme dönüşeceği dönemde iyi bir okula girebilmek için deli gibi çalışan, o dershaneden bu özel derse taşınan on iki-on dört yaş arası çocuklarımız var. Özetle Türkiye nüfusunun çok küçük bir yüzdesini oluşturan şanslı çocuklarımız haricinde çoğu çocuğumuz için pek de bayram değil aslında.

Çocukluk, henüz hayatın virajlı yollarında darbe almadan, saflığın, yaratıcılığın, hayata inancın, yaşam sevincinin dorukta olması gereken yıllar oysa ki!  Çocukluk yıllarında kurulan hayallerin gerçekleştirilmeye çalışılmasıyla geçmeli yetişkinliğe. O hayallerde ekilir geleceğe dair en güzel tohumlar. O tohumları yeşertip büyütmeye çalışmalı çocuklar. Ancak öyle bir olanak tanımıyoruz çocuklarımıza. Daha filizlenemeden çürüyor tohumlar…

Bana göre çocuk bir mucize… Ana rahminden oluşumuyla, doğumuyla, tamamen sıfır kayıtla başladığı hayatta kısa sürede öğrenme yetisiyle, henüz kalıplaştırılmamış beyinleri ile inanılmaz yaratıcılığıyla, örselenmemiş ruhlarının saflığı ile Tanrının sunduğu bir mucize… Dışarıdan görünen, yetişkinlerin çocuklara hayatı öğrettiğidir ama bana göre yetişkinler daha çok öğrenir çocuklardan. Çocuklarını dinleyen, onları anlamaya çalışan, onlara eşlik eden ebeveynler daha çok yararlanabiliyorlar bu ayrıcalıktan. “O daha çocuk, o ne bilsin ki? “ düşüncesi ile yaklaşan ebeveynler kaçırıyorlar maalesef, bu okullarda bile bulunmayan doğal öğrenim şansını.

Halbuki çocuğun geniş hayal paletinden, henüz keşfedilmemiş renklerinden biz yetişkinler de ruhumuzu boyasak, ruhumuzun kararmış kıvrımları arasında saklanmış çocuk ruhumuza oyun oynamaya izin versek daha keyifle yaşanabilir olmaz mı hayat?
Çocuğun varlığı biz yetişkinlere bayram aslında. Kalıplaşmış dünyamıza nefesiyle can katan, önyargılarımızla kirlettiğimiz pencerelerimizi saflığı ile temizleyen, hayalleri ile bize de yol gösteren, neşesiyle kararmış ruhlarımızı aydınlatan mucizevi bir varlık çocuk.

Bu gün 23 Nisan. Sadece yaşı küçük değil çocukların değil, yaşı büyük bizlerin de bayramı kutlu olsun…

Çocuk ruhlarımıza selam olsun...

http://www.bilgelog.com/bu-gun-gunlerden-cocuk/

14 Nisan 2014 Pazartesi

BİZİM EVİN HALLERİ - 7

Müjde! Artık yatağımı paylaştığım bir erkeğim var. Bir evvel ki yazımda anlattığım gibi, Çakıl Oğlan’la yastık paylaşmanın ötesine geçti beraberliğimiz. Dün gece bir baktım, vücudunu olabilecek en uzun hale getirip boylu boyunca bana yapıştırmış uyuyor hınzır. Bu uyuma şeklini alışkanlık haline getirirse yandım ki sormayın. Yazın sıcağında bana yapışık bir kediyle uyumayı düşünemiyorum bile!

Evdeki üç kedinin de kendi karakterleri var. Her insan gibi, kedilerinde huyları şahıslarına özel.  Çakıl Oğlan’a en ufak dokunmanızdan sonra dokunduğunuz yeri dakikalarca yalıyor. Eliniz hala onun yalama alanı içindeyse elinizi de yalıyor. Temizliyor yani… Limon Efendi’de titiz ama o sevdiğinizde yalanmıyor da, tuvalet kabını zamanında temizlemezseniz, kendince temiz bulduğu, genellikle banyo küvetinin içine yapıyor tuvaletini. O da başka cins yani… Cookie Hanım dişi ama onun şişkoluktan fazla temizlikle arası iyi olamıyor evladım. Ancak ulaşabildiği yerleri temizleyebiliyor. Geri kalan yerlerini mecburen anası olarak ben temizliyorum. Kediler suyu hiç sevmediği için tırmık içinde kalıyor kollarım ama olsun temizlik imandan gelir.

Dedim ya, hepsinin huyu ayrı. Çakıl Oğlan karton veya naylon poşet canavarı mesela. Ortalıkta asla poşet veya koli, kitap gibi kartondan yapılmış herhangi bir şey bırakmaya gelmiyor. Diyelim ki es kaza unuttunuz. Sabah her tarafı parça pinçik karton parçaları ile bulmaya hazır olun. Çakıl Oğlan eve ilk geldiğinde, bu huyundan haberim yok, bir sabah bir uyandım; yatak odası bembeyaz. Gözümde pek iyi görmez, yarı uyanık ne olduğunu anlayamadım. Kalkıp bakınca bir baktım ki, tuvalet kağıdı rulosunun ucunu yakalamış, parçalayarak bütün odaya dağıtmış. Onun bu parçalama huyuyla böylece tanışmış oldum. Son anda kurtardığım bir sürü kenarı koparılmış kitapla dolu evim. Artık okuduğum kitabı ortada bırakmayıp kütüphaneye kaldırmayı alışkanlık haline getirdim mecburen. Diğer ikisinin önüne koysan kartonu asla dönüp bakmazlar ama Çakıl Oğlan’nın huyu böyle. Ne yapalım, öyle kabul ettik onu da. Sevmek olduğu gibi kabul etmek değil mi?

Evde kedi tırmalama tahtası olmasına rağmen, ona asla yanaşmayıp, tırnaklarını törpüleme işlemini koltuklar üzerinde halleden ise Limon Efendi. Dört adet deri kaplı mutfak sandalyesini atıp tahta sandalyeler almama sebep olan Limon Efendi, şu anda bu keyfini salonda ki tek kişilik koltuk üzerinde sürüyor. Her gün evde “ hayır Limon” bağırışları olmasına rağmen, daha da ilginci “hayır”ın ne anlama geldiğini bilmesine rağmen, senede bir koltuk kumaşı değiştirmek zorunda kalıyorum sayesinde. Diğer ikisi ise paşa paşa kedi tırmalama tahtasında hallediyorlar manikür işlerini.

Cookie Hatun’un cinsliği ise diğer ikisi fazla kendilerini sevdirmeyi sevmezken, o her daim “sev beni” halinde geziyor. Sürekli yapışık geziyoruz. Oturuyorsak kucağımızda, yatarsak göğsümüzde, yazarken bedeni yapışık yanımda! Ha öyle sessiz sessiz otursa neyse ama öyle değil maalesef. Habire bir miyavlama ve itekleme hali mevcut. Derdini anlatıncaya kadar o miyavlama ve itekleme durumu bitmiyor.” İki seveyim kurtulayım” demek de mümkün değil çünkü bir kere sizi sevmeye ikna ettiğine kani olursa, her duruşunuzda gene başlıyor miyavlama ve itekleme. Bir de su konusunda huysuz Cookie Hatun. Ona her daim taze su vereceksiniz. Su taze değilse su kabının başında, suya bakıp bakıp miyavlıyor. Ne zaman ki o sabah tazelediğiniz suyu boşaltıp yenisini koyuyorsunuz o zaman susuyor.

Üçünün ortak olan konusu ise kuru mamanın taze olması gerekliliği. Mama kabının içinde kalmış mama varsa asla yemiyorlar. Açıkta kaldığı için kokusu gitmiş oluyor sanırım. Onun için mamalarını yedikten sonra kalan mamayı tekrar mama kovasına geri koyup, bir daha ki mama saatinde taze taze koymakta fayda var.

Anlayacağınız, evcil hayvanınızı ailenizin bir parçası gibi görüp o derece sevmezseniz, kolay iş değil. Eve kedi, köpek vs., herhangi bir hayvan almaya niyetlenenlerin çok iyi düşünüp karar vermeleri gereken bir durum. Hayvanlarda, insanlar gibi, hastalanabiliyorlar, özel bakım isteyebiliyorlar. Bunların hepsi zaman, emek ve maliyet işi. İşin bu yanını da düşünmeden alınan kararlar, evcil hayvanın en ufak zorlu bir gününde, pişmanlığa dönüşüp hayvanı terk etmeye, geri vermeye çalışmaya yol açıyor. Oysa evladınızı ne olursa olsun başka bir yere göndermek, hele hele de sokağa bırakmak istemezsiniz değil mi? Onun için baştan iyi düşünmek, bir kere de adım atıldıysa geri dönmemek gerekir.


Sevgi olduğu gibi kabul demiştik. İyisiyle, kötüsüyle oldukları gibi kabul ettiğimiz üç kedimizle gayet sıcak, keyifli, eğlenceli bir hayatımız var kızımla. Parçalanmış kartonları gördükçe kızmak yerine güldüğümüz, Limon tırmalamasın diye “nasıl bir kumaş almalıyım?” diye düşündüğüm, üşenmeden dombili Cookie Hatun’u tırmalanarak da olsa yıkadığımız bir yaşam. Asla onlarsız olmayı düşünemeyeceğim kadar sevgi dolu bir yaşam…

5 Nisan 2014 Cumartesi

PEMBE GÖZLÜK

Bu gün aylardır taktığım kara gözlüklerimi çıkarıp pembe gözlüklerimi takmaya karar verdim. Kara kara baktıkça, kara kara düşündükçe benim de içim karardı valla. Elim kolum kalkmaz, yüzüm gülmez haldeydim aylardır. Hani madalyonun iki yüzü vardır derler ya, ben artık kara değil pembe tarafından almaya niyetlendim işleri. Bu kararımdan beri de “Ankara’nın Bağları” şarkısı eşliğinde oynuyorum sabahtan beri. (İşin bu tarafı şaka ama kızlar bu şarkıyı açınca ilk defa gıcık olmadan dinlediğim gibi, eşliğinde omuzlarımı da oynattığımı fark ettim.)

Bu gün keyifli olmamın sebeplerinden biri evde kızım ve arkadaşının olması. İki genç kız bir arada olunca evde çalan müzik farklı olduğu gibi, evin havası da değişik oluyor. Kahkaha sesleri, şakalaşmalar derken ev şenlikli oluyor. Her ne kadar ben onları yalnız bırakmak için salonu terk edip mutfağa tıkıldıysam da seslerini, konuşmalarını duyuyorum. Bütün umursamaz havalarının arasında memleket meselelerini kendi bakış açılarına göre konuşmuyorlar mı bayılıyorum. Mesela başörtüsü meselesini konuşuyorlardı bu gün. Arkadaşı kızıma “ madem mesele saçın gözükmemesi, kazıtsınlar saçlarını ama takmasınlar, sıcak yaa “ dedi. Kızım da “ olmaz, o saçlarla evde kocalarına cazip görünmeleri lazım “ diye cevap verdi. Ben araya girip “ başörtüsünün sebebi, dışarıda başka erkeklerin dikkatini çekmemek, sadece kendi mahreminin yani kocasının dikkatini çekmek, ona cazip görünmek “ dedim. Kızım “ bu devirde o kapkara çarşaflarla hiç dikkat çekmiyorlar ya, asıl böyle daha çok dikkat çekiyorlar “ dedi. 13 yaşındaki kızlara daha fazlasını anlatamadım ama aklıma senelerdir bende çalışan başörtülü yardımcım Gülden geldi. Gülden’in babası da hoca dolayısı ile dini bütün bir aile. Onunla din ve Kuran üstüne yaptığımız sohbetlerde hep der ki “ sen kapanamazsın mesela çünkü senin çevrende kapanmak dikkati çeker. Esas dikkati çekmemek , göze çarpmamaktır. Dikkat çekecek kadar aşırı açık giyinmedikçe başı açık ya da kapalı olmuş dine aykırılık teşkil etmez.” Üniversite sınavına bu sene giren çok tatlı bir kızı var. Onun da başı kapalı. “Ben zorlamadım abla, kendi öyle tercih etti. Bizde karışmak yoktur. “ dedi. İlkokul mezunu bu kadının kızı üniversiteyi kazansın diye nasıl çabaladığını da görüyorum. “İstanbul dışını yazacak mısınız tercihlerde? “ diye soruyorum. “ Gönlüm istemiyor ama yazacak tabii. Okusun da abla, nereye olsa gönderirim “ diyor. “Geçen seçimlerde ben AKP’ye vermiştim ama çalmak, çırpmak, kul hakkı yemek dinimizde yoktur. Bu seçimde CHP’ye verdim” diyor. Böyle dini bütün olsun, canımı yesin. Saygım sonsuz. Kızı da üniversite sınavına girerken onu arayıp “ yapacaksın biliyorum, sana güvenim tam “ demiştim. Sınav sonuçları belli olup geçtiğini öğrenince hemen beni aradılar mutlulukla. “ Hadi Gizem’cim ikincisini de başaracaksın, eminim ben “ dediğim için evde herkese “ Yasemin Abla’mın yüzünü kara çıkaramam, çok çalışmam lazım deyip çalışmalara hemen başlamış. Kendi kızım kazanmış kadar mutlu olacağım eğer bir yeri kazanıp üniversiteye girebilirse. Gülden ‘de benim kızımı çok sever. Aile olduk seneler içinde.

Bu gün keyfime keyif katan başka bir olay ise Facebook vasıtasıyla tanıştığım, kendisini şahsen tanımadığım 25 yaşında zehir gibi bir genç kız. Facebook üzerinden yazarlarla genç okurları buluşturmayı hedeflemiş bu genç kız sayesinde birçok genç insanla tanışma, sohbet etme fırsatım oldu, oluyor. Ali İsmail Korkmaz’ın adının verildiği İzmir’de yeni açılmış bir  kütüphaneye kitap toplamak için çırpınıyor. Benden de rica etti, kütüphaneye kitabımı göndermemi. Neden olmasın? Zevkle, keyifle. Benim için onurdur. Bu kadar kitapla iç içe olan bu kız bu gün yazışırken “annem bana üniversiteyi okuttu, daha ne yapsın? “ dedi. O an düşündüm. Bizlerin üniversite okuyabilecek miyiz endişelerimizden ziyade “nerede okusak acaba? “ dertlerimiz vardı o yaşlarda. “Yurtdışında mı, yurtiçinde mi okusak?” seçimi arasında gidip gelme lüksüyle yaşıyorduk bir kesim. Halbuki o, ailesinin ona okuma izni vermesiyle mutlu olmuş bir genç kız. Birbirinden ne kadar farklı iki dünya! Dün benden yazacağı bir yazı için destek istedi. Ben de yardımcı olmaya çalışıyorum. “ Annemmm “ diye geliyor artık mesajlar. Ben mutlu olmayayım da kim olsun? Bayılıyorum gençlere. Onlarla iç içe olmak, onlara dokunabilmek beni hem mutlu kılıyor ve hem biraz daha genç!

Bu keyif gazıyla Oy Ve Ötesi’ne başvurup Cumhurbaşkanlığı seçimleri için sandık gözetmeni de oldum. Takılıp durduğum kitabımda ilerlemek ve kendimi geliştirmek adına bana faydalı olacağına inandığım bir yazı atölyesi de buldum. Ona da katılacağım. Kafamın yattığı bir STK bulup ona da katılmayı planlıyorum. Madem çalışmıyorum, vaktimi boşa harcamamalıyım. Kalan enerjimin son damlasına kadar kendim için, kızım için, Türkiye için elimden geleni yapma arzusuyla dolu içim. Ne yapabilirsem, elim, aklım neye yeterse…

Bir arkadaşımın da geçenlerde de yazdığı gibi, herkes kendi küçük alanında nereye kadar uzanıp elinden gelenin en iyisini yaparsa, Gezi’yle başlayan, son seçimlerle ivme kazanan değişim rüzgarına katkıda bulunabiliriz. Yol uzun ancak pes etmeden, yorulmadan, içimizdeki iyiye ve doğruya inanarak alacağımız yol, bizi eninde sonunda sonuca vardıracaktır. Biz 50 yaş üstündekiler yolun sonunu göremesek bile, bayrağı devredeceğimiz gençlere yol açık olacaktır.


Seviyorum pembe gözlüklerimi…

2 Nisan 2014 Çarşamba

SEÇİM ÜZERİNE İKİ KELAM

Dün benim için garip duygularda yüklü bir gündü. Doğumdan ölüme uzanan eksen üzerinde seçim tartışmaları adı altında insanlığa bir bakış attığım bir gün oldu.

Tam seçim hayhuyunun olduğu gün kaybettiğimiz, uzun yıllardır görüşmesem de derinde sevdiğim bir arkadaşımın cenazesiyle başladı gün. Kendi yaş grubumuzdan birinin vefatını ilk kez yaşamak hayatı yeniden sorgulama ihtiyacı getiriyor insana. Belki de bu psikolojiyle, cenazeden sonra bir kafede sohbete devam ettiğimiz sınıf arkadaşlarımızla, seçimleri konuşurken, kendimiz için geç olsa bile çocuklarımız için devam etmemiz konusunda hem fikirdik hepimiz. Orada bulunan hiç birimiz seçim gönüllüsü olarak bu seçimde yer almamış ancak bunun suçluluğunu hissetmiş ve bir daha ki seçimde kesinlikle bu görevi yapacağımızda da hemfikirdik. Bu güne kadar yapılmış her seçimde muhakkak oyunu kullanarak vatandaşlık görevini yerine getirmiş olmanın getirdiği rahatlıkta değildik hiç birimiz. Öğrendik ki sadece oy kullanmakla bitmiyor bu iş. Verdiğimiz oya sahip çıkmamızda gerekiyor. Ayrıca seçim sandıklarında görev almış arkadaşlarımın görev sonrası yazdıkları gözlemlerden de kendi cam fanuslarımızda uzak kaldığımız Türkiye gerçeğinden de manzaralar gördük. Bu da bize başka bir ders…

Şu anda Ankara Belediye Başkanlığı için mücadele veren Mansur Yavaş’ın mücadelesini ve mücadeleye destek verenleri takdirle izliyorum. Eğer seçimi kazanırsa AKP’ye darbe olacağından falan değil. Bir eksik bir fazla da olsa, bir kısmı hileyle de olsa çoğunluk AKP yönetimini tercih ettiğini göstermiştir. Oyları azalmış, çoğalmış orasıyla da ilgilenmiyorum. İlgilendiğim tek şey, Mansur Yavaş’ın efendice, hukuk yolundan giderek hakkını araması ve onun bu hak arayışında, farklı siyasi görüşlerde çoğunluğu genç olan insan topluluğu. Toplum son dönemde iyice yok olan adalet ve hukuğa karşı özlemini ifade edercesine bu mücadeleye sahip çıkmış ve milli iradesini ortaya koymaktadır. Benim ilgimi çeken işin bu tarafı. Bu nedenle bu mücadeleye destek veriyor ve Mansur Yavaş’ın, eğer gerçekten hak ediyorsa, adaletin yerini bulup, bu mücadeleyi diğerlerine örnek teşkil etmesi açısından, Belediye Başkanlığı seçiminden galip çıkmasını arzuluyorum. Mansur Yavaş bu mücadeleden galip çıkarsa CHP’de çok sevinip üstüne alınmamalıdır bence. Kazansa da kaybetse de,Sayın Yavaş ve ona destek olan insanlar, başta CHP olmak üzere toplumun tüm kesimlerine direnmenin nasıl olması gerektiğini göstermişlerdir. Hukuk yolundan sapmadan, şiddetsiz, adilce...

Akşamüstü ise başka bir arkadaşımın doğumgünüydü. Son günlerde yaşanan gergin ortam nedeniyle her ne kadar bir kutlama yapmak içinden gelmediyse de, “hayat devam ediyor” ve “yol uzun, arada mola vermek de lazım” düşüncesiyle biz birkaç yakın arkadaşı olarak nevalemizi kapıp kapısını çaldık arkadaşımızın. Seçim ertesi olması sebebiyle eskilerin “haydi hoppa” şeklinde bir doğumgünü olmadı tabii. Gene ağırlıklı konu olarak seçim konuşuldu doğum gününde. Oradaki bir arkadaşımız “ niye şaşırıyorsunuz ki, Tayyip ayna tutuyor bizlere “ dedi. İlk tepki olarak bir çoğumuz “ne aynası, daha neler? “ dediysek de, arkadaşımızın konuyu derinleştirmesiyle daha derin düşünmeye başladık. Sordu bizlere; Hanginizin başı kapalı, aynı sofrada yemek yediğiniz, sokakta beraber yürüdüğünüz arkadaşı var? Çoğumuzun yoktu. Bunun bir sebebi aslında ötekileştirdiğimizden değil, etrafımızda bu tercihte insanlar olmaması dedim ben. Bir arkadaşımız ise “benim liseden bir başı kapalı bir arkadaşım var ama sınıf toplantılarında o kızı aralarında istemiyor diğerleri” dedi. “ Aaa çok ayıp “ söylemlerinin arasında fark ettim ki aslında kendimize karşı bile dürüst değiliz. En azından kabul etmeliyim ki ben, Üsküdar Amerikan’lı sınıf arkadaşlarım arasında seneler içinde tercihini bu yönde kullanmış olan olsa yadırgardım başta. Ha sınıf toplantılarına gelmesin boyutuna gelmezdi ama gene de…

Seçimlerden beri Facebook sayfalarında “ listemde AKP’ye oy vermiş olan varsa silsin kendini “ açıklamaları okuyorum. Bu güne kadar yazdığım yazılarda siyasi düşüncem zaten belli. Ancak bu tip açıklamalara tamamen karşıyım. Bu tarz yaklaşımların bizi hiçbir yere taşımadığını gördük, görüyoruz. Benim kendini düzgünce ifade eden, küfür, hakaret etmeden kendi düşüncesini paylaşan herkese açık kapım. Özellikle kitabım Durun İnecek Var’ın sayfasında her görüşten insan olduğunu biliyorum. Hatta sıkı bir AKP yanlısı bir yazar dostum da var. Bu görüş ayrılığı bizim dostluğumuzu engellemiyor. Edebiyat ve kitap üzerine güzel güzel sohbet edebiliyoruz. Sayfamın sıkı takipçilerinden bir üye ile de seçimden evvel siyasi tercihlerimiz ve nedenleri üzerinde uzun uzun yazıştık. Kendisi bana neden AKP’ye oy vereceğini gayet güzel anlattı. %100 aynı fikirde olmasam da onun bakış açısının da mantıklı bir dayanağı olduğundan bana ancak onun tercihine saygı duymak düşer.

Başka bir dostum "siyasi görüş farklılıkları insanı birbirine yabancılaştırıyor" dedi geçenlerde. Bu güne kadar belki böyle olmuştur ama süreklilik doğruluğunu ispatlamaz. O dostumla da siyaset konusunda anlaşamasak da hayatın diğer alanlarında çok güzel paylaşımlarda bulunabiliyoruz mesela. Belki seçim dönemleri gibi herkesin siyasete odaklandığı sıralarda bir yabancılaşma oluyorsa da, bu dostluğumuzu kesilme noktasına getirmiyor hiçbir zaman. Buna benzer birçok örnek verebilirim ama ne demek istediğimin anlaşıldığını düşünüyorum.

Hatırlıyorum da kızımın babası ile ilk beraber olmaya başladığım zaman, ailem lise mezunu ve yabancı lisanı olmaması yüzünden çok rahatsız olmuştu. Bir de ailesinin Almanya’da çalışmış bir işçi aile olduğunu duyunca evlenmeme pek de sıcak bakmamışlardı. Onda ne bulduğum konusunu bir türlü çözememişler, benim verdiğim “ alıştığınız kalıplara uygun olmayabilir ama çoğumuzdan daha insan “ cevabı ise bir anlam ifade etmemişti. Bu ailemin “insan “ olmadığı anlamına gelmiyor. O güne kadar toplumun sessizce kabul görmüş “davul dengi dengine “ öğretisinin dışa yansımasıydı sadece. Evet, belki doğru her şey dengine olmalı ama bu denklikte ele alınacak kriterler herkese göre değişken olabilir. Genel olarak kabul görmüş eğitim, statü, maddi refah, aile gibi kriterlerin dışında başka noktalarda denklik olmaz mı? Bu arada itiraf edeyim Galapagos Adaları’nın varlığını eşimden öğrenmiştim mesela. Bazen insanların okuyamamış olması bilmedikleri anlamına gelmediği gibi, okumuş olmaları da bildikleri anlamına gelmeyebiliyor yani… Bu gün boşanmış da olsam kızımın babasının insanlığı konusunda asla ve asla kimseye laf ettirmeyeceğim gibi,  insan olarak saygımdan ve sevgimden bir gram eksilmediğini de belirtmek isterim.

Şimdi bunu niye anlattığıma gelince, toplumun her kesiminde kemikleşmiş düşüncelerin, inançların varlığına dikkat çekmek istedim. Bu günden yarına bu düşüncelerin değişmesi çok zor ama imkansız değil. Gezi olayları sırasında gençlerin bize gösterdiği gibi toplumun her kesimi ile beraberce, karşılıklı anlayış ve saygı çerçevesinde yaşamak mümkün. Bu noktaya gelebilmemiz için önyargılarımızdan kurtulmak, cam fanuslarımızdan çıkmak, ötekileştirmeden birbirimizi dinlememiz gerek. 40 yaş üstü kaçımızın bunu başarabileceğini bilmiyorum. Bu gün başlasak bile içimize yerleşmiş yargılardan kurtulmaya belki ömrümüz yetmeyecek ancak arkamızdan gelen gençlik bu olguya çok daha açık. Belki de bize düşen gençlerin bu açık yüreklerini, zihinlerine saygı duyarak, onları şekillendirmeden bu yolda onlara eşlik etmeye çalışmaktır.

Önümüzdeki yıllarda, ne yıllarca ötekileştirdiğimiz toplum kesimi üzerinden yaptığı siyaset ile bu gün iktidarı elinde bulunduran AKP ne de toplumun belli bir kesimine hitap edebilen CHP ya da MHP kalacak. Kin, nefret ve öfkeye prim vermeden toplumun her kesimini kucaklayabilen partiler gelecekte yerlerini alacaklar. Bunun olabilmesi için önce toplum olarak bizlerin gençlerden örnek alarak bize uymayanı dışlamak yerine, kabul edip saygı göstermeyi öğrenmemiz gerek. Toplumun genel eğilimi ne yöndeyse siyasette o yönde şekil alır. Arkadaşımın dediği gibi ne aman her kesimle aynı sofrada yargılamadan, dostça yemek yiyebilirsek o zaman bu ülke huzura kavuşacak. Belki jenerasyonlar alacak bu değişim ama eninde sonunda olacak.


Bu yazıyı okuyan bazılarının yazıyı fazla iyimser hatta naif olarak değerlendireceğini biliyorum. Belki öyle ama hayal etmekle başlar her şey…

28 Mart 2014 Cuma

HAYRETLER İÇERİSİNDEYİM

Siyasetten anlamam. Gençliğimi ülkenin en çatışmalı yılları olan 1970-1980 arasında geçirirken ailemin beni pamuklar içine sarıp, olaylardan uzak tutmak için son derece apolitik yetiştirdiğini düşündüğümde, öyle geçmişten gelen bir bilincim de yok. Anlayacağınız gibi, çoğumuz gibi, memleket meselelerine geç uyananlardanım ben de. Bu eksiğimi kabul ediyor, ilerleyen yaşlarda bu ülkenin bir vatandaşı olarak , benim de bir parçası olduğum vatanımın geleceği üzerinde söz hakkım olduğunun bilincinde son senelerde daha fazla ilgilenmeye çalışıyorum.

Konuyla ilgili okuduğum bir çok makale, blog, kitap vs ‘deki gibi ne demek istediğini üç kere düşündüğüm, anlamak için bir daha bir daha okumak zorunda kaldığım afilli kelimelerim yok. Zaten iddialı da değilim. Sadece sade bir vatandaş olarak bilebildiğimi, inandığımı, düşüncelerimi ve duygularımı paylaşmak istiyorum. İşin teorik kısmını siyaset biliminden anlayan arkadaşlara bırakıyorum. Haddini bilmek de bir erdemdir.

Ancak yerel seçimlere iki gün kala, çevremde ve sosyal medya vasıtasıyla tanıştığım bazı insanlarda olaya hala parti meselesi olarak baktığını görüyorum. 12 yıldır başımıza kabus gibi çöken, kabul edelim ki hatalarımızla başımıza getirdiğimiz, son günlerde iyice çılgına dönen bir iktidarla karşı karşıyayız. Hangi partiye gönül veriyorsanız verin, bu iktidarın yaptıklarını onaylayacak bir parti düşünemiyorum. Sonuçta partiler inandıkları kendi doğruları çerçevesinde halka hizmet için vardırlar. Görüyoruz ki iktidar halka değil sadece kendilerine ve kendilerini ayakta tutacak zengin kesime hizmet vermişlerdir. İktidar partisine oy veren, miting alanlarını dolduran halk ise yol yapımı ( kimbilir kimler bu yollardan daha da zengin olmuştur?), sağlık reformu ( hoş, önce bedava deyip sonra misliyle geri almaya çalışıyorlar ama bunu görmek için göz gerek), Marmaray ve seçim dönemlerinde yakacak, gıda desteğiyle gözü boyanmış bir şekilde bu iktidara desteklerini sürdürmekte… Dini istismar ediyorlar diye ortaya çıkan bu iktidar dinin bütün temel unsurlarının üzerine basarak din siyaseti yapmaktadır. Bunu dünya alem görüyor, hala görmek istemeyenler için yapacak bir şey yok diyorum. Görmek, anlamak istemeyene ne kadar anlatmaya çalışırsanız, anlatamazsınız.

Benim esas şaşkınlığım, düşünen sorgulayan kesime… Önümüzdeki seçim bir yerel seçim. Dolayısı ile bir iktidar değişikliği olmayacak. Gezi olayları ile başlayan, 17 Aralık olayları ile iyice ayyuka çıkan, iktidarın topluma karşı sergilediği yönetim anlayışına “ hoop “ demek için bir fırsat. Bunu ancak muhalefetin elini güçlendirerek yapabiliriz. Bence burada en önemli unsur, ülkenin en büyük üç şehri olan İstanbul, Ankara ve İzmir’i iktidar partisine vermemek. Mümkün mertebe diğer illerde de… Bunun için hangi partiye gönül bağınız olursa olsun, o şehirdeki en kuvvetli muhalefet adayına oy vermek gerekliliğine inanıyorum. Hele bu yerel seçim vasıtasıyla iktidarın zafer çığlıklarını keselim, gücünün düşündüğü kadar sınırsız olmadığı hissini verelim, genel seçimde o günkü konjüktüre bağlı düşünürüz gene ne yapacağımızı diyorum.

Sarıgül’ü sevmem. Bunu açık açık söylüyorum. Ancak bu günkü ortamda benim için önemli olan şu anda Sarıgül değil, şu anda en kuvvetli muhalefet partisi olan CHP’nin daha da güç kazanması. İstanbul’dan oy kullanacağım için CHP diyorum. MHP adayının şansı daha yüksek olsaydı ona verirdim. CHP’ye de bayıldığımdan değil. CHP’nin de kendi içinde bir çok eksiği var ve daha çok yol alması lazım. Bütün bunlar doğru ama şu anki önceliğim iktidara bir “ dur kardeşim “ demek.

İstanbul ve Ankara gibi yıllardır AKP’nin kalesi olmuş şehirlerde belediyeyi kaptırırsa iktidarın daha da çıldıracağını düşünüyorum. Bu bir risk ama zıvanadan çıkmış bir iktidar daha da çabuk hazırlayacaktır sonunu. Amca kendi çıkarları uğruna, ülkeyi savaşa sokmaya çalışıyor ama esas savaş içimizde. Şu anda, bilmem farkında mısınız ama bir kurtuluş savaşı veriyoruz. Hepimizin bunun bilincinde olarak oy kullanmasını diliyorum.

İP’den adaylığını koymuş Levent Kırca’yı hayretler içinde seyrediyorum. Yıllardır hükümeti eleştiren parodileri ile bize yol göstermeye çalışmış bu değerli sanatçının bu seçimde gene büyüklüğünü ortaya koyarak adaylıktan çekilmesini beklerdim ama nerdee?! Dün akşam Kılıçdaroğlu “MHP ile ittifakınız var mı?” sorusuna “ hayır yok “ diye kısadan cevap verdi. Keşke olsa… Bu gün ülkenin bütünlüğü için, geleceği için, kendi erklerinden feda edecek tüm siyasetçiler ve partileri gelecekte kazanacaklardır.


Hala “ ben haftasonu Bodrum’a gideceğim, benim bir oyumdan ne olur? “ diyenlere şaştığım gibi şu etapta kazanma şansı hiç olmayan adaylara gönül bağlarından dolayı oy verecek arkadaşlara hayretler ediyorum. Bu vatan hepimizin arkadaşlar! Önce vatanı bir kurtaralım sonra siyasi farklılıklarımıza bakarız. Herkesi ama herkesi akla, mantığa ve vicdana davet ediyorum. Tekrar ediyorum, siyasetten anlamam. Sadece bu topraklarda doğup büyümüş, çocuğunu da bu topraklarda yetiştiren bir vatandaşın çığlığı bu…

24 Mart 2014 Pazartesi

ÇOBAN OLMAK

Bu sabah bir arkadaşım Amerikalıların coğrafya bilgisinin ne kadar zayıf olduğunu anlatan bir makale paylaşmış Facebook’ta. Görür görmez beynimde 16 yaşında gittiğim Amerika anılarım canlandı. Anıların içinde dolaşırken o yıl öğrendiğim bir şeyi de hatırladım.

Öğrenci değişim programı sayesinde sınıfımızın en çalışkanı ve benim o yıllardaki kankam Hesna, biz Lise 2’ye giderken, o Amerika’da bir okula Lise 3’e gitmek üzere seçilmişti. Bir sene hasret dolu mektuplarla geçtikten sonra onun mezuniyet törenine katılmak üzere, hayatımda ilk defa Amerika’ya gitmiştim. Orada okullar bizden daha geç kapandığı için, ben onların okulunun son bir ayına yetişmiştim. Her gün Hesna ile okula giderdim. Okul yönetimi beni misafir öğrenci olarak kabul etmiş, derslere ve sınavlara diğer öğrenciler gibi girmemi istemişti. Onlardan bir sene geride olmama rağmen girdiğim İngilizce ve Kimya sınavlarının bana çok kolay geldiğini ve öğretmenlerin sınav kağıdımın üzerine Türkiye’den gelmiş bir öğrencinin bu kadar başarılı olduğu için şaşırdıklarını ve hayatta bana başarılar dileklerini yazdıklarını hatırlıyorum. Not mot yoktu tabii sınavların üzerinde ama sınıftaki çoğu öğrenciden daha iyiydi sınav kağıdım. İlk o zaman okulum Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nin kıymetini anlamıştım.

Okula ilk gittiğimiz gün, biraz da bilmediğim bir yerin verdiği ürkeklikle arkadaşımın koluna girdiğimde, elektrik çarpmış gibi kolunu çekmişti Hesna. Halbuki o yıllarda kız kıza, kol kola gezmek çok normal bir şeydi ülkemde. “ Sakın koluma girme, bizi lezbiyen sanarlar “ demişti. Lezbiyen? O zamana kadar hayatımda duymadığım bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyordum bile. Böylece kelime dağarcığıma “ lezbiyen” kelimesini de eklemiş oldum. Gene aldığım kültürle, ilk defa gittiğim bir yere düzgün giyinmek gerektiğini düşündüğümden, güzel bir elbise giymiş, annemlerin bana o sene hediye ettikleri minik altın küpe ve mineli yüzüğümle kendimi süslemiştim. Arkadaşım beni arkadaşlarına tanıştırdığında ilk gelen yorum “ siz çok zenginsiniz herhalde “ oldu. Sonradan Hesna’nın bana söylediğine göre altın küpe takmak zenginlik belirtisiymiş oralarda. Tabii hemen çıkarıldı küpeler ama akıllarda kalmış olmalı ki bir tanesi bana bir gün “ sizin kaç deveniz var? “ diye sordu! Ben “İngilizcem mi yetmiyor acaba soruyu anlamaya?” diye hayıflanırken sadece “ pardon? “ diyebilmiştim.” Siz ulaşımınızı develerle sağlamıyor musunuz? “ diye açıkladı kız. Şaşkınlıkla “ nereden çıktı bu? “ deyince de “ Arabistan’da ulaşım develerle yapılıyormuş “ diye cevaplamıştı kızcağız. Ben Türkiye’nin Arabistan’ta olmadığını, zaten Arabistan’ta bile insanların artık deveyle ulaşım yapmadıklarını anlatmaya çalışırken Hesna kolumdan çekmişti. “ Boşver anlatma, anlamıyorlar. Ben bir senedir anlatıp duruyorum. “

Dikkatimi çeken diğer bir olay ise, Hesna’nın beni yerleştirdiği gene aynı okulda okuyan bir öğrencinin evine hiç gazete alınmayışıydı. Gazete nevinden günlük kasaba haberlerini yazan 3-4 sayfalık bir gazetecik vardı evde sadece. Sanırım bedava dağıtılıyordu. O yıllarda bilgisayar devasa boyutları ile sadece bazı şirketlerin kullanımında olduğundan her eve en az 1-2 gazete alındığı yıllardı. En azından bizim evde öyleydi. Her sabah gazete okumak bir alışkanlık haline geldiğinden 1 ay kaldığım Amerika’da gazetenin eksikliğini ciddi ciddi hissetmiştim. Televizyonda ise bir sürü kanal olmasına rağmen hane halkının seçimi ile bağlıydım. O süreç içinde ülkemden ve dünyadan uzak kasabanın sınırları ile sınırlı bir dünyam oldu. Kasabanın boyutu kadar bir dünya içinde yaşayıp gidiyorlardı insanlar. Fazla bir şey sorgulamadan, gündelik hayatın içinde yuvarlanarak.

Buna benzer anlatabileceğim birçok olay başıma gelirken, bir gün sınıfta pembe yanaklı, uzun boylu bir çocuk geldi yanıma. Adının Mark olduğunu öğrendiğim çocuk, kendini tanıttıktan sonra “ siz hala cumhurbaşkanınızı seçemediniz mi? “ diye sorunca günlerdir gelen aptalca soruların ardından Türkiye’nin gerçek gündemine ait bir soru duymak beni iyice afallatmıştı. O sene ben Amerika’ya doğru yola çıktığımda hala cumhurbaşkanı oylamaları sürüyor, bilmem kaçıncı tura rağmen sonuca bir türlü ulaşılamıyordu. Açıkçası o yaşlarda son derece apolitik bir genç olduğumdan detayları da fazla bilmiyordum. “ Sen nereden biliyorsun? “ diye sorduğumda “ ben gazeteci olmak istiyorum, haberleri çok sıkı takip ediyorum “ demişti Mark Klein. O günden sonra Mark’a özel bir hayranlık beslediğimi de itiraf etmeliyim.

O gün okuldan eve geldiğimde “ sürüyü bir çoban güdüyor, demek ki Amerika bu sürünün içinden çoban olmak isteyenlerle ayakta duruyor “ diye düşündüğümü hatırlıyorum. “Sürüyü fazla bilgilendirmeye gelmez yoksa herkes çoban olmak ister ortalık karışır. Gerçekten çoban olmak isteyenlerin içinden çoban olabilecek yeteneğe sahip olanların yolunu açarak, sürüye de yeterince ot vererek büyük güç oluyor” gibi bir düşünce geçmişti aklımdan. Hayatta aldığım en önemli derslerden biriydi. Tabii o zaman, olumlu anlamda bir dersti bu benim için. Hayatta bir şey olmak istiyorsam, bana verilenlerle yetinmeyip daha çok araştırmalı, öğrenmeli ve çok çalışmalıydım. Sürüden biri değil, çobanların arasında olmalıydım.


Bu gün Facebook’ta ki paylaşımı görünceye kadar unutmuştum bunları. O paylaşım sayesinde geriye dönüp o günleri hatırladım. Mark Klein sayesinde öğrendiğim Amerika'nın çoban –sürü politikası ise çok tanıdık geldi birden bire. Nedense?!