27 Haziran 2014 Cuma

YOLA DÜŞTÜK BİR KERE

Sıcak bir Haziran günü… Portekiz’in Faro havaalanında arkadaşımla buluştuk. Yorucu evliliklerinden yeni çıkmış iki genç kadın olarak, bir katalogtan bulduğumuz, ücra bir köşedeki tatil kasabasına gitmeye karar vermiştik. Sanırım bizi geçmişimize bağlayan her insandan, her görüntüden uzaklaşmak isteğiyle, ikimizin de hiç görmediği Portekiz’i seçmiştik bir haftalık tatil için. İstanbul’dan Faro’ya direk uçak olmadığı için ben, birkaç gün de babamları görme niyetiyle Frankfurt üzerinden, arkadaşım ise Paris üzerinden gelecekti. Uçak saatlerini de denkleştirebilince buluşma noktamız havaalanı oldu.

Babamın Alman Havayolları’nda çalışmasından dolayı, ekonomik sınıfta yer olmadığı zaman, kılık kıyafet açısından uyum sağlanabildiği sürece ücretsiz birinci sınıf uçma hakkım vardı. Bu nedenle her zaman uçağa binerken, her ihtimale karşı, birinci sınıf uçacakmış gibi, düzgün, şık, klas giyinmeye çalışırdım. O günde gene öyle, lacivert pantolon ceketten oluşan yazlık bir takım, ona uygun yazlık babetler, elimde Gucci çanta, saçım ve makyajım tam, babamlarda da kaldığım için biraz büyükçe Samsonite bir bavulla arkadaşımla buluştum. O da vizesiz transit geçiş yapacağı Paris’te sorun çıkmasın diye özenmişti. Somon rengi keten elbisesi, beyaz sandaletleri, Louis Vuitton çantası ve Samsonite bavuluyla birbirimizle gayet uyumlu bir ikili olarak, otelin, taksi çok pahalı olacağı için bize önerdiği şekilde tren istasyonuna gitmek üzere taksiye bindik.

Taksi bizi Haydarpaşa, Paris, Frankfurt gibi büyük şehirlerde görmeye alıştığım şaşalı, büyük, her tarafından tren istasyonu olduğu belli olan istasyonlardan farklı olarak derme çatma, kararmış sarı rengiyle eski kokan, küçücük bir binanın önünde indirdi. Yanlış bir yerde miydik? Ürkek, çekingen adımlarla binaya girdik. Bilet gişesi olduğunu varsaydığımız, sadece ellerin göründüğü deliğe başımı uzatarak buradan Lagoa’ya tren kalkıp kalkmadığını sordum İngilizce. Karşıdan ne dediğini anlamadığım bir ses ve bir bilet geldi. Biletin üzerinde gideceğimiz yerin adını görünce rahatladım. Delikten elimi sokarak iki işareti yaptım. İkinci bilet de geldi. Ohh!

Bekleme odasına girer girmez burnumuza çarpan buram buram ağır ter kokusuyla irkildik. Kavruk tenli, kimi kasketli, köylü kıyafetleri, kimi allı dallı sentetik kıyafetleri, abartılı makyajları ile sanki başka bir dünyanın insanlarıyla dolu odayı görünce şaşkınlıktan olduğumuz yerde çakılı kalan biz, şık kıyafetlerimiz, markalı çantalarımız, sürüdüğümüz bavullarımızla uzaydan gelmiş gibi duruyorduk. İnsanların hepsi, binanın yorgun rengine uyum sağlarcasına bıkkın, bunalmış oturuyorlardı. Köşede bir amca önündeki un çuvalına başını dayamış uyukluyor, biraz ötedeki teyzenin önündeki sepetin kenarından yumurta ve zerzevat görünüyordu. Sanki herkes yaşlıydı. Hepsinin yüzünde aynı bezgin ifade vardı. Kimse konuşmuyordu. Kimsenin önünde bavul yoktu.

Bir de üstüne, o devirde daha pek kimsede olmayan cep telefonlarımız zır zır çalmaz mı?  Sağ salim varıp varmadığımızı merak eden yakınlarımızla, mecburen biraz yüksek sesle, Türkçe konuşmamız insanlardaki uyuşukluğu geçirmiş, tüm gözler üzerimize çevrilmişti. Hemen kapattık telefonları. Kendimizi bir tiyatro sahnesinde başrol oyuncuları gibi hissettik. Halimiz komediydi ama kimse gülmüyordu. Daha çok repliklerini anlamadıkları bir oyunu seyreder gibi boş bakıyorlardı. İçinde bulunduğumuz absürd duruma rağmen duruşumuzu bozmadan ama tedirgin, mümkün olduğunca en kısık sesimizle konuşuyorduk. Ancak elinde ayaklarından bağlanmış tavuğu ile gelen adamı da görünce dayanamayıp sessizce bastık kahkahayı. Memleketten kaçalım derken tıpatıp aynısı bir ülkeye gelmiştik…

En nihayet beklenen tren geldi ve hepimiz trene doluştuk. Hedefe doğru adım adım yaklaşmanın rahatlığı ile cam kenarında karşılıklı kendimize yer bulduk. İlk başlarda şehir kıyısında sıkça görülen binalar, üzerinde hemen hemen hiçbir bina olmayan bozkırlara bırakmaya başladı yerini. Her durduğumuz tren istasyonunun etrafındaki evler gittikçe fakirleşiyor, rengârenk boyalı evlerden sıvası dökülmüş, boyasız ama mutlaka tenekelerin içine ekilmiş sardunyalarla süslenmiş evlere dönüşüyordu. Kırmızı sardunyaların varlığı, çirkinliklerini bir nebze kapatıyor, hayata tutunma nedenleri gibi gülümsüyordu pencerelerin önünden. Öyle ekilmiş tarla falan da yoktu çevrede. Yoksulluk seziliyordu bu topraklarda.

Gittikçe azalan evlerden, trene yeni binenlerin daha da fakirleşen kıyafetlerinden nereye gittiğimizi sorgular olmuştuk. Şu ana kadar gördüğümüz manzara, katalogtaki bembeyaz, İspanyol mimarisinin olmazsa olmazı arklarla bezeli, hoş binaları, yemyeşil çimli golf sahaları ile kaplı sayfiye alanına hiç uyum sağlamıyordu. Kandırıldık mı endişesini birbirimize yansıtmadan bildiğimiz kadarı ile Portekiz ekonomisinden konuşuyor, Portekiz’in gelirinin çoğunu turizmden kazandığını söyleyerek rahatlamaya çalışıyorduk. Her ne kadar yol üstünde bunu ispatlamaya yarayacak en ufak bir iz görmesek de…

Trenin duvarına yapıştırılmış, istasyonları gösteren çizelgeden ineceğimiz durağa daha ne kadar var’ı anlamaya çalışırken un çuvallı adam el kol hareketleri ve kendi dilinde bize bir şeyler anlatmaya çalıştı. Anladığımız, bize bir önceki durağın adını söylüyor, ondan sonraki istasyonda inmemizi söylüyordu. Neden böyle bir açıklama yapma gereğini duyduğunu o anda anlamadık ama gene de teşekkür ettik.

Adamın dediği o duraktan sonra gelen, istasyon demeye bin şahit isteyen yere geldiğimizde inmekte tereddüt ettik. O kadar ki biz trenin herhangi bir nedenle durduğunu sandık. Durduğumuz yerde bütün görüntüyü kaplayan boyutta, kırmızı, üzerinde hiçbir şey yazmayan bir duvardan başka bir şey yoktu. Ne bir tabela, ne de elle yazılmış bir isim. Sadece düz bir duvar! Adam “ evet burası “ der gibi bir baş işareti yaptı. Biz de “ya bismillah “ deyip indik. Ayaklarımız rayın kenarına döşenmiş çakıl taşlarına bastığında yanlış bir yerde olduğumuzdan emindik. Tren bizi ezmeden gidebilsin diye duvarla ray arasına iyice sıkışarak trenin neredeyse bize sürtünerek geçip gitmesini bekledik. O süre içinde içimizde bastırdığımız korku iyice ayyuka çıkmış, beynimizde buradan nasıl çıkıp geri döneriz’in hesabını yapmaya başlamıştık. Birbirimize bir şey söylemiyorduk ama her şeyi geride bırakıp otele yerleştiğimizde bir birimize itiraf edecektik.

Tren geçince, trenin diğer tarafında kaldığı için göremediğimiz, tahta ince tek bir perondan oluşan şeyi gördük. Şey diyorum çünkü nasıl adlandıracağımı bilemedim. Elimizde koca bavullarımız rayların üstünden atlayıp perona çıktık. Dışarıdan bakınca komik görünüyorduk herhalde. Rayların üstünden, zorlanarak bavullarını taşımaya çalışan aristokrat havalı iki kadın… Perona çıkabildiğimizde kan ter içinde kalmış, özenle taradığımız saçlarımız dağılmış, seyahat başlangıcındaki neşeli ifademizden eser kalmamıştı. Komik olduğumuzu ancak ertesi gün, otelin havuzunun kenarında içkilerimizi yudumlarken algılayabildik.

Otele göre indiğimiz noktada taksiler vardı ve taksiye adresi verirsek bizi şıp diye getirirdi. Taksi ne kelime bisiklet bile yoktu. Kenara atılmış, toz içinde, tekerleksiz motosikleti saymazsak tabii… Karşımıza çıkan üst üste yığılmış telleri kopuk, metal iskemleler,  bir kenarda tek bir masa, masada yemek yiyen kısa pantolonlu, bir zamanlar kırmızı olduğunu var saydığımız solgun renkli t-shirt’lü bir adamdı. Adamın önünde hiç de iştah açıcı olmayan bulamaç gibi bir yemek ve yağlı parmak izlerinden içinde ne olduğu tahmin edilemeyen ayaklı bir kadeh vardı. Kadeh ayrıntısına daha sonraları çok gülecektik. Adamın yanında, nasiplenir miyim diye umutla bekleyen, kirden esas rengi gözükmeyen, tüyleri tiftik tiftik olmuş bir deri bir kemik köpekte kareyi tamamlıyordu. Başka kimse olmadığından adama yaklaşıp “taksi? “ diye sorduk. Önce bizi bir süzdü sonra gülümseyerek bize arkamızda kalan lokantayı gösterdi. Adamın ön orta dişleri yoktu.

İtalyancamın burada işe yarayacağı umuduyla lokantaya ben girdim. Kapısında bizde bazı kasaplarda bulunan plastik üzerinde düğümler olan iplerden vardı. Bu gün bile hala bunun ne işe yaradığını bilemem. Sıcaktan, sinekten korumaz, kapı desen hiç değil, öyle bir şey işte. Süs herhalde… İçeri girdiğimde kesif bir yağ kokusu karşıladı beni. İçi neredeyse bomboş soğutucunun vitrininde masadaki adamın yediği yemekle dolu bir tabak vardı sadece. Üzerinde de kocaman bir karasinek! Üzerime konup kalkan sineklerden bahsetmiyorum bile. Konuşlandığı yerden memnun, yemekten iştahla otlanıyordu. Sanırım bu tabak mikrodalgada ısıtılıp müşterinin önüne hemen getirilmek üzere hazırlanmıştı. Ağır kokudan ve görüntüden midem bulanmış bir şekilde bize taksi çağırmasını rica etmek üzere birisini aranırken, mutfaktan iri yarı, kocaman göbekli, çıplak bedenine geçirdiği, üzeri leke dolu beyaz önlüğü ile bir adam çıktı. Kendimi Fellini’nin Amarcord filminin bir sahnesinde hissettim. Önlüğün altından fırlayan kılları görmemeye, ağzıma kadar gelmiş mide bulantısına aldırmadan, İtalyanca adama derdimi anlatmaya çalıştım. O da bir şeyler söyledi, anlaşamadık.

Çareyi oteli aramakta bulduk. Otelle adamı konuşturduktan sonra otel, adamın bize taksi çağıracağını ancak akşam yemeği saati olduğu için biraz beklememiz gerektiğini söyledi. Her ne kadar bizim taksi şoförlerinden hiç böyle bir ara duymadıysak da lokantada hiçbir müşteri olmadığından bu akşam yemeği arasının taksi şoförlerine ait olduğunu varsaydık. İnsan hakları diye geçtiyse de beynimden, o anda insan hakkı falan görecek halim yoktu. Hem de biraz farklı saatlerde yemeklerini yiyerek taksi durağında her daim araba bulunmasını sağlayamazlar mıydı? Türk aklı işte, pratik! Yok canım, bunların tuzu kuru. Nasıl oluyorsa?

Söylenerek, çaresiz bavullarımızın üzerine oturup taksiyi beklemeye koyulduk. Güneş batmış, kızıl rengini, bulutsuz mavi gökyüzüne armağan olarak bırakmıştı. Ahşap zeminde, siyah bavulunun üzerine, dümdüz fönlenmiş siyah saçları, somon rengi elbisesi ile umutsuzca oturan arkadaşım harika bir fotoğraf karesi oluşturmakla beraber onu fark edecek göz kalmamıştı bende. Sonraları çok hayıflandım o görüntüyü çekmedim diye.

Bir saat geçmesine rağmen taksi hala gelmemişti. Etrafta hiçbir şeyin olmadığı bu ıssız yerde, yemeğini bitirmiş, lokanta sahibiyle sohbet eden dişsiz adam, uyuz köpek ve üstü çıplak bir lokantacıyla kalakalmıştık. Bu garip yerde şık kıyafetlerimiz, markalı çantalarımız ve bavullarımızla eğreti duruyorduk Moralimiz bozulmuş, korkularımızı serbest bırakmış, alenen bu geceyi bir şekilde atlattıktan sonra ertesi gün dönmenin yolunu bulmanın hesaplarını yapıyorduk. Ay gökten selam verdi bize, dalga geçer gibi…

Yaklaşan bir far gördükçe heyecanla yerimizden fırlıyor, gelenin taksi harici herhangi bir şey olduğunu gördükçe hayal kırıklığı ile yerimize oturuyorduk. Zaten zorla giden bir kamyonet ve eski püskü bir motosikletten başka da bir şey geçmemişti. Korku dağları deliyordu. Sustuk. Beynimizdeki tek şey buradan kurtulmaktı.

Epey sonra bir çift far daha gözüktü. Karanlıktan ne olduğunu seçemedik. Önümüzde durduğunda gördük. Gelen siyah, son model, Mercedes marka bir taksiydi… Arabaya biner binmez havaalanına da servis verip vermediklerini sorduk. “Tabii” dedi adam “ buraya kimse trenle gelmez.” Havaalanına kaça gittiklerini öğrenmek istedik. Ne kadar dedi hatırlamıyorum ama ikimizin de o güne kadar duyduğu en ucuz fiyattı!





2 yorum:

MINDMILLS dedi ki...

Merhaba,
Bu bir hikaye mi yaşanmış gerçek olay mı? Gerisi var mı merak ettim. :)
Teşekkürler, sevgiler..

Yasemin Pforr dedi ki...

Merhaba,

Gerçek bir hikaye :) Gerisini yazmadım ama yazarım belki bir gün :)