25 Haziran 2014 Çarşamba

KIZARMIŞ BEYAZ PEYNİR

Bir çay koyuyorum kendime. Şöyle tavşan kanı, mis gibi. Simitçi geçiyor sokaktan. Hemen alıyorum. Pek severim simit, beyaz peynir, domates üçlüsünü. Hani bıraksan sadece bu üçlü ve yanına çayla ömür boyu beslenebilecek kadar. Tabii işin latifesi bu ama keyif yani…

Henüz güne aymamış sokağımda sokak kedileri cirit atıyor bir lokma ekmek bulmanın telaşında. Öyle herhangi bir sokak kedisi değil, bizim sokağın kedileri onlar. Her gün buradalar. Hep aynı kediler. Sadıklar yani. Bir de nankör derler kedilere. Nesi nankör? Senden benden sadıklar. Her gün ittirilip kaktırılıyorlar ama vazgeçmeden, inatla benimsedikleri bu sokaktan asla gitmiyorlar. İstemediklerine sevdirmiyorlar kendilerini, ondan nankör deniyor onlara. Biz sevdiriyor muyuz? İstemediğim biri dokunsa patlatıveririm şaplağı valla. Onlar da öyle patiliveriyorlar. Seviyorum bu hayvanları. Karakterliler…

Tost makinesine koyduğum simit arası beyaz peynirin iştah kabartan kokusu geliyor. Akmış peynir. Aktığı yerde de kızarmış. Bu koku beni çocukluğuma götürüyor. Rahmetli anneannem alüminyumdan yapılmış kapaklı küçük ızgarasında ekmek üstü beyaz peynir eritirdi bana. Kaşarlı da yapardı ama ben beyaz peynirlisini severdim. O küçük ızgara evin demirbaşıydı. Bir kere bozulduydu da anneannem hemen tamir ettirsin diye dedemin başının etini yemişti. Dedem de yenisini almak için aynısından aramış ama artık gavur icadı tost makineleri çıktığı için bu eski usul ızgaralardan bulamamıştı. Bu haberin üstüne daha da kıymete binmişti ızgara.

Annem İstanbul’a gittiği ilk yıl beni anneannemlere bırakmıştı. Ertesi sene beni yanına aldırıncaya kadar anneannem, dedem ve henüz liseye giden dayımla sevgi dolu evi paylaşmıştık. Çok neşeli, sohbetli, güzel bir kadındı anneannem. Süsü, güzeli çok severdi. Yaptığı yemekler lezzetli, güzel olmalı, etrafındaki herkes güzel giyinmeliydi. Hayata bakışı güzeldi kısaca. Evde günü olduğu zaman dayımla bana da bayram olurdu. Puf puf pişmiş börekleri, enginar dolmaları, özenle ve sevgiyle pişmiş bilumum çeşit zeytinyağlıları, hele de tavuk dolması da varsa mükellef kral sofralarından ziyade olurdu soframız. Her zaman bol bol yapar, günden bize de birkaç gün yetecek kadar artardı. Eli, gönlü boldu anneannemin. Nurlar içinde yatsın.

Dedem ise müstesna bir insandı. Az fakat öz konuşan, hareketleri ile ailesine sevgisini, düşkünlüğünü sımsıcak aktarabilen bir insandı. Kimseyi kırmamaya özen gösterirdi. Çok nadir sinirlenirdi. Anneannemi çok sever, onca yıllık evliliklerinde her gün onu el üstünde tutardı. Bir gün onu başının üstünden indirdiğini görmedim. Hayatı boyunca alışverişe gitmemiştir anneannem. Dedem her gün eve fileler dolusu zerzevatla gelir, peynir konusunda huysuz olduğu için anneannemi bakkala arabayla götürür, onu arabadan indirmeden bıçak ucunda peynir tattırırdı. Avukat olan dedem bir gün bile bunları yapmaktan yüksünmedi. Evinin huzuru, keyfi, neşesi onun için her şeyden önemliydi. Kucağına oturtup benimle sohbet ederken hissettiğim sigara kokulu nefesi esti şimdi burnuma. Ah, dedem…

Kimseyi üzmemek için hastalıklarını, rahatsızlıklarını saklayan dedem, kendisine musallat olan öksürüğün sebebini anlamak üzere kendi başına röntgen çektirmeye gitmiş bir gün. Doktor akciğerde bir leke gördüğünü ve daha derin tetkik edilmesi gerektiğini söyleyince ancak haberimiz oldu konudan. Gidilen doktorların vardığı sonuç dedemin akciğer kanseri olduğu idi. İşin daha da kötüsü ameliyat edilemeyişiydi. Çekilen sintigrafinin sonucuna göre kemiklere de az biraz sıçramıştı. Bütün bunları dedeme hissettirmeden yapmaya çalışıyor, dedemin ciğerinde bir iltihap olduğunu söylüyorduk. Yüksek şeker hastası olan anneanneme de söylemedik bir şey. Anneannem de dedemde ciddi bir şey olmadığının inancında hala taleplerini iletmeye, o da elinden geldiğince yapmaya çalışıyordu. İçim sızlıyordu onları öyle gördükçe…

Son bir umut, annem dedemi İngiltere’ye bir doktora götürdü. O doktor da yapılacak fazla bir şeyin olmadığını ama birkaç seans radyoterapinin yaşam kalitesi adına ona iyi geleceğini söyleyince hemen orada radyoterapiye başladılar. Dedem İngiltere’deyken kendi hastalıkları ile boğuşan anneannemin bir gün aniden tansiyonu aşırı düşmüş, dayımlar onu apar topar hastaneye götürmüşler. Doktorlar anneannemin durumunun iyi olmadığını ve her ihtimale karşı sevenlerini çağırmalarını söylemiş. Annem dedemi alıp hemen döndü; İstanbul’a uğramadan direk İzmir’e geçti. Bende onlarla İzmir uçağında buluştum. Uçakta dedemle karşılaştığımızda dedemin sorduğu ilk soru “ yaşıyor değil mi? “ oldu. Gözlerindeki korkuyu gördüm o an. Göz nuru kekliğinin (dedem anneanneme keklik diye hitap ederdi) ondan uzak olduğu bir sırada bu dünyaya göz yumma ihtimali onu perişan etmişti. Hem kendi hastalığı hem de bu son haberden sonra çökmüştü dedem. ”Yaşıyor, yaşıyor, merak etme “ dedikten sonra rahatlamıştı biraz.

O ameliyatı başarıyla atlattı anneannem. Günlerce komada kaldıktan sonra dünyaya tekrar gözlerini açtı. İlk sorduğu soru ise “ Ahmet nerede? “ oldu. Dedem ise artık o günlerde ağrısından uyuyamıyor, bütün geceyi ayakta geçiriyordu. Kendiliğinden koltuk üzerinde sızdığı zamanlar biraz uyusun diye evde çıt çıkarmıyor, hepimiz mutfağa kapanıyorduk. Her gün “iyi mi? “ diye anneannemi soruyor ama asla hastaneye onu ziyarete gitmek istemiyordu. Anneannem ise her gün hevesle Ahmet’ini bekliyor, o gelmedikçe morali bozuluyordu. Sonunda “her gün seni soruyor, gitmemek olmaz” diyerek zorla da olsa götürdük. Yarım saat sonra “ağrım var” diyerek eve dönmek istedi.

Neden anneannemi görmeye gitmek istemedi, bu gün hala bilmiyorum. İlk düşüncem kendi ağrısı, sızısı o kadar fazlaydı ki hayatı boyunca kendi önünde tuttuğu anneannemi gözü görmedi bile oldu. Belki de bir kraliçe gibi yaşattığı anneanneme içten içe de öfke doluydu kim bilir? Bu gün ise farklı düşünüyorum. Belki de göz nuru, canından öte sevdiği karısının o halini görmek istemedi. Hayalinde onu hep eski neşeli, güzel haliyle tutmak istedi. Hangisi doğru bilemiyorum.

Sonunda anneannem hastaneden çıkıp eve geldi. Dedemin tedavisi sürdüğü için annem onları İstanbul’a getirdi. Her ne kadar hastalığını hala dedeme söylemiyorduysak da dedem hissediyordu. “İnsanın yaşı kaç olursa olsun, insan ölümden korkuyor.” demişti bir dede-torun sohbetimizde. “ Hala kendini genç sanıyor, hala hayaller kuruyor insan. “ Ne diyeceğimi bilememiş ama çok hüzünlenmiştim. O gün ne demek istediğini tam anlamamıştım belki ama bu gün çok iyi anlıyorum. İnsanoğlu hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyor. Öyle olması da gerek zaten. Bedenen ölmeden ruhunu öldürürse insan, nefes alıp vermiş ne fayda?

Sanırım Kasım ayında geçmişti bu konuşma. Ertesi senenin 30 Ocağında göçtü bu dünyadan dedem. Kekliği yanındaydı. Akciğer kanserinin insanı acıdan kıvrandıran son evresine gelmeden bu hayata veda edişinde teselli bulabildik ancak. Annemin İstanbul’a yanına aldığı anneannem ise aynı senenin 7 Eylülünde, kendisine yakışır vaziyette, bir gün önce kuaföre gitmiş, saçları boyalı, elleri yapılı gitti dedemin yanına. Dedemin vefatından sonra çıktığı, çok sevdiği İzmir’deki evine cenazesi dönebildi maalesef. Hep içimde uktedir bu durum. Annem daha iyi bakarım diye son derece iyi niyetiyle yanına almıştı ama evinde daha mı rahat ederdi diye hala düşünürüm zaman zaman. Dedemden ayrı olduğu yedi ay boyunca Ahmet’ini bir gün düşürmedi dilinden. Gündüzleri oyalanırdı ama akşam saatleri hüzün çökerdi. Hissederdim. Bazen dile getirir, bazen getirmezdi ama gözleri hep ele verirdi hüznünü. Özlerdi onu çok. Kumrular gibi geçmiş bir elli küsür yıldan sonra kim özlemezdi ki? Dayanamadı zaten, koşa koşa gitti yanına. Kavuştular en nihayet.

Kızarmış beyaz peynir kokusundan nerelere geldim. Olsun iyi ki geldim. Hayatımın en güzel yılını bana yaşatan anneannemle dedemi andım bu vesile ile. Sımsıcak oldu içim. Varlıklarını hep özlüyor, onlarla uzun zaman geçirme imkânına sahip olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Bu günkü kişiliğimin onların da ektiği tohumlar sayesinde olduğunun bilincinde onlara en derin sevgilerimi ve teşekkürlerimi yolluyorum. Ruhları şâd olsun…



2 yorum:

Adsız dedi ki...

Çok duygu yüklü bir yazı. Güzel insanların varlığı hayata renk katıyor. Sevgilerimle... TÜLİN

Yasemin Pforr dedi ki...

Öykü boyunca anneannemi ve dedemi yaşadım. Anımsamak güzeldi. Bize kattıkları ve bizde yaşayan yönleri..
*Ayma*k sözcüğünü ilk fark ediyorum, güzel bir sözcük, şiirselliği var, bir müziği barındırıyor..
Yüreğine, duyguna, kalemine sağlık Yasemin Hanım.

Ziya Şeker