17 Haziran 2014 Salı

İLAN

Elinde paltosu kapıya bakakaldı. Kapıdan iteklenerek çıkarılmış ve paltosu eline tutuşturulur tutuşturulmaz kapı “güm” diye yüzüne kapanmıştı. Boğazına dizilmiş lokmaları ve yarım yamalak içtiği çaydan rağmen üzerinden hala gitmemiş uykunun mahmurluğu ile güneşin henüz günü ısıtmadığı bu erken saatte, sokakta, kırgın, evinin önünde dikildi bir süre.

Gidecek başka yeri olmadığından, son zamanlarda uğrak yeri olan kahveye yöneldi. Hava ayaz, rüzgâr soğuk soğuk esiyordu.  Eliyle sımsıkı kavradığı paltosunu giymek aklına gelmedi bile.

-       Ooo Ahmet Bey, erkencisin bu sabah?
-       Öyle oldu Hüseyin Efendi, hanımın günü varmış evde. Ayakaltında dolaşmayayım diye erkenden yolladı beni evden. Bana demli bir çay ver hele.
-       Daha tam demlenmedi çay. Az bekle.

Yeşil çuha örtülerle kaplı birçok masadan oluşan bu kahvehane sığınağı gibiydi Ahmet’in. Emekli olduğundan beri o veya bu nedenle evden her kovuluşunda buraya gelirdi. Kendi gibi emekli olmuş mahalleli arkadaşları ile akşama kadar otururlar, memleket meseleleri, futbol, çocuklar gibi güncel olaylardan bahsederler; eve dönüş saatini doldururlardı. Arada tavla da oynarlardı ama kumarla işleri olmazdı. Bazen kitap getirirdi yanında ancak genelde fırsat olmazdı okumaya. Evde de pek olmuyordu. Emeklilik günlerinde kendini kitaplara gömme hayalini bırakalı çok olmuştu. Gazeteyle yetiniyordu.

Çayın demlenmesini beklerken köşedeki bakkaldan günün gazetelerini aldı. Kahvede camın kenarındaki masaya geçti ve süpürgenin ritmik sesi eşliğinde gazetelerini okumaya başladı. Hüseyin Efendi demli çayını masasına bırakmış, kahvehaneyi güne hazırlamak üzere temizlik yapıyordu.

Gazetenin ön sayfasından başlar, okunmamış tek satır kalmadıktan sonra diğer sayfaya geçerdi. Hayatında her şeyi her zaman böyle düzenli olmuştu. Okullarını düzenli okumuş, askere vaktinde gitmiş, devlet dairesinde iyi bir memuriyet kapmış, emekliliğine kadar aynı dairede çalışmıştı. Yıllarca aynı saatte evden çıkmış, aynı saatte eve girmişti. Hayatı hep kuralına göre oynamıştı. Bütün hayallerini emekliliğine saklamıştı…

Gazetenin ölüm ilanları sayfasına geldiğinde, o gün mühim biri ölmüş olmalı ki, kocaman ilanların arasına sıkışmış, iki sütuna altı santim küçücük ilanı zor gördü. İlandaki ismi okuyunca dondu kaldı. Bu “o” olabilir miydi? Bir daha bir daha okudu. O olmalıydı. Anne, baba ve kardeşin ismi tutuyordu. İlanda bir eş veya çocuğun varlığından eser yoktu. Kısa, öz, duygudan yoksun bir ilandı.

“Merhum Hanife- Kadir  Dağdeviren’in oğulları, 
Murat– Zeynep Dağdeviren’in kardeşleri, Hakan ve Esra’nın amcaları

MEHMET DAĞDEVİREN

Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi 05. Ocak günü ikindi namazını müteakiben Karacaahmet mezarlığına defnedilecektir.”

Bu kadar… Araya girmiş bir “sevgili” kelimesi bile yoktu.

Mahalleden arkadaşıydı Mehmet. Mehmet, kardeşi Murat ve Ahmet ayrılmaz bir üçlüydüler o zamanlar. Aynı okula giderler, bütün vakitlerini ya sokaklarda ya da birbirlerinin evlerinde geçirirlerdi. Mehmet delişmen karakteri ile grubun lideriydi. Hoş, mahalleye göre çetediyler ya… En acayip fikirler ondan çıkar, diğer ikisine de bu fikirlere uymak düşerdi. O zamanlar henüz ranta yenilmemiş bahçelerdeki ağaçlardan sürekli meyve çalar, henüz tek tük olan arabaların arkasına teneke bağlar, sırf masadakilerin yüzündeki ifadeyi görmek için bir kavanoza hapsettiği böceği yemek sofrasında ortaya gizlice bırakıverirdi. Herkes bu yaramazlıkların Mehmet’in başının altından çıktığını bilir ama azarı Murat’la Ahmet yerdi. Öyle bir dik duruşu vardı ki Mehmet’in, çocuk yaşına rağmen herkes ondan çekinirdi. Ahmet bile…

Ahmet’in yapmaktan en hoşlandığı şey ise sıcak yaz günlerinde mahallerinin az ötesindeki koruluğa gidip ağaçların gölgesinde günü geçirmekti. Sıcak bastırmadan giderler, ne kadar garip mahlukat varsa kavanozlarına toplarlar, sıcak bastırdığında ise koruluğun ortasından akan derede yüzerlerdi. Zaman zaman top oynarlar, top kaybolduğunda saatlerce topu ararlardı. Topu bulan olmak gurur meselesiydi. Nedense… Mehmet her zaman en çok böcek toplayan, derede en uzağa yüzen, topu en uzağa, en yükseğe atan olurdu. Hep en’lerin insanıydı o…

Ahmet’in aksine okulda başarılı bir öğrenci değildi Mehmet. Okulu gereksiz görenlerdendi. “Boşa vakit kaybı” derdi “en iyi ders yaşayarak öğrenilir. “ Zar zor bitirdiği liseden sonra hiç üniversiteye gitmek için yeltenmemiş, Ahmet üniversiteye giderken o askere gitmişti. Ne olduysa o sırada olmuş ve ailesi apar topar taşınmıştı mahalleden. Bir daha da hiç haber almamıştı ne Mehmet’ten ne de Murat’tan. Fazla sormamış, soruşturmamıştı açıkçası.

Gazeteden kendisine hazin bir şekilde bakan ilanı Mehmet’e hiç yakıştıramadı. Onun hep hayatta başarılı olacağına inanmış, muhtemelen çok güzel bir kadınla evlenip birbirinden güzel çocukları olacağını düşünmüştü. Mahallenin en güzel kızı Ayşe’de ona yanık değil miydi o zamanlar?

Ahmet, Ayşe’yi içten içe hep sevmiş ama Mehmet’in yanında kendi esamesinin okunmayacağını bildiğinden bunu hiç dile getirmemişti. Murat’ın sınıfında okuyan Ayşe, her zaman yüksekten topladığı simsiyah saçları, kocaman kahverengi gözleri ile Ahmet’e dünyanın en güzel kızı gibi gelirdi. Hele o gülümsemesi… Kendileri ile her karşılaştığında Ayşe’nin yüzüne öyle bir gülümseme yerleşirdi ki Ahmet’in içi erirdi. Bu gülümsemenin Mehmet’e özel olduğunu bilmesine rağmen... Mehmet de bir kaş göz hareketiyle onlara ayakaltında dolaşmamalarını, kaybolmaları gerektiğini ima ederdi. Ahmet’le Murat hemen bir bahane bulup onları yalnız bırakırlardı bir süre. Düşlerinde hep Mehmet’in yanlarında olmadığı bir zaman kendisine aynı o şekilde gülümserken görürdü Ayşe’yi. Ayşe hiç ona öyle gülümsemedi…

Geçmişin içinde kaybolmuşken, Hüseyin Efendi böldü düşüncelerini.
-       Ahmet Bey telefon sana. Ayşe Yenge arıyor.

Üniversiteyi bitirip döndüğünde hemen askere gitmek için başvurmuş, ilk tertipte de askere alınmıştı. Askerden dönünce de bir tanıdıkları vasıtası ile devlet dairesinde bir memuriyet bulmuşlardı ona. Saati belli, parası belli, sosyal güvenliği olan memuriyet, o zamanlar en revaçta olan işlerdendi. Çoğu esnaf çocuğu olan sınıf arkadaşları lise biter bitmez babalarının yanında çalışmaya başlamış, mahallenin kızlarına talip olup birer birer evlenmişlerdi. Ahmet askerden döndüğünde çoğunun çocuğu bile olmuştu.

İşe girer girmez annesi başlamıştı Ahmet’i sıkıştırmaya.

-       Oğlum bak, bütün arkadaşların evlendi. Senin de zamanın geldi. Rüstem Bey’lerin kızı liseyi yeni bitirmiş, güzelce bir kız.  Bir bak, beğenirsen onu isteyelim sana.
-       Anne ben henüz evlenmeyi düşünmüyorum. Niyetlenince söylerim sana bakarsın uygun birini, yorma şimdi tatlı canını.

Neredeyse her hafta yeni bir adayla geliyordu annesi. Ahmet ise evlenmeyi hiç düşünmüyor, daha iyi iş imkânları bulabileceği, üniversitede keşfettiği müzik tutkusunu geliştirebileceğine inandığı İstanbul’a gitmek istiyordu. Üniversitedeyken kısa birkaç ilişkisi olmuş ama aşk yolunu kesmemişti. Aşk olarak bildiği tek şey o ufak tefek, saçları yukarıdan toplu,  gülümserken o simsiyah gözlerinin içi gülen Ayşe’ye karşı hissettiği duygulardı. Zaman içinde hafif küllense de onu tamamen unutturacak bir çıkmamıştı karşısına.

Bir gün otobüsle işe giderken, camdan onu hızlı hızlı giderken gördü. Saçları gene yukarıdan toplu, çiçekli kolsuz elbisesi, beyaz çantası, ona uyumlu beyaz kısa topuklu ayakkabıları ile hala güzeldi. Bu kısacık an bile Ahmet’i heyecanlandırmaya yetmiş, o günden sonra Ayşe’yi tekrar eskisi gibi düşünmeye başlamıştı. Evlenmiş miydi acaba?

Annesi ona gene haftalık yeni bir aday sunmak üzere “ Bak oğlum “ diyerek konuya girdiğinde;

  -  Anne, Ekrem Bey’lerin kızı vardı ya Ayşe. Evlendi mi o? Biliyor musun? , diyerek annesinin ağzını aradı.
-       Ha, bildim. Seninle aynı okulda okumuştu. Evlenmedi. Bir yerde sekreterlik yapıyormuş. Pek iyi konuşmuyorlar hakkında. Niye sorarsın oğlum?
-      Onunla evlenmek istiyorum.
Bunu duyar duymaz annesinin suratı asılmış, bakışıyla oğlunun bu seçimini beğenmediği belli etmişti.
-       Katiyen olmaz. Hem yaşlı o. Hepi topu senden iki yaş küçük. Çalışıyor da. Gözü açılmıştır onun. Açık saçık elbiselerle işe gidiyor her gün. Ölürüm de izin vermem.
-        Anne, ya o ya da hiç, diyerek kestirip atmıştı Ahmet.

Annesinin aksine onun çalışmasından mutluluk duymuş, açık saçıktan kastın kolsuz elbise olduğunu bildiğinden o konuya fazla takılmamıştı. Modern bir genç kadın olmuştu Ayşe. İstanbul’dakilere benziyordu. Bu iyiydi.

Büyük tartışmalar sonucunda annesi Ahmet’i vazgeçiremeyeceğini anlayınca inadından vazgeçmiş ve Ayşe’nin annesi Rukiye Hanım’a haber yollamıştı. Gelen bütün taliplileri geri çevirdikten sonra uzun zamandır kızına talipli çıkmayan Rukiye Hanım bu habere çok sevinmiş, hemen buyur etmişti onları.

Bütün adetlere uymuşlar, çikolata ve çiçeklerini alıp istemeye gitmişlerdi. Ahmet çok heyecanlıydı. Seneler sonra Ayşe’yi ilk defa yakından görecekti. Ayşe kahveleri yapıp getirdiğinde bir saniyeliğine göz göze gelmişler, Ahmet o kara gözlerde bir cevap aramıştı. Simsiyah gözler ser verip sır vermemiş, umursamaz bir tavırla dimdik bakmışlardı Ahmet’in gözlerine. Bunca seneye rağmen hala Mehmet’i düşünüyor olabilir miydi? Hem Mehmet gitmiş, yok olmuştu. Kendisi ise buradaydı. Her şeyi tamdı. Okulunu, askerliğini bitirmiş, güvenli bir işi vardı. Kendisini de severdi elbet zaman içinde. Adet üzerine Ekrem Bey “ biz bir düşünelim, kızımızın da fikrini alalım. Size haber ederiz “ diyerek onları uğurlamış, Ahmet için bekleyiş dolu günler başlamıştı. Ne kadar sürerdi ki acaba karar vermek?

İstemenin üzerine Ayşe’lerin evinde ayrı bir çıngar kopuyordu. Ayşe asla evlenmek istemediğini söylüyor, annesi ve babası bu yaştan sonra bundan iyi talip çıkmayacağı, bununla da evlenmezse evde kalacağı konusunda onu ikna etmeğe çalışıyorlardı. “ Sevmiyorum onu “ diye avaz avaz ağlayan kızına Ekrem Bey “ ya evlenirsin ya da tasını tarağını toplayıp bu evden gidersin. Ömür boyu bakamam ben sana “ diyerek son noktayı koydu. Olumlu yanıt gitti Ahmet’lere.
Sade bir nikâhla evlendiler. Nikâh defterine imzayı atarken “ bu sefer golü ben attım Mehmet “ diye geçirdi içinden. Niyeti nikâhtan sonra İstanbul’a tayinini istemekti.  Bambaşka bir şehirde, hem de İstanbul gibi insanı kendinden alan bir şehirde Mehmet’in izi kalmazdı Ayşe’de. Onu el üstünde tutacak, Ayşe’nin kendisini sevmesini sağlayacaktı. Sabırlıydı, başarıncaya kadar bekleyecekti.

Ayşe “annemin yanından ayrılmam” diye ısrar edince İstanbul’a gidemediler, Ahmet bir daha saksafon çalamadı, Ahmet’in hayalini kurduğu seyahatlere hiç gitmediler, Ayşe onu hiç sevmedi…

Ayşe’nin tembihlediği gibi saat altıyı doldurup eve doğru giderken Ahmet bir an durdu düşündü. O Ayşe’yi gerçekten sevmiş miydi?





Hiç yorum yok: