14 Mart 2014 Cuma

HER KARANLIK İÇİNDE AYDINLIK BARINDIRIR

Bir gün arayla…

İki resim… İki baba… İki acı…

Her ne kadar birbirine tezat görünse de aslında aynı…

Ben bu babalara, bu babaların gözlerine baktığımda sadece tek şey görüyorum. Evlat acısı… Bu gözlerde tüm diğer söylemler anlamını yitiriyor. Koca bir boşluk ve koca bir acı…

Biri Alevi, diğeri ise Sünni bu babaların… Biri sol görüşlü diğeri sağ görüşlü muhtemelen. Ne fark eder? İkisi de insan, ikisi de aynı acıda buluşmuşlar. Bundan ötesi var mı? Soruyorum, var mı?

İkisini de dinliyorum. İkisi de sakin olmaya davet ediyor insanları. İkisi de insanlığa davet ediyor herkesi. Halbuki ne kadar zor, yüreklerine taşınamaz bir ağırlık binmiş bu insanların bunu söylemesi. İsyan etseler hakları, yakıp yıksalar hakları, sayıp sövseler hakları ama yapmıyorlar. Nasıl hakları diyenlere sorarım? Sizin evladınız var mı? Hiç evladınızı kara toprağın altına yolcu ettiniz mi? Ben de etmedim ama anneyim. Sanırım ben de girmek isterdim aynı toprağa onunla birlikte. Öylesine derin delmiş ki bu acı, başkaları da pay almasın istiyorlar benzer bir acıdan. Saygı duyuyorum bu iki babaya da. İkisini de yüreğime alıyorum gözyaşlarım eşliğinde.

Bu karanlık günlerden aydınlık doğacağına inanıyorum. Berkin, Burak ve diğerlerinin ölümlerinin bize ışık tutacağını, yolumuzu aydınlatacağına inanıyorum. Değerli bir okulumuzun Berkin için verdiği taziye mesajında yazdığı “ bir hiç uğruna ölen “ sözüne asla inanmıyorum. Onların ölümü bir hiç olmayacak bilakis insanlığa ışık tutacaktır. İçimizde kalmış insanlık kırıntılarını meydana çıkaracaktır.

Hepimiz ama hepimiz, sağ - sol demeden, Türk Kürt demeden, Alevi Sünni demeden, elimizi taşın altına koyup bu bölücülüğe, ayırımcılığa çanak tutan zihniyetlere dur demek zorundayız. Her ne şekilde ölmüş olursa olsun, gencecik kardeşlerimizi toprağa verirken, insanlıktan çıkıp üzülemiyorsak, acıyı hissedemiyorsak vay halimize! Siyasi düşünce farklılıklarımızı bu acıya bulaştırıyorsak, yanlış noktadayız demektir. Ne inandığımız siyasi düşünceye faydamız olur ne de bu ülkeye. Her siyasi düşüncenin, yöntemleri farklı da olsa hedefi aynıdır. İnsan refahını, mutluluğunu sağlamak… Kimi bunu kapitalizmle sağlayacağına inanır kimi sosyalizmle. Eğer amacından sapıp, tümün refahından kısıp sadece belirli bir kesimin hizmetine dönüşüyorsa amacından sapmıştır. Bu nedenle hangi görüşte olursak olalım, en özümüzde insanlık değerlerinin olması, bu doğrudan asla ve asla taviz verilmemesi gerekir.

İlk önce kendimize dönüp özeleştiri yapmalı, günümüzde yükselen bölücülük ve ayırımcılığa neden olan tarihi hatalarımızı bulmalıyız. Bu günkü iktidar nasıl bu kadar yandaş buldu sorgulamalıyız? Bulduğumuz hatalardan ders alarak, hatalarımızı düzeltmeliyiz. Karşı tarafı eleştirmeden önce kendimizi eleştirmeliyiz. Sayıp sövmeden ziyade sevmeyi öğrenmeliyiz.

Bir arkadaşımın paylaşımından gördüm. “Acıya kimlikler yüklemeden, gözyaşlarımız insanca aktığı zaman barış gelecektir “ demiş Murat Yalçın. Ne kadar güzel ve doğru demiş. Sevgi kimlik istemez…

Gelecek aydın günler uğruna ölen genç kardeşlerimin mekanları ışık olsun. Kara toprağa yolcu etmiş annelere babalara metanet diliyor, gelecek aydınlık günlerde çocuklarının izlerinin olacağı bilinciyle yüreklerinde biraz huzur bulmalarını umuyorum.




11 Mart 2014 Salı

IŞIKLAR İÇİNDE UYU BERKİN...

Öfkeliyim, kızgınım, üzgünüm…

Bir kayıp daha verdik bu anlamını yitirmiş, kara komediye dönüşmüş iktidara. Bir can daha… On beş yaşında, daha hayatının baharında olması gereken bir can… Ne desek boş, ne söylesek anlamsız… Kelimeler yetmiyor, sözcüklerin içi boş. Öylesine kırgınım…

Tam bu anlamsızlığın içinde yiten umudumu yazmak üzereydim Berkin’in haberini aldığımda. Bekliyordum beklemesine de gene de çok koydu bu haber. Aylardır içinde kaybolduğum, gittikçe beni uyuşturan bu kara mizahın son damlası oldu Berkin’in ölümü. Patladım, döküldüm, ağladım. Ağlıyorum hala… Berkin’e, Berkin’in simgelediği her yok oluşa, kaybettiğimiz değerlere, insanlıktan yitişimize…

Daha çocuktu Berkin… Belki de olanlarla hiç ilgisi olmadan, ekmek almaya giderken kaza kurşunu ile vuruldu. Hiç mi sızlamadı yürekleriniz? Bu güne kadar hangi devlet görevlisi tuttu bu ailenin elinden? Ötekileştirip bıraktınız kendi kaderine, küçücük yaşında tecavüze uğrayan kızların faillerini serbest bırakıp onları da kendi kaderlerine bıraktığınız gibi. Bu çocuklara sahip çıkmaya çalışan halkı da devlete düşman bellediniz. Hani insanlık nerede?

Öfkeliyim… Dün sabah hastane önünde gözaltılar olurken Cumhurbaşkanı Berkin’in babasını arıyor bir yandan. Bu ne komedidir! 267 gündür yatıyor o çocuk orada. O kadar zamandır neredeydin Sayın Cumhurbaşkanı? Bu telefonun samimiyetine inanmamı bekleme benden. Son günlerdeki tahliyelere de. Ne hesabınız var on beş yaşındaki bir çocuğun üzerinden görülmesi gereken? Bu kadar mı acizsiniz? Bu kadar mı vicdansız?

Yıllardır Türkiye Cumhuriyeti’nde dini inançları yüzünden baskı altında olanlara özgürlük söylemi ile yola çıktınız. Amenna! Şimdi olanlara, yapılanlara bakıyorum da dini inanç bunun neresinde? Dinde vicdan esastır, sizin vicdanınız nerede?

Endişeliyim… Endişeliyim çünkü artık söylenen hiçbir söze, yapılan hiçbir harekete inanmıyorum. Yapılan hiçbir şeyin millet yararına yapıldığını düşünmüyorum. Herkes kendi derdine düşmüş, birbirini harcıyor durumuna geldik. Yazık değil mi bu millete?

Öylesine tıkandım ki yazamıyorum. Sadece ve sadece insanı değerlerle yoğrulmuş güzel memleketimin kara yüreklerinizin içinde yok edilişine ağlıyorum.


Berkin ışıklar içinde uyu. Ölümün bize ışık olsun…

8 Mart 2014 Cumartesi

EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ... 8 MART

Bu gün 8 Mart… Ortalık “Kadınlar Günü “ diye inliyor. Bir kere bu gün “Emekçi Kadınlar Günü.”  Sadece “Kadınlar Günü” deyince baştan yanlış başlıyor iş. Ha tabii, her kadın “ben de evde temizlik yapıyorum, aş pişiriyorum, çocuk bakıyorum onlarda emek” diyebilir. Haklılar da, onlar da emek hem de ciddi emek, çoğu zaman takdir edilmeyen. Ancak bu gün bunları da yapıp bir de üstüne dışarıda çalışan kadınların günü. Çoğu ülkede daha az maaş, daha zor terfi, zor çalışma koşulları ile ötelenmiş kadınların. Hem evde hem işte çalışan kadınların… Gündüz tarlada, fabrikada, ofiste çalışıp, çocuğunu bıraktığı kreşten, anneanneden, komşudan nefes nefese alıp eve koşan, beş dakika dinlenmeden yemek pişirme derdine düşen kadınların günü…

Kadın haklarının tartışılması gereken bir gün bana göre. Takdir anlamında çiçek, böcek, hediye alınmak istiyorsa alınsın ama kapitalizmin ağına düşüp anlamının saptırılıp, mecburiyet altında tüketim kavramına daha da çok yüklenilen bir gün olmamalı bence. Evliyken ve çalışırken bana en anlamlı gelen hediye, eğer haftasonuna denk gelmişse 8 Mart, eşimin beni uyandırmayıp mükellef bir kahvaltı sofrası hazırlamasıydı mesela. Hafta içiyse de akşam yemeği. Hoş gelirdi, normal rutinin dışında, bir nefes gibi…

Şu son iki-üç günde cep telefonuma düşen mesajlara bakıyorum da, aklınıza gelebilecek her türlü mağaza “Kadınlar Günü” ne ayrıcalık olarak değişik oranlarda indirim mesajları atıyorlar. Alın, daha çok alın. Tüketin… En komiği de bir inşaat firmasının gönderdiği mesaj; 8 Mart Kadınlar Günü şerefine %8 indirim yapıyormuş daire fiyatlarında! Çok güldüm. Sıkıysa almaya niyetlenen kadının çalıştığı yıl kadar yapsana indirimi, madem bir hoşluk yapacaksın. Olur mu? Olmaz…

Kadının gittikçe anlam değiştirdiği ülkemizde kadın haklarını tartışmak, kadının konumunu yeniden yerine oturtmak için anlamlı bir gün olabilirdi bu gün ama her sembolik gün gibi bu günde yalandan “kadınlar baş tacımızdır “ konuşmalarıyla geçecek. Bütün sosyal medya ortamları çiçekler, böcekler ve tebriklerle dolacak. Bu günkü gündem de bu olacak, yarın başkasına geçmek üzere. Kendimizi oyalayacağız özetle. 4+4+4 eğitim sistemiyle taa çocukluktan başlayan cinsi dişi olan kişiler üzerindeki tahakküm gittikçe artıyor oysa. Kürtaj yasağıyla kadının kendi hayatı ve bedeni üzerindeki hakkı alınıyor elinden.  Kadına şiddet, bu güne kadar görülmediği kadar artıyor. Tecavüzcüler serbest bırakılıp, o kızların kadınların hayatı karartılıyor. İş yerlerinde gittikçe artan mobbing vakalarıyla dolu ortalık, genelde hakkında hiçbir şey yapılmayan. O kadar çok örnek var ki kadına karşı. Esas bunların ortaya çıkarıldığı bir gün olmalı 8 Mart.

Kadın fiziksel farklılıklarının yanı sıra, erkeklerden değişik çalışan akıl ve duygu dünyasıyla kendine has bir varlık. Erkekler de öyle. Birbirlerine karşı değil, bilakis birbirlerini tamamlayan varlıklar. Birinin zayıf yanı, diğerinin güçlü yanı. Biri olmadan diğeri tam olmuyor. Birbirlerini ezmeden, birbirlerine saygı göstererek yan yana, birlikte oldukları zaman inanılmaz bir enerji yaratabilecek güce sahip bu ikili. Bundan kaçınmak yerine, bunu kucaklamak lazım.


Adı “Kadınlar Günü “ olmasına rağmen, kadına saygı duyan her erkeğinde el verip beraberce mücadele edildiği bir yol olmalı bu. Kadının hak ettiği saygıyı, hayatta ve toplumda erkeklerle eşit haklara sahip olduğunun anlatılması gereken bir gün aslında. Hoş bir güne sığdırmak tabii ki anlamsız ve yetersiz. Her an, her ortamda, her imkanda anlatılmalı bu. Sonuçta hepimiz insan değil miyiz? Kadın/ erkek diye ayırmanın ne kadınlara ne de erkeklere faydası var. Diğerini kendimiz gibi önce insan olarak görebildiğimiz sürece, ne ötekileştirme ne ayırımcılık kalır. İnsanlık şemsiyesinin altında birleşebilir kadını da erkeği de, diğer bütün etiketlenmiş ayırımcı kalıplar da. Birleşmeli de…

6 Mart 2014 Perşembe

BU GÜN GÜNLERDEN AŞK

Bu gün günlerden AŞK…

Bu gün yani 6 Mart, benim Sevgililer Günü’m. Bu gün kızımı kucağıma aldığım gün, görür görmez aşık olduğum.

Önce bir dokuz ay flörtleştik birbirimizi görmeden. Bir duvarın arkasından o büyüdükçe büyüyen bir sevgi gelişti aramızda. Henüz tanımasak da birbirimizi, duvarın iki yanından ses verdik birbirimize, merak ettik keyfimizi, sağlığımızı. İlk başlarda varlığından haberdar olunca, şaşkınlıktan, heyecandan midem bulandı bir süre. Alıştıkça onun varlığına keyif aldı yerini heyecanlı bulantının. Dört ay sonra, tanımadığım ama içimde o güne dek bilmediğim bir sıcaklık uyandıran varlığın sakat olma ihtimali çıktı ortaya. Çok üzüldüm günlerce. Gene de onu çok seviyordum, her haliyle kabulümdü. Bir ay sonra şiddetli tekmelerle üzülmemem gerektiğini, sakat makat olmadığını müjdeledi bana. Aylar geçtikçe arttı sohbetimiz. Kıskançtı da biraz. Geceleri onunla baş başa kaldığımız saatlerde “uyuma “ dedi bana tekmeleriyle” sana ihtiyacım var.”  Büyüdükçe, varlığını daha da hissettirdikçe onu görme arzusu dayanılmaz oldu. Günler geçmek bilmedi. O da kendi dünyasına sığamaz oldu. Birbirimizi görmek, koklamak, sarılmak için önüne geçilemez bir istek duyduk.

6 Mart sabahı, en nihayet bu arzumuza kavuştuk. O karanlık dünyasından tanımadığı seslerle dolu, aydınlık bir dünyaya doğduğundan şaşkındı. Bu karmaşık dünyaya gözlerini kapadı önce, belki korkudan, belki şaşkınlıktan. O güne kadar benden başkasını tanımıyordu ki! Önce ben gördüm onu. Kucağıma verdikleri ilk anda, ilk görüşte aşktı zemini dokuz boyunca hazırlanan. Kokusu melek kokusu olmalıydı. Öyle çektim içime. Başka hiçbir koku, onun kokusu kadar insana huzur veremezdi. En azından bana… Aradan geçen 13 seneye rağmen hala onun kokusudur bana en huzur veren.

O da bende tanımadığımız bir dünyaya doğduk 6 Mart sabahı. Beraber büyüdük bu 13 sene boyunca. Birbirimizin elinden tuttuk senelerce, hiç ayırmadan. İyi günü de kötü günü de beraber paylaşıp atlattık onunla. Kah kızdık, kah güldük, kah söyledik ama sevgi pınarımızdan bir damla eksiltmedik. Her geçen günle daha da gür çağladı o pınar. Aşkı, sevgiyi, sabrı, hoşgörüyü, cesareti onun sayesinde öğrendim. O da benden bir şeyler öğrendi muhakkak. Besledik birbirimizi sevgimizle. Gün be gün gelişip serpildi aşkımız.

Bazen “benden nasıl böyle farklı bir çocuk çıkar” bile dedirtebilecek kadar değişik duruşuyla bana benim gibi olmayana saygıyı öğretti. Bağırmadan dinlemeyi, farklı fikirlerde de olunsa birbirini anlamanın mümkün olduğunu, inandığım bir değer için dik durmayı onun sayesinde öğrendim. Belki de o bana, benim ona öğrettiğimden daha çok şey öğretmiş olabilir. O bana bir hediye, tanrının bana bir lütfu.

O benim kızım. Hayatımın, varlığımın anlamı… Benim hayat pınarım, her şeyim, en büyük aşkım. Hayatıma girdiği andan beri, onunla geçirdiğim her bir saniyeye minnettarım. Ona olan sevgim, onun varlığı beni ayakta dik tutan. Tanrıya bana böylesi bir güzelliği bahşettiği için şükrediyorum.


İyi ki yollarımız kesişti, iyi ki varsın canım kızım. Seni seviyorum…


28 Şubat 2014 Cuma

BİZİM EVİN HALLERİ - 6

Ne zaman insanlığa inancımı yitirsem, ne zaman ortalık fitne fücur kaynasa ben veriyorum kendimi kedilere. Hayvanları daha saf, temiz, dürüst bulduğumdan. Ortalıkta gezen pislik kokusundan, insanı boğan kirlilikten, yalandan, riyadan, üçkağıttan, kalleşlikten kaçmak için sığındığım bir alan. İnsana dair inancımı hala korumama imkan tanıyan bir nefes. Kedilerin insana inancı korumakla ne ilgisi var diye düşünenler olabilir. İçimdeki sevgi tomurcuklarının her daim canlı kalmasını sağlıyor hayvanlar. Ara ara ümitsizliğe kapıldığımda içimdeki sevgiye sarılıyorum umudumu korumak için. Besliyorlar yani. Sevgi kaynağımın kurumasını engelliyor hayvanlar, özellikle de evdeki kedilerim.

Ailenin en dombilisi, en sevgi arsızı Cookie Hatun, geçen gün bana ziyarete gelen arkadaşımın onu aralıksız 5-6 saat sevmesinden sonra iyice şımarmış olmalı ki, artık her daim ya kucağımda, ya da dibimde yatıyor. İlla bana yapışık… Herhangi bir şey için yerimden kalkarsam benim oturduğum yere iyice yayılıyor o koca gövdesi ile. Yerime döndüğümde bakıyorum benim yer işgal altında. Bilgisayarın kablosu yüzünden o noktada oturmam gerektiğinden kaldırmaya çalışıyorum ama en az beş-on dakikalık okşama, öpme faslını yapmazsam öldür billah kalkmıyor yerinden. Akşamları ise üç kişilik ana koltukta kızımla sarmaş dolaş televizyon seyrederken bir bakıyorum, biz ana-kız bir kişilik yere sığışmışız zar zor, Cookie Hatun ise yayılmış iki kişilik yere, gene yapışık. Ne yalan söyleyeyim bazen çok sıcak basıyor. Kan ter içinde fırlıyorum yerimden, ferahlamak için. Kızım hemen somurtuyor, “ ne zaman sana sarılsam, sıcak basıyor sana” diye. “ Kızım sorun sen değilsin, Cookie “ dediğimde ise hemen savunmaya geçiyor benim kız. “ Ama o da bu evin bir ferdi, onun da istediği gibi yayılmaya hakkı var “ diye. Benden umudunu keserse bu sefer alıyor Cookie’yi kucağına. Bu arada belirteyim, kızımın kedi tüyüne alerjisi var. Bu aralarda fena azmış vaziyette ama kimin umurunda? Koyun koyuna aşk yaşıyorlar. Cookie’nin o koca gövdesinden kızımın yüzünü bile göremiyorum bazı bazı. O kadar sevimli duruyorlar ki, televizyonda dinlediğim o iç karartıcı haberlerden sonra içim aydınlanıyor.

Bu sabah, biraz da geç kalkmamız sebebiyle, aleltelaş kızımı servisine yetiştirmeye çalışırken peşimden “miyav miyav” dolaşan Cookie Hatun’la ilgilenemedim.  Neyse kızımı yetiştirdikten sonra kendime bir sabah kahvesi yaparken kedilerin suyunu, mamasını unutmuşum. Mutfakta ortalık toplarken bir sürtünme sesi duydum. Bir baktım Cookie Hatun su kabını burnuyla ite ite yanıma getirmiş. “ Taze su “ diyor yani. Susamış hayvan ne yapsın? Muhtemelen miyavlarken de su istiyordu ama ilgisiz anne duymayınca çareyi böyle bulmuş anlaşılan. Gülüyorum.

Son iki üç gündür Çakıl Oğlan’da da yenilikler var. Her zaman geceleri ayakucumda yatan Çakıl, son üç gündür yer değiştirdi, yanı başımda yatıyor. İlk gece, gece yarısı uyandığımda  dibimde tüylü bir şey! Neredeyse ağzıma girecek. Bir baktım Çakıl yerleşmiş başımın yanına, başını da omzuma koymuş, uyuyor. Kıyamadım, uyuduk öyle. Sonra ki geceler ise, Allah’tan omzumdan vazgeçti ama kafası yastığımın üzerinde, yastık paylaşıyoruz geceleri. Evet biraz tüylü oluyor ama gene de görüntü ve yaşattığı duygu muhteşem.

Limon Efendi ise her zaman ki ağır abiliğini koruyup sulanmıyor bizlere. Onun standartı, kızım ne zaman odasında olsa, onun yatağının üzerinde ona eşlik etmek. En favori yeri orası. Geceleri de orada yatıyor. Benimle yastık paylaşan Çakıl yüzünden kıskançlık yaşayan kızıma iyi geliyor tabii bu durum. Dolayısı ile bana da.

Hah! Deminden beri yanımda yatan Cookie Hatun, yer değiştirip kucağıma yatmaya karar verdi. İte kaka bir savaş veriyoruz şu anda. O kucağımdayken yazmam mümkün değil. Ben yazıyı bitireyim yoksa hatunun bana rahat vereceği yok.

Hayvanlar, kendi doğalarını koruyarak, en saf halleriyle kendilerini ortaya koyarak insanda inanılmaz bir sevgi seli yaratabiliyorlar. Belki biz insanlar, asırlar boyunca hakim olmuş güç, başarı gibi çarpıtılmış kavramlarla yoğrulduğumuz için, hayvanların bu saf haline gereksinim duyuyoruz. Belki yüreğinin özünde sevgi ağırlıklı yaşayanlar, bu yozlaşmış, güç sanrısı ile sevginin gittikçe azaldığı dünyada, kendi özlerini beslediğinden seviyorlar hayvanları. Kimbilir?!




9 Şubat 2014 Pazar

ÇOK GEZEN Mİ BİLİR ÇOK OKUYAN MI?

Hani “çok mu gezen bilir çok mu okuyan bilir? “ diye sorulan bir atasözümüz (?) var ya, nedense o takıldı bu sabah aklıma. Hatta ilkokullarda birçok münazaraya da konu olmuş bu söz, aslında gezenin daha çok bildiğini ima eder. En azından benim ilkokulda okuduğum yıllarda öyleydi. Artık bilgiye sonsuz ulaşım kaynağı neticesinde belki anlamı değişmiş olabilir ama…

Ben burada bilmeyi içselleştirmek olarak aldığımda gezenin daha çok bildiği konusunda hemfikirim. Birebir yaşanan tecrübelerle, gözle görülen yerleri, damağımızda erimiş lezzetleri hissedip dağarcığımıza yerleştirmek daha kolay. Hangi kitap bana Barcelona’daki balık pazarının girişindeki bir saraya girermiş hissi yaratan kapının güzelliğini, bu kapıdan geçince içerideki renk cümbüşünü, birbirine karışmış nefis kokularını, böyle sihirli bir mekanda olmanın yarattığı hazzı verebilir ki? Olsa olsa çok güzel tasvir edilmiş bir kitapta, oraları görme arzusu yaratabilir belki.

Babamın Alman olması nedeniyle çok küçük yaşlardan itibaren seyahat kavramı ile tanıştım. Sürekli Almanya Türkiye arası gidip gelinen yolculuklar, Yunanistan’da yaşam derken farklı kültürlerle çok erken yaşta tanıştım. Özellikle Yunanistan’da yabancı kimliği ile yaşamanın yan getirisi olarak orada yaşayan değişik ülkelere mensup çocuklarla oyun oynadım. Çocukluk ne güzel! Dil, din, ırk ayırımı yapmadan çocuk saflığımızla oyun oynar, keyifli kahkahalarla etrafımıza da neşe katardık. Annemle babam erken yaşta boşanınca tek başına uçak yolculukları da eklendi bu keyfe, hani boynunuzda asılı kocaman plastikten çantanızla hostese teslim edildiğiniz.  Çok severdim bu yolculukları. Hosteslerde, belki de tek başına seyahat etmek durumunda kalan bu çocuğa acıdıklarından( ne de olsa o dönemlerde fazla yoktu böyle tek başına seyahat eden 7-8 yaşında çocuklar)  fazlaca şımartırlardı yolculuk boyunca. Sonraları da ihracat işinde çalıştığımdan savaş altındaki Irak’tan, henüz Gorbaçov’un perestroikası ile tanışmamış Rusya’ya kadar uzandı bu seyahatlerim. Bütün bu yolculuklarımdan çok güzel anılar ekledim anı dağarcığıma.

Bu kadar seyahat eden biri olmama rağmen, nedense hiçbir zaman gittiğim ülkelerde turist gibi dolaşıp, elimde şehir haritası, o müze senin bu anıt benim gezmeyi sevemedim. Daha çok yerli halkın arasına karışıp, o ülkenin yerel kültürüne dair bir şeyler yaşama, görme hissim ağır bastı hep. Her ne kadar tarih içinde insan ögesi barındırsa da, o artık içinde insan yaşamayan kale, şato, saray vb yerlerden keyif alamadım. Seneler önce yapılmış dahi olsa, insana her daim söyleyecek şeyi olan sanat müzelerini tercih ettim.  Eğer varsa doğal güzelliklerini, bahçelerini gezdim. Turistlerin gitmediği, kıyı kenar yerlerdeki yerel lokantalarını bulmak istedim. Her zaman çok başarılı olduğum söylenemez ama…

Bütün bu seyahat maceralarıma rağmen, belki de yazmaya başladığım için, bir kitapta yazılmış çok güzel bir cümleyle karşılaştığım zaman ki hazzı hiçbir şeye değişmem. Seyahatlerin olan bilgiyi, görerek, dokunarak, hissederek öğrenme ve akılda tutmamıza yardımcı oldukları kesin. Kitaplarda ise bambaşka bir haz bekliyor beni. Bir cümle veya paragraftan yola çıkarak inanılmaz bir hayal dünyasına gidebiliyorum. Yazarın ne demek istediğini düşünürken, kendimin konuyla ilgili bilgimin ne kadar sığ veya çok olduğunu keşfediyorum. Az olduğunu keşfedersem, bilgimi genişletmek amacıyla konuyu araştırıyorum. Romandaki yerleri, karakterleri kendi hayal dünyama göre şekillendirebiliyorum. Zaten bundan değil midir çoğu kitaptan çevrilen filmlerin kitaba nazaran başarısız bulunması? Çoğu kişi kendi dünyasına göre şekillendirdiği hikayenin, sinema perdesinde karşılığını bulamadığında bir hayal kırıklığı yaşamıyor mu?

Birçok anlama gelebilecek bir cümle ile karşılaştığımda” ben olsam nasıl ifade ederdim? “ diye düşünüyorum. Çok güzel bir ifade ile karşılaştığımda, onu ben düşünemediğim için, içimi kıskançlık kaplıyor. Hırslanıyorum. Beynimin içinde cümlelerle dolaşıyorum. Biraz gerçek dünyadan, günlük hayat gailesinden insanı uzaklaştıran bir şey bu ama seyahatlerde öyle değil mi?

Günümüzde ulaşılabilen bilgi kaynağını düşünürsek, çok okuyanın da çok gezenin de bilgi sahibi olacağı bir gerçek. Tabii ki her iki kategori için de neyi ne kadar görmek, bilmek, öğrenmek istediğimizle orantılı bu durum. Dünya yer gezip sadece alışveriş caddelerini bilenler olabildiği gibi, birçok kitap okuyup bu kitaplardan hiçbir şey almadan kapağını kapayanlar da var. Gene insan ögesine dönüp bilginin ne çok gezmeyle ne de çok okumayla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu iki öge de bilgiyi edinmek isteyenlere birer araç. Bilgi edinmek istemeyen, bundan haz almayan birini ne kadar çok gezdirirseniz gezdirin, ne kadar çok kitap okutursanız okutun, ele aldığınız noktadan olsa olsa bir adım öteye gidebileceğine inanıyorum. Her şey gibi bu da insanda bitiyor yani!

7 Şubat 2014 Cuma

SEVGİ GÜNÜ

Bu gün 13.02.2011…Kültürümüze yaklaşık 20 sene evvel, ufak ufak sızıp zamanla parçamız haline dönüşen Sevgililer Günü’nün bir gün öncesi. Şimdi burada doğruydu eğriydi, ticari gaza getirme falan ahkamları kesmek değil niyetim. Zaten her ne kadar karşı çıkılırsa çıkılsın, her ne kadar “ben bunlara inanmam, bu ticari oyuna alet olmayacağım” densin, herkesin yüreğinin derinliğinde o özel günde sevdiği birinden en azından bir telefon, bir mektup vb minvalinde hatırlanma beklediğine eminim. İstemem yan cebime koy misali… Sonuçta hepimiz insanız ve hepimiz sevilmek istiyoruz. Bunda yanlış bir şey yok.

Aziz Valentine’den adını almış “Valentine’s Day”i türkçeye “Sevgililer Günü” diye çevirince işler karışıyor. Aslında “Sevgi Günü” falan diye çevrilse daha doğru olacakmış. “Sevgililer Günü”  deyince illa karşı cinsler arası, arada aşki duygular vuku bulan çiftlerin günü gibi oluyor. Tabii bu durumda içi alev alev yansa da, yandığı kişiye açılamamış kişiler, o günün sabahından akşamına kadar mel mel telefon ekranına bakmak suretiyle, arkadaşlarına gelen çiçeklere, böceklere yutkunarak bekleyerek geçiriyorlar günü. Hani bir umut… Belki… Yüreğinde hiç kimsesi olmayanlar ise “ keşke benimde bir sevenim olsa “ düşüncesini arkadaşının güne duyduğu heyecanı, sevgilisine ne hediye alacağı açmazını  “ boş işler” edasının arkasına gizleyerek geçiriyorlar. Sonuçta öyle veya böyle birçoğumuzu olumlu/ olumsuz bir duygu seline sürükleyebildiği için harika bir pazarlama stratejisi olduğunu kabul etmeliyim. Zaten pazarlama duygularımızı nasıl harekete geçireceklerini ve bunu kendi çıkarlarına göre nasıl yönlendireceklerine dair yapılan bir çalışma değil midir?

Neyse benim gelmek istediğim bu değil. Demek istediğim ben  “Sevgililer Günü”nün adını değiştirip adını “Sevgi Günü” yapıyorum. Öyle ki günün anlam ve önemi belirli bir kesime hitap etmekten çıkıp tüme açık olabilsin. Sevginin günü olmaz tabii ama günlük telaş içinde en sevdiğimize bile gerekli özeni gösteremiyoruz. Bu annemiz babamız, çocuğumuz, eşimiz, arkadaşımız, aşkımız, hayvanımız, herhangi biri olabilir. Kim olduğu önemli değil… İçimizde sıcak, olumlu sevgi duygularını uyandıran herhangi birisi veya birileri… Bu yüzden düğün dernek, doğum günü vs gibi günleri çok seviyorum. O günlerde günlük telaşlarımızdan arınıp sevdiğimiz kişiye hak ettikleri ilgiyi göstermek için her türlü özeni gösteriyoruz. Hatırlatma gibi, hem ona hem kendimize… Tabii bütün bu sevgi akışının içinde en önemlisi kendimizi sevmek… Kendimizi sevmeden başkasını da hakkıyla sevemiyoruz zaten. Hani şöyle karşılıksız, beklentisiz, doğal gelişen türden olan… Kendi kendimizle hangi konuda barışık değilsek dışarıya yansıttığımız sevgilerde de o konulara dair bir yamukluk oluyor. Onun için en önemlisi kendimizi olduğumuz haliyle kabul edip karşılıksız, beklentisiz sevmek gerek. Ben yarın ki “Sevgi Günü”nde sevgili Zeynep Göğüş’ün tavsiyesine kulak verip kendime bir hoşluk yapmayı planlıyorum. Yarın kimseden herhangi özel bir şey beklemeden kendime iyi gelecek,  yüzümü gülümsetecek, sadece kendim için bir şey yapacağım. Bu ne olur bilmiyorum. Yarın sabah güne başladığımda ruhumun neye ihtiyacı varsa, ona cevap verecek bir şey olacak muhtemelen…

Durun İnecek Var'dan bir bölüm...

1 Şubat 2014 Cumartesi

BIÇAĞIN UCUNDA KALDI GEÇMİŞ

Kapıdan içeriye girdiğinde kendisini karşılayan kesif alkol kokusuna hiç şaşırmadı kadın. Bir haftalığına başka şehirde yaşayan kızını ziyarete giderken evde kalan kocasının, onun yokluğundan istifade ederek, alkolün sınırlarını zorlayacağını biliyordu. Zaten akşamcıydı kocası. Kendisi onu uyarıp durdurmasa, hiç durmadan içebilirdi. Alkolikliğin sınırında geziyordu. Evlendiklerinde sadece sosyal içici olan kocasının nasıl olup da otuz senelik evlilikleri içinde bu raddeye geldiğini kendi de bilmiyordu. Olmuştu işte. Ne yapsa etse onu durduramamış, seneler içinde kocasının hem sağlık, hem mesleki, hem insani olarak aşağıya inişini içi üzülerek seyretmişti.

Ev boştu. Muhtemelen kadının kavga çıkaracağından korktuğundan, o gün geleceğini bilmesine rağmen, evden çekip gitmişti adam. Portmantoya paltosunu asarken salonun bütün pencerelerinin açık olduğunu fark etti kadın. Salon darmadağınık, açık pencerelerden içeri giren kuşların pislikleri ile doluydu. En üst katta oturdukları için kuşlar girerdi hep açık pencerelerden. Kaç kere tel taktırmayı düşünmüş ama bir şekilde ertelenmişti bu düşünce hep. Koltukların üzerine serilmiş battaniyeleri görünce kendi kendine güldü kadın. Evin her tarafını batırmış olan kocası, incelik yapıp koltuklar kirlenmesin diye battaniye sermişti üzerlerine. İlahi adam… “ Bir an önce soyunup, evi temizlemeye girişmek lazım “ diye düşündü.

Bu düşünceyle yatak odasına gittiğinde yapılmamış bir yatakla karşılaştı. Gayriihtiyari hemen yatağı yapmak için yatağa yöneldi. Çarşafın ortasındaki, kenarındaki lekeler, onun yokluğunda, bu yatakta, ateşli geceler yaşandığının belirtisiydi. Lekelere baktı kaldı kadın. Ancak birkaç saniye sonra kan beynine sıçrayıp öfke ile kırgınlık arasında  “ bunu bana nasıl yapabildi? Benim yatağıma, bizim yatağımıza nasıl başka bir kadın sokabildi?” düşünceleri delip geçti yüreğini. Her şeyi olduğu gibi bırakıp, delirmiş şekilde evin her tarafını dolaşmaya başladı. Oturma odasında çöpe atılmamış, boş bira şişeleri buldu. Salonda bulunan içki dolabını açtığında ise içinde bulunan içki şişelerinin hepsinin boşaldığını gördü. Hatta kocası bulmasın diye evin orasına burasına sakladığı içkiler bile bulunup içilmişti. Ev talan edilmiş gibiydi. Mutfak kirli tabak ve bardaklarla doluydu. Daha önceleri de kocasını bırakıp kızına gitmişliği vardı ama hiçbir zaman evi bu halde bulmamıştı. Hele hele başka bir kadının varlığını hiç hissetmemişti. Ne yapıyorsa dışarıda yapıyordu. Alaycı bir şekilde “bu kadar içkiden sonra bir şey yapacak hali kalıyorsa tabii” diye geçti aklından.

Severek evlenmemişti kocasıyla. O zamanlar vardı bir sevdalısı. Ancak o delikanlıyı babasının gözü tutmamış, vermemişlerdi ona. Oğlanın ailesi de kızı vermeyince baba, biz de istemeyiz bu kızı demişlerdi. Kadın çok üzülmüş, aylarca surat asmış ama sevgilisi de kolay vazgeçmişti bu işten. Halbuki o, onun daha ısrarcı olmasını beklemiş, her iki aileyi de karşılarına alarak evlenebileceklerini düşünmüştü o zamanlar. Belki de fazla film seyrediyordu. Kadın her şeye rağmen sevgisinden vazgeçmemiş, zaman içinde ailelerin yumuşayacağını ummuştu. Ailelerde yumuşama olmayınca oğlan da” bu iş olmayacak” diye bırakmıştı kendisini. Bir süre sonra da oğlanın evlendiği haberi gelmişti çevreden. Sevdalısının evlilik haberini aldığı gün, içinden hayata dair beslediği güzel umutlar çalınmış, umutlarını sevgisi ile beraber gömmüştü yüreğine. O dönem çalıştığı iş yerinin müşterilerinden olan, boşanmış, çocuklu adamla evleneceğim diye tutturmuştu ailesine. Babanın gözü bu damat adayını da tutmamıştı ama geçen sefer kızını ne kadar mutsuz ettiğini düşünüp çok da fazla ısrar etmemişti itirazında. Niye onu seçtiğini hatırlamıyordu bile. Sevdalısının evlilik haberinden sonra karşısına çıkan, onunla evlenmek isteyen ilk erkek olmasından mı yoksa o tarihlerde bayağı yakışıklı olan kocasının büyüsüne kapıldığından mıydı bilemiyordu artık.

Başlarda normal giden evliliklerine kısa süre sonra bir de dünya tatlısı kızları eklenmişti. Kadın halinden memnun, annesinin desteği ile kızını büyütüyor, işine gidip geliyordu. İşinde başarılıydı. Terfi üstüne terfi alıyordu. İyi para kazanmaya başlamıştı. Evi, işi arasında gidip geliyor, kocası ve kızıyla mutlu yaşıyordu. Ta ki kocasının içki içmeleri başlayıncaya kadar… Koca, seneler geçtikçe içkinin dozunu arttırmış, artık her ortamda kadını küçük düşürücü hareketler yapmaya başlamıştı. Kadın, yetişme tarzından, bütün bunlara hep katlanmış, boşanmayı bir gün aklının ucuna getirmemişti. Kocasının işleri de kötü gitmeye başlamış, evin maddi yükünü de kadın üstlenmişti. Hayatta ki tek amacı kızını iyi yetiştirmek, okutmak ve hayırlısı ile evlendirmekti. Zaman içinde bütün bunları başarmış, kızı üniversiteden mezun olmuş ve okuldan bir arkadaşı ile aşk evliliği yapmıştı. Şimdi de hamileydi kızı, torunda yoldaydı. Tek üzüntüsü kızının dizinin dibinde olmayışıydı. Kızı evden gittikten sonra kocasıyla baş başa kalan kadına kocasının içkisi daha da batmaya başlamıştı ama yapacak bir şey yoktu. Böyle gelmiş, böyle gidecekti. Ona da hayattan düşen pay bu kadardı işte.

Aşk olmadan yaşamın boşluğunu anlamıştı anlamasına ama çok geçti her şey için. Evlenemediği sevdalısını hep yüreğinin içinde tutmuş, ara ara kendini onunla evlenseydi nasıl bir hayatı olur’u düşünürken bulurdu. İçindeki sevgiyi kızına yöneltmiş, onunla mutlu olmuştu. Kocasına da belki aşık olmamıştı ama senelerce beraber yaşamanın getirdiği bir sevgiyle sevmişti. Aile birliğinin gerekliliğine tutunmuş, sevgiyi, aşkı, heyecanı bu birlikte yaşamaya çalışmıştı. Tatminkar değildi ama yetiniyordu. Fazlasını isteme gibi bir lüksü yoktu.

Yığılıp kaldığı koltukta bunları düşünürken, gene bir öfke dalgasına kapıldı. Bir hışımla, evi darmadağın  etmesine rağmen, ironik bir şekilde kocasının koltuklara örttüğü battaniyeleri kaldırmaya girişti. Battaniyeleri kaldırınca dondu kaldı. Koltuklar delik deşikti. İçi ürperdi. Koltuklara saplanan her bir bıçak darbesini bedeninde hissetti. Kocası sanki bıçağı ona saplamak istercesine koltuk yüzlerini paramparça etmişti. Aklına, kızına gitmeden önce bir akşam beraber televizyon seyrederken kocasını ona bakarken yakaladığı an geldi. Katil gibiydi gözleri. Öyle düşünmüştü o an. O zamanda şu an ki gibi ürpermişti. Kocası onu öldürmek istiyor olabilir miydi? Bu kadar nefret edebilir miydi? Kendisi kadar kocasını da sevgisiz bir hayata hapsetmişti. Görevlerini eksiksiz hatta fazlasıyla yerine getirmişti ama sevgi vermemiş miydi? Kendince verdiğini düşünüyordu ama ne kadar içtendi? Orası tartışılır konu. Hoş kocasının da ona pek sevgi verdiği söylenemezdi. Özellikle son zamanlarda kendisini faizsiz kredi veren bir banka gibi gördüğü kesindi. Hatta bu oturdukları evi bile kadın almıştı.

Korktu. Hemen evi terkedip annesine gitti. O gece annesinde kaldı. Kocası onu arayıp sormadı, o da kocasını arayıp sormadı. Ertesi gün, bu sefer annesiyle eve geldi. Dün gece eve gelinmemişti, bu belliydi. Bir an içi rahatladıysa da, kocasının dün gece nerede kaldığını, niye eve gelmediğini de merak etti. Biraz sonra eve haftada bir gelen yardımcı hanımda geldi. Üç koldan evi temizlemeye giriştiler. Çarşaflar çöpe atıldı, kuş pislikleri temizlendi. Her yer çamaşır suyuyla ovalanıp silindi. Mutfak dolaplarından başlayarak her tabak, her bardak, her çatal baştan yıkandı. Kadının içine bir türlü sinmiyordu. Aynı yeri bir daha bir daha siliyor, ancak ne kadar silerse silsin evdeki pisliğin gitmediğine inanıyordu. Salondaki büfeyi de boşaltmaya koyuldu. Annesi “ kızım onlara gerek yok, bak onları ellememiş” demesine rağmen, içinde kopan fırtınayı dindirmek için eline geçen her şeye saldırıyordu. Büfedeki tabakların arasından ucu görünen kağıt gibi bir şey gördü. Peçete diye düşündü. Hiç koymazdı tabak arasına peçete ama herhalde kadın koymuştu. Peçeteyi çekerken içinden de kadına  söyleniyordu bir yandan. Eline gelen peçete değil, dörde katlanmış bir kağıttı. Kağıdı açıp baktığında gözlerine inanamadı. Kağıtta “ Başıma bir şey gelirse bundan sayın eşim …….. sorumludur. Bunu bilincim yerinde yazıyorum.” yazıyordu. Altına da imzasını atmıştı. Evlenirken onları birbirine bağlayan imza, bu kağıdın altında ölüm fermanı gibiydi.

Hemen çilingiri aradı. Kilidi değiştirtti. Kapıcıyı çağırıp yatağın şiltesini attırdı. Evdeki tüm bulunan çarşafları da yardımcı hanıma verdi. Kocasının dolabındaki tüm eşyalarını bavul, çanta ne varsa bulduğu her şeye tıkarak kapının önüne koydu. Annesine “yarın koltuklara yeni kumaş bakmaya gidiyoruz, ona göre “ dedi. Bütün işlerini bitirdikten sonra avukat arkadaşını aradı. “ Ben boşanmaya karar verdim. Bana dava dilekçesi yaz “ dedi. Bütün bunları yaparken çok sakindi. Yıllardır arayıp bulamadığı huzur, altmış yaşında gelip onu bulmuştu.

Annesini de alarak yeni anahtarları ile kapıyı kilitleyip, evden çıktı. Dışarıda güneş parlıyordu.


4 Ocak 2014 Cumartesi

NEYSE...

“Neyse” diyerek başladık yeni güne, “neyse” diyerek yeni yıla başladığımız gibi… Haydar Ergülen  "Neyse" demek iyidir, 'bu da geçer' demek gibidir… Geçmez, herkes bilir geçmediğini, geçmiş gibi yapılır." demiş. Ne güzel ve doğru demiş.  Kabul etmememize rağmen, içimizde isyan bayrakları dalgalanırken bazen çaresizlikten, bazen umutsuzluktan, bazen yorgunluktan söylediğimiz bir kelimedir “ neyse”, içinde itirazımızın her bir notasını barındıran…

Ülkemizin kara para, yolsuzluk, rüşvet olayları ile sarsıldığı bu günlerde bir çoğumuzun daha da sık kullandığı bir kelime olmaya başladı “ neyse” . Olaylar boktan ama en azından iktidarın sarsılmaz bütünlüğüne dinamit patladı, neyse; devletin içinde paralel devlet varmış (sanki bilinmiyormuş gibi) birbirlerini yiyip bitirsinler, neyse; kasetler ortada uçuşuyor, bizler de öğreniyoruz, neyse; skandal üstüne skandal, ortaya çıkıyor ya neyse; gecikmiş tahliyeler oluyor, tahliye oluyorlar ya neyse gibi uzayıp giden bir liste bu. Olanlar, ortaya çıkanlar hiç kimsenin içine sinmiyor ama gelinen nokta da buna da şükür halindeyiz hepimiz. O kadar rezillik, haksızlık yaşamışız ki en ufak bir olumlu adımda zafer çığlıkları atıyoruz. Aslında hepimiz biliyoruz ortada bir zafer falan yok. Yetmiyor ama yetinir gibi yapıyoruz. Ortaya çıkanlar çıkmasın mı? Çıksın tabii… Gönül isterdi ki bunların hiç biri olmasaydı da, ortaya çıkacak bir şey de olmasaydı ama öyle değil maalesef. Hiçbir dönem bu ülke toprakları üstünde her şeyden memnun mesut, emin ellerde olduğumuzun hissiyle kendimize dönemedik ki! Her dönem bir totomuzu kollama durumu ile geçti ömür. Her olan veya olmayanda “neyse” diyerek geçirdik günleri. "Neyse bu gün de geçti, yarına bakalım" halleri hakim oldu hep insanımızda.

Kişisel olarak da sık kullandığımız bir kelime “neyse”. Neredeyse kültürel bir olgu diyebilirim. Fazla itiraz etmeye gelmez, hayır demek ayıptır öğretisi midir bilemiyorum ama sıkıştığımız anda kullanıverdiğimiz bir kelime. Konu fazla uzamadan kesmenin bir şekli. İçimizde büyüyen itirazlar ortaya dökülmeden konudan uzaklaşmanın bir yolu. Belki de korkunun bir ifade şekli. Neyse deyip kesmezsek tartışma çıkacak, uyum bozulacak, eski defterlere kadar uzanacak, kim bilir neler olacak korkusu belki. Oysa her iki tarafta biliyor “neyse “ deyip kesildiği zaman konu, hiçbir şey halledilmemiş sadece ötelenmiş oluyor. Anlık halı altına süpürülüyor sanki aniden misafir gelmiş de ortalık alelacele toparlanıvermiş gibi. O anda misafiri geçiştirirsin de ortalığı bok götürdüğü zaman ne olacak? Daha derin, uzun zaman alacak bir temizlik gerekmez mi? Bir de uzun zamandır orada kalmış lekeler neyle temizlersen temizle çıkmaz bir türlü. Halının, örtünün, kalbinin ayrılmaz parçası olur artık.

Bazen de yorgunluktan, bıkkınlıktan, bezginlikten çıkar ağzımızdan “neyse”. Aslında mücadele etmekten çoktan vazgeçişi simgeler. Vazgeçilmiştir ama nedense savaş meydanını da terk etmeyi yediremez insan kendine. Meydanı terk etmeyi yenilgi olarak algıladığımızdan belki. Zaman kaybı halbuki! O güne kadar anlatamamışsan, anlatamadığından değil, karşındakinin anlamak istemediğindendir. O anlamak istemedikçe ne yaparsan yap, ne kadar çabalarsan çabala anlamayacaktır gene. Emeğe yazık! O anda meydanı terk etmek yenilgi gibi gözükse de aslında kendi benliğin adına zaferdir. Seni tüketen, sonuçsuz çabalarla yoran, enerjini aşağı çeken ortamdan uzaklaşmaktır. Bundan ala zafer olabilir mi?!

İnsanı uyuşturan, oyalayan bir kelime “ neyse”. Duygularımızı, düşüncelerimizi baskı altına almak için kullandığımız… Altını zamanında kapatmadığımız zaman içinde oluşan buharın baskısıyla patlayan düdüklü tencere gibi, fazlası insanı patlatmaya muktedir bir kelime. Gereğinden fazla o buharda pişmiş etler gibi insanın yüreğini lime lime eden. Arkadaşımın dediği gibi insanın nefesini daraltan. Bir çok şey gibi bu da azı karar çoğu zararlar şeylerden. Dikkatli kullanmak lazım!

Belki de ilk defa “neyse” deyip geçiştirmeyip, Vodafone’nun bebekli reklamını ilk gördüğüm gün içimde patlayan itiraz dalgasına kulak verip bu reklama karşı bir kampanya açtım. Bayağı da ilgi gördü. Her ne kadar destek istediğim bazı gazeteciler, muhtemelen böyle bir reklam kaynağını karşılarına almak istemediklerinden, destek olmadılarsa da toplum içinde karşılığını bulan bir kampanya oldu. Dün RTÜK’ün bu reklamı yayınlayan 25 televizyon kanalına uyarı cezası verdiğini öğrendim.(Bana göre Vodafone’nun da ceza alması gerekirdi. ) RTÜK’ün bu kararı sadece bizim yüzümüzden aldığını düşünecek kadar saf değilim ama en azından çorbada tuzumuz olduğuna inanıyorum. Demem o ki, içimdeki isyan dalgalarına rağmen “ neyse “ deyip geçiştirmeden attığım adım sonucunda bir yere ulaşılabildiğini görmek, bana “neyse” yi fazla kullanmamam gerektiğini gösterdi.

Neyse’nin altına sığınmadan, geçer gibi yapmadan, sesimizi kısarak değil çıkararak, ruhsal özgürlüğümüzün doruğunda yaşamanın hem kendimize, hem topluma daha iyi geleceğini düşünüyorum. Neyse’siz günlere diyelim…


28 Aralık 2013 Cumartesi

2013'Ü GERİDE BIRAKIRKEN

2013’u uğurlamaya birkaç gün kalan şu son günlerde geçmiş seneye bakıyorum. Senenin neler getirip neler götürdüklerine… Yılın bilançosunu çıkarmak istiyorum. Hayat bir yolculuk ya, nereden nereye gelmişim, onu görmek istiyorum.

Hem bireysel, hem toplumsal olarak baktığımda bir aydınlanma senesi olmuş diyebilirim. Son birkaç senedir tohumlarını ektiğimiz varoluş mücadelesinin her iki boyutta da ilk meyvelerini verdiği bir sene olmuş 2013. Toplumsal olarak, senenin ortasında Gezi olayları ile patlayan ilk çiçekler, gittikçe meyveye dönüşüyor artık. İyice olgunlaşıp hasadı toplayıp yeme imkanımız ise 2014’de mümkün gözüküyor. Henüz, hala dikkatli olmamız, ürünü bozmamak için suyunu havasını özenle vermemiz gerek.

Bireysel olarak öğrenciliğimin devam ettiği, çıraklıktan kalfalığa doğru yol aldığım bir sene olarak görüyorum 2013’ü. Bu sene öğrendiğim en önemli şey “ her şey olması gerektiği gibi “ öğretisi oldu. Bunu söylem olarak daha önceleri de söylememe rağmen, içselleştirebilmek, bu öğretinin gerçekliğini fark edebilmek bu sene olabildi ancak. Bu farkındalığa erişebilmek beni öfke ve kızgınlık gibi olumsuz duygulardan arındırdı. Çok istediğim, ulaşmak için mücadele ettiğim bir şey olmuyorsa olmamasının yararıma olduğunu zaman içinde birçok kez gözlemlediğim için, onun peşini bırakma veya isteğimdeki bana yararsız kısmı bulup isteğimi düzeltme yoluna gidiyorum artık.

Sadeleşiyorum gittikçe. Hayatımdan fazlalıkları atıp çok daha azla çok daha keyifli bir dönem yaşıyorum. Bu kılık kıyafetten tutun da, insanlara kadar uzanan geniş bir çerçeve. O veya bu şekilde yüreğime dokunmayan insanlara çok vakit ayırmıyorum. Bana bir şey öğreten, beni öteye taşıyabilen veyahut varlığımın onlara iyi geldiğini hissettiğim insanlarla olmayı seviyorum. Bazı insanlarla sanki birbirimizin hayatındaki misyonumuzu tamamlamış gibi doğal olarak ayrılıyor yollarımız. Yeni insanlar giriyor bazen hayatıma. Kesinlikle bana ekleyecekleri, öğretecekleri veya farkına varmamı sağlayacakları bir şey olduğunun bilinciyle can kulağı ile dinliyorum söylediklerini. Kılık kıyafete gelince tabii her kadın gibi güzel olmak, güzel bulunmak istiyorum ama bu güzelliğimin fiziksel güzellikten ziyade ruhsal güzellik olarak fark edilmesini tercih ediyorum. Ruhunda iyilik, güzellik, sevgi barındıran herkesin bu özellikleri yüzüne yansıdığından zaten güzel olduklarına inanıyorum. Onun için kılık kıyafet gibi eskiden fazlasıyla dikkat ettiğim konuları da çıkardım hayatımdan. Elimdeki imkanları midemi ve bedenimi besleyen şeylere değil, ruhumu besleyen ögelere kullanmayı tercih ediyorum daha çok.

Daha çok kitap okuyorum. Bunu yazmak isteyen herkesin yapması gerektiğine inandığım için kadar, her kitabın içinde bambaşka dünyalara uzanabildiğim için de yapıyorum. Kendi yaşam tecrübem içinde ulaşamayacağım olaylara, düşüncelere, duygulara kitaplar aracılığı ile ulaşıyorum. Her okuduğum kitabı beğenmiyorum ama her beğenmediğimden de bir şeyler öğreniyorum.

Başıma gelen her olumsuzun içinden almam gereken dersi bulmaya çalışıyorum. Bazen tabak gibi ortada olmasına rağmen, bazen de olayın örgüsü içinde bir yerlere saklanıyor ders. Ancak örgüyü olmamış diyerek sökerken görebiliyorum. Öğrendim ki her olayın içinde mutlaka ama mutlaka görmemiz gereken bir şey var. Bulmadan, görmeden, anlamadan bırakmıyorum.

Bu sene, kendi adıma, bana en gurur veren şey ise kitap çıkarmış olmam. Ha parasını verip kendim bastırdığıma göre bu bir başarı mı?  İşin bu tarafı değil ama buna cesaret edebilmiş olmak bir başarı. Öyle patlayan, patır patır satan bir kitap da değil ama hiç tanımadığım birkaç insana ulaşabilmiş ve onların dünyasında küçük de olsa olumlu bir etki yaratmış olmak başarı. Daha da ötesi kitap vasıtasıyla çok değerli, hoş insanlarla tanışabilmiş olmak, hayatıma yeni zenginlikler katmış olmak başarı. 

Okurların motivasyonu ile yeni bir kitaba başladım ama takıldım kaldım. İlk takıldığım zamanlarda buna üzülüyorduysam da şimdi üzülmüyorum. Muhakkak bunda da bir keramet olduğuna inanıyorum. Belki söylemem gereken başka şeyler vardır, onları biriktiriyorumdur diye düşünüyorum. Sırf kitap çıkarmış olmak için senede bir kitap çıkaran yazarlar yerine, kendi içime sineni yazdığım zaman kitap çıkaran bir yazar olmak istiyorum.

2013’ün bana getirdiği en önemli şeyi sona sakladım. Sevgi… Bu sene aldığım ve verdiğim sevgiyi daha derinden hissediyorum. Aldığım ve verdiğim sevginin karşılığının bizim beklediğimiz şekilde olamayabileceğini ya da illa karşılıklı olması gerekmediğini çok iyi anladığım bir sene oldu bu. Sevebilmek yetisini insana bahşedilen en önemli özellik olarak görüyorum. Çok kolay gözüken ama aslında çok zor olan bir duygu bu. Bütün öğretilerden sıyrılıp saf sevgiyi yakalayabilmek önemli olan. Örneğin hep siz arayıp sormanıza rağmen karşı taraf ( bu arkadaşınız, dostunuz, anneniz, sevgiliniz her hangi biri olabilir) aramıyorsa ve bu nedenden siz o kişiyle görüşmeyi kesiyorsanız burada saf sevginin varlığından bahsedemeyiz. Çevrenizde “aramıyorsa bırak “ diyecektir hemen. Saf sevgide beklenti yoktur. Saf sevgide karşıdaki kişiyi olduğu gibi kabul vardır. Belki de siz o kadar sık aradığınız için karşı taraf bu ihtiyacı hissedecek fırsat bulamıyordur. Esas dikkat edilmesi gereken ihtiyaç anında yanınızda olup olmadığıdır. En karanlık anınızda kim yanınızda durarak, elinizi tutarak karanlığınızı aydınlatabiliyorsa, o’dur size sevgi badesinden içiren. Bunun kim veya kimler olduğunu ancak siz bilebilirsiniz. Ne çevreniz ne de bilinen, kabul görmüş kurallar bilebilir bunu. Etrafınızda sadece varlıkları ile karanlığınızı aydınlatan kişiler varsa sakın bırakmayın derim sık görüşmeseniz de.


Özetle 2013 yılı karanlığın aydınlık barındırdığını gördüğüm bir yıl oldu. Her kötünün iyiye doğru yol alma imkanını açtığını daha da net fark ettiğim bir yıl geçirdim. 2014’ün hepimizin farkındalığının yüksek olduğu, her şart altında iyiyi gözden kaçırmadığımız, sevgi dolu bir yıl olmasını dilerim.