1 Şubat 2014 Cumartesi

BIÇAĞIN UCUNDA KALDI GEÇMİŞ

Kapıdan içeriye girdiğinde kendisini karşılayan kesif alkol kokusuna hiç şaşırmadı kadın. Bir haftalığına başka şehirde yaşayan kızını ziyarete giderken evde kalan kocasının, onun yokluğundan istifade ederek, alkolün sınırlarını zorlayacağını biliyordu. Zaten akşamcıydı kocası. Kendisi onu uyarıp durdurmasa, hiç durmadan içebilirdi. Alkolikliğin sınırında geziyordu. Evlendiklerinde sadece sosyal içici olan kocasının nasıl olup da otuz senelik evlilikleri içinde bu raddeye geldiğini kendi de bilmiyordu. Olmuştu işte. Ne yapsa etse onu durduramamış, seneler içinde kocasının hem sağlık, hem mesleki, hem insani olarak aşağıya inişini içi üzülerek seyretmişti.

Ev boştu. Muhtemelen kadının kavga çıkaracağından korktuğundan, o gün geleceğini bilmesine rağmen, evden çekip gitmişti adam. Portmantoya paltosunu asarken salonun bütün pencerelerinin açık olduğunu fark etti kadın. Salon darmadağınık, açık pencerelerden içeri giren kuşların pislikleri ile doluydu. En üst katta oturdukları için kuşlar girerdi hep açık pencerelerden. Kaç kere tel taktırmayı düşünmüş ama bir şekilde ertelenmişti bu düşünce hep. Koltukların üzerine serilmiş battaniyeleri görünce kendi kendine güldü kadın. Evin her tarafını batırmış olan kocası, incelik yapıp koltuklar kirlenmesin diye battaniye sermişti üzerlerine. İlahi adam… “ Bir an önce soyunup, evi temizlemeye girişmek lazım “ diye düşündü.

Bu düşünceyle yatak odasına gittiğinde yapılmamış bir yatakla karşılaştı. Gayriihtiyari hemen yatağı yapmak için yatağa yöneldi. Çarşafın ortasındaki, kenarındaki lekeler, onun yokluğunda, bu yatakta, ateşli geceler yaşandığının belirtisiydi. Lekelere baktı kaldı kadın. Ancak birkaç saniye sonra kan beynine sıçrayıp öfke ile kırgınlık arasında  “ bunu bana nasıl yapabildi? Benim yatağıma, bizim yatağımıza nasıl başka bir kadın sokabildi?” düşünceleri delip geçti yüreğini. Her şeyi olduğu gibi bırakıp, delirmiş şekilde evin her tarafını dolaşmaya başladı. Oturma odasında çöpe atılmamış, boş bira şişeleri buldu. Salonda bulunan içki dolabını açtığında ise içinde bulunan içki şişelerinin hepsinin boşaldığını gördü. Hatta kocası bulmasın diye evin orasına burasına sakladığı içkiler bile bulunup içilmişti. Ev talan edilmiş gibiydi. Mutfak kirli tabak ve bardaklarla doluydu. Daha önceleri de kocasını bırakıp kızına gitmişliği vardı ama hiçbir zaman evi bu halde bulmamıştı. Hele hele başka bir kadının varlığını hiç hissetmemişti. Ne yapıyorsa dışarıda yapıyordu. Alaycı bir şekilde “bu kadar içkiden sonra bir şey yapacak hali kalıyorsa tabii” diye geçti aklından.

Severek evlenmemişti kocasıyla. O zamanlar vardı bir sevdalısı. Ancak o delikanlıyı babasının gözü tutmamış, vermemişlerdi ona. Oğlanın ailesi de kızı vermeyince baba, biz de istemeyiz bu kızı demişlerdi. Kadın çok üzülmüş, aylarca surat asmış ama sevgilisi de kolay vazgeçmişti bu işten. Halbuki o, onun daha ısrarcı olmasını beklemiş, her iki aileyi de karşılarına alarak evlenebileceklerini düşünmüştü o zamanlar. Belki de fazla film seyrediyordu. Kadın her şeye rağmen sevgisinden vazgeçmemiş, zaman içinde ailelerin yumuşayacağını ummuştu. Ailelerde yumuşama olmayınca oğlan da” bu iş olmayacak” diye bırakmıştı kendisini. Bir süre sonra da oğlanın evlendiği haberi gelmişti çevreden. Sevdalısının evlilik haberini aldığı gün, içinden hayata dair beslediği güzel umutlar çalınmış, umutlarını sevgisi ile beraber gömmüştü yüreğine. O dönem çalıştığı iş yerinin müşterilerinden olan, boşanmış, çocuklu adamla evleneceğim diye tutturmuştu ailesine. Babanın gözü bu damat adayını da tutmamıştı ama geçen sefer kızını ne kadar mutsuz ettiğini düşünüp çok da fazla ısrar etmemişti itirazında. Niye onu seçtiğini hatırlamıyordu bile. Sevdalısının evlilik haberinden sonra karşısına çıkan, onunla evlenmek isteyen ilk erkek olmasından mı yoksa o tarihlerde bayağı yakışıklı olan kocasının büyüsüne kapıldığından mıydı bilemiyordu artık.

Başlarda normal giden evliliklerine kısa süre sonra bir de dünya tatlısı kızları eklenmişti. Kadın halinden memnun, annesinin desteği ile kızını büyütüyor, işine gidip geliyordu. İşinde başarılıydı. Terfi üstüne terfi alıyordu. İyi para kazanmaya başlamıştı. Evi, işi arasında gidip geliyor, kocası ve kızıyla mutlu yaşıyordu. Ta ki kocasının içki içmeleri başlayıncaya kadar… Koca, seneler geçtikçe içkinin dozunu arttırmış, artık her ortamda kadını küçük düşürücü hareketler yapmaya başlamıştı. Kadın, yetişme tarzından, bütün bunlara hep katlanmış, boşanmayı bir gün aklının ucuna getirmemişti. Kocasının işleri de kötü gitmeye başlamış, evin maddi yükünü de kadın üstlenmişti. Hayatta ki tek amacı kızını iyi yetiştirmek, okutmak ve hayırlısı ile evlendirmekti. Zaman içinde bütün bunları başarmış, kızı üniversiteden mezun olmuş ve okuldan bir arkadaşı ile aşk evliliği yapmıştı. Şimdi de hamileydi kızı, torunda yoldaydı. Tek üzüntüsü kızının dizinin dibinde olmayışıydı. Kızı evden gittikten sonra kocasıyla baş başa kalan kadına kocasının içkisi daha da batmaya başlamıştı ama yapacak bir şey yoktu. Böyle gelmiş, böyle gidecekti. Ona da hayattan düşen pay bu kadardı işte.

Aşk olmadan yaşamın boşluğunu anlamıştı anlamasına ama çok geçti her şey için. Evlenemediği sevdalısını hep yüreğinin içinde tutmuş, ara ara kendini onunla evlenseydi nasıl bir hayatı olur’u düşünürken bulurdu. İçindeki sevgiyi kızına yöneltmiş, onunla mutlu olmuştu. Kocasına da belki aşık olmamıştı ama senelerce beraber yaşamanın getirdiği bir sevgiyle sevmişti. Aile birliğinin gerekliliğine tutunmuş, sevgiyi, aşkı, heyecanı bu birlikte yaşamaya çalışmıştı. Tatminkar değildi ama yetiniyordu. Fazlasını isteme gibi bir lüksü yoktu.

Yığılıp kaldığı koltukta bunları düşünürken, gene bir öfke dalgasına kapıldı. Bir hışımla, evi darmadağın  etmesine rağmen, ironik bir şekilde kocasının koltuklara örttüğü battaniyeleri kaldırmaya girişti. Battaniyeleri kaldırınca dondu kaldı. Koltuklar delik deşikti. İçi ürperdi. Koltuklara saplanan her bir bıçak darbesini bedeninde hissetti. Kocası sanki bıçağı ona saplamak istercesine koltuk yüzlerini paramparça etmişti. Aklına, kızına gitmeden önce bir akşam beraber televizyon seyrederken kocasını ona bakarken yakaladığı an geldi. Katil gibiydi gözleri. Öyle düşünmüştü o an. O zamanda şu an ki gibi ürpermişti. Kocası onu öldürmek istiyor olabilir miydi? Bu kadar nefret edebilir miydi? Kendisi kadar kocasını da sevgisiz bir hayata hapsetmişti. Görevlerini eksiksiz hatta fazlasıyla yerine getirmişti ama sevgi vermemiş miydi? Kendince verdiğini düşünüyordu ama ne kadar içtendi? Orası tartışılır konu. Hoş kocasının da ona pek sevgi verdiği söylenemezdi. Özellikle son zamanlarda kendisini faizsiz kredi veren bir banka gibi gördüğü kesindi. Hatta bu oturdukları evi bile kadın almıştı.

Korktu. Hemen evi terkedip annesine gitti. O gece annesinde kaldı. Kocası onu arayıp sormadı, o da kocasını arayıp sormadı. Ertesi gün, bu sefer annesiyle eve geldi. Dün gece eve gelinmemişti, bu belliydi. Bir an içi rahatladıysa da, kocasının dün gece nerede kaldığını, niye eve gelmediğini de merak etti. Biraz sonra eve haftada bir gelen yardımcı hanımda geldi. Üç koldan evi temizlemeye giriştiler. Çarşaflar çöpe atıldı, kuş pislikleri temizlendi. Her yer çamaşır suyuyla ovalanıp silindi. Mutfak dolaplarından başlayarak her tabak, her bardak, her çatal baştan yıkandı. Kadının içine bir türlü sinmiyordu. Aynı yeri bir daha bir daha siliyor, ancak ne kadar silerse silsin evdeki pisliğin gitmediğine inanıyordu. Salondaki büfeyi de boşaltmaya koyuldu. Annesi “ kızım onlara gerek yok, bak onları ellememiş” demesine rağmen, içinde kopan fırtınayı dindirmek için eline geçen her şeye saldırıyordu. Büfedeki tabakların arasından ucu görünen kağıt gibi bir şey gördü. Peçete diye düşündü. Hiç koymazdı tabak arasına peçete ama herhalde kadın koymuştu. Peçeteyi çekerken içinden de kadına  söyleniyordu bir yandan. Eline gelen peçete değil, dörde katlanmış bir kağıttı. Kağıdı açıp baktığında gözlerine inanamadı. Kağıtta “ Başıma bir şey gelirse bundan sayın eşim …….. sorumludur. Bunu bilincim yerinde yazıyorum.” yazıyordu. Altına da imzasını atmıştı. Evlenirken onları birbirine bağlayan imza, bu kağıdın altında ölüm fermanı gibiydi.

Hemen çilingiri aradı. Kilidi değiştirtti. Kapıcıyı çağırıp yatağın şiltesini attırdı. Evdeki tüm bulunan çarşafları da yardımcı hanıma verdi. Kocasının dolabındaki tüm eşyalarını bavul, çanta ne varsa bulduğu her şeye tıkarak kapının önüne koydu. Annesine “yarın koltuklara yeni kumaş bakmaya gidiyoruz, ona göre “ dedi. Bütün işlerini bitirdikten sonra avukat arkadaşını aradı. “ Ben boşanmaya karar verdim. Bana dava dilekçesi yaz “ dedi. Bütün bunları yaparken çok sakindi. Yıllardır arayıp bulamadığı huzur, altmış yaşında gelip onu bulmuştu.

Annesini de alarak yeni anahtarları ile kapıyı kilitleyip, evden çıktı. Dışarıda güneş parlıyordu.


Hiç yorum yok: