11 Ekim 2018 Perşembe

TORONTO GÜNLÜKLERİ - 3

23.09.2018

GÖL

Geçen hafta beceremediğim göle gitmeyi bugün becerdim. Gerçekten de yön hatası yapıp göle paralel yürümüşüm. Doğru yolu keşfedince 15 dakika bile tutmadığını gördüm. Yürürken gene parklar bana eşlik etti ama anayolun üstünde vızır vızır işleyen arabaların arasından maviliği ilk gördüğümde gözlerime inanamadım. Öyle birden bire çıkıvermişti karşıma. Henüz ufuktaydı ama biliyordum ki az sonra ulaşacağım. Heyecanla ve hızlıca karşıdan karşıya geçip bir kaç adım daha atınca işte karşımdaydı üstünde yelkenlileriyle mavi göl. Ülkemize gelen yabancıların, örneğin Ortaköy'den aşağı inerken birdenbire çıkıveren Boğaz manzarasından neden büyülendiklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Hoş ben bile, her inişte bir daha hayran olup inerdim o yokuştan.

Boğaz'ın yanında pek de sönük kalabilecek göle ulaştığımda boydan boya kumsal, hava serin olduğu için göle giren olmasa da çocuklar, anneler-babalar, köpekler, bisikletlerle dopdolu gayet canlıydı. Sahil boyu yürüyüp göle uzanmış bir kaya parçası bulur bulmaz, suya en yakın olabileceğim noktanın tepesine tüneyip gözlerimi kapayıp dalgaların kıyıya vurup geri dönerken çıkardıkları sesini içime çektim. Doğduğumdan beri hep deniz kenarında yaşamış biri olarak bu bize olağan gelen sesin hayatımda ne kadar hayati bir rol oynadığını hissettim. Hayır beni Türkiye'ye taşımadı ses. Sadece kendimi iyi ve mutlu hissettiğim anların duygusuna taşıdı. Her ne kadar insanın genzine işleyen tuzlu deniz kokusu eksiktiyse de, o boşluğu dolduracak başka güzelliklerin varlığı insanı eksiklik duygusundan kurtarıyor; Kıyıyı boydan boya çevrelemiş yemyeşil ağaçlar, minik çocukları ile oynayan babalar ( anneler değil babalar), tasmasız serbestçe koşan ama hiç kimseyi rahatsız ermeyen köpekler ama en önemlisi yüzlerine endişenin karası düşmemiş, bulutsuz bir mavi gökyüzünde tüm ihtişamıyla parlayan güneşi, son yaz günleri olduğunun bilinciyle, neşeyle dolu dolu içine çeken insanlar...

Hemen hemen herkesin çocuklu ve köpekli olduğunu, küçücük çocukların etrafında, peşinde neşeyle koşturan anne-babaları görmek ben de bu insanların yarınlara korkusuzca baktıkları hissini uyandırıyor. Ne lüks! Bunun bir lüks olduğunun farkındalar mı acaba? Göçmen ülkesi olduğuna göre, çoğunun bir şeylerden uzaklaşmak, daha iyi bir gelecek için geldiklerini varsayarsak farkında olmaları gerek diye düşünüyorum. Ancak iyiye çabucak alışıldığı için kötüyü hemen unutabiliyor mu insan? Ya da hatırlamak istenmeyen şeylerin gömüldüğü beynin o köşesine mi gömüyorlar gelirken geride bıraktıkları korkularını? Ben bile, henüz on gün olmasına rağmen, sabahları ¨bugün gene ne olacak¨ endişesine kapılmadan, daha doğrusu aklıma bile gelmeden, o gün yapacaklarıma odaklanıp başlıyorum güne. Tek başına konsere gitmek isteyen ya da şehir merkezindeki vegan gösterisine katılacağını söylen kızıma, eskiden sadece Taksim'e gideceğini söylediğinde bile ona çaktırmadan içimde filizlenen korku tohumlarına su vermeden rahatlıkla onay veriyorum. Gerçekten lüks, büyük lüks! Üzerinde hep acının, gözyaşının, savaşların eksik olmadığı bu kadim topraklarda yaşayan bizlerin pek bilmediği, hep özlemini çektiği, uğruna nice mücadeleler verdiği bir lüks!


Hafiften tatlı bir rüzgar esiyor. Güneşin ısısını azalatacak ama üşütmeyecek kadar hafif bir rüzgar. Rüzgarın yüzümü, saçlarımı okşamasına izin veriyorum gözlerim kapalı. Kıyıya vuran dalgaların sesi, oynayan çocukların neşeli bıcırtıları, heyecanla ama birbirlerine keyifle bir şeyler anlatan insanların sesleri, köpeklerin tasmalarının şıkırtısı doluyor zihnime. Niye burada hiç kedi yok sorusu bata çıka görünüyor aralarından. Henüz buna cevabım yok. Erteliyorum soruyu. Zihnimi dolduran şeylerin içinde hiç karanlık bir şey yok. Hafifçe baş gösteren suçluluk duygusunu savuşturuyorum. İnsanca yaşamak böyle bir şey olmalı diyerek gözlerimi açtığımda güneş gölün üzerinden pırıl pırıl yansıyarak bana göz kırpıyor. 

Hiç yorum yok: