27 Ekim 2013 Pazar

HAYDİ MEYDANLARA

Salı günü 29.Ekim yani Cumhuriyet Bayramı. Her ne kadar kutlamalar kaldırıldı ise de yurdun her bir tarafında yürüyüşler ve fener alayları düzenleniyor. Ne güzel.Bence en kutlanması gereken bayram bu bayram zaten. Adı üstünde Cumhuriyet Bayramı.

Yıllardır elde var bir gibi hissettiğimiz cumhuriyetin elden gitmeye yaklaştığı son dönemlerde daha bir farkına vardık kıymetine. Son senelerde katıldığım Cumhuriyet yürüyüşlerinde her sene bir öncekinden daha kalabalık olmasından da belli. Artık yaşlısı, genci, hastası, bebeği herkes katılıyor bu yürüyüşlere. Geçen sene tekerlekli sandalyesinde yaşlı bir amca görmüştüm mesela. Ellerinde bayrakları birbirlerine dayanarak yürüyen bir yaşlı amca ile teyze de. Pusetlerinde bebekleri ile yürüyen anneler, omuzlarına çocuklarını yüklenmiş babalar da vardı. Umutlanmıştım.

Son dönemde bizi gittikçe karanlığa boğan adımlar atılıyor iktidar tarafından.  Her alınan karar daha da geriye götürüyor bizi. Trajikomik söylemler uçuşuyor havada. Dinin bu kadar kullanıldığı başka bir dönem yaşamadım ömrü hayatım boyunca. Çocukluğumuzda dinlerine bağlı ama Cumhuriyetçi anneannelerimiz, dedelerimiz tarafınan bize öğretilmiş ve  sevdirilmiş olan dinimizden soğur olduk. “Din Allah’la kul arasındadır “ diye bildiğimiz öğreti tamamen hikaye oldu, aleni bir baskı aracı haline dönüştü. Gezi olayları sırasında geri adım atmak durumunda kalan hükümet, o dönemin hıncını ise ODTÜ’de almaya çalışıyor. ODTÜ senelerdir aydınların kalesi. Orayı yıkabilirse kendini zafer kazanmış gibi hissedecek. İnanılmaz bir güç savaşı yaşanıyor.

O kadar çok rahatsız eden karar var k, hangi birini yazacağımı bilemiyorum. Her şey tümden falso.  Yalanlar, riyakarlıklar, hep kendine yontmalar, hapisler, rüşvetler vs. Beyni belinden aşağı çalışan bir erkekler topluluğu sanki. Kadınlar büyük tehdit. Kadınlar şeytan! “Sen önce uçkuruna sahip çık be adam” diyesi geliyor insanın. Bir çok aklı başında erkeğe de ayıp oluyor ayrıca, kadını insan gibi gören, kadın olarak saygı duyan. Neyse, neresinden tutsan elinde kalan bir düzen bu!

Salı günü 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı. Bana göre en kutsal bayram. Artık biz, cumhuriyete inananların, hiçbir mazeret bulmadan, üşenmeden, ellerine bayraklarını alıp andımızı bağıra bağıra söyleme zamanı. İnanarak, içten, dolu dolu. Cumhuriyeti yok etmek isteyenlere, Cumhuriyeti kolay kolay vermeyeceğimizi gösterme zamanı. Gücümüzü, inancımızı, duruşumuzu gösterme zamanı. Bu yeni bir Kurtuluş savaşı… Bunu bilerek, farkında olarak hareket etme zamanı.


Bu bilinçle, 12 yaşındaki kızımı da alarak ben Salı günü meydanlardayım. Benim gibi düşünen herkesin de orada olmasını diliyorum. Güçse güç gösterelim.  Halkın üstünlüğünün tartışılmaz olduğunu anlatalım. Bu açıdan kalabalık önemli. Haydi herkes elinde bayraklarıyla meydanlara!!

25 Ekim 2013 Cuma

YENİ ÇAĞIN HASTALIĞI : SOSYAL MEDYA

Şimdi kızıyoruz ya, çocuklarımız ekran başından ayrılmıyor diye. Hani biz, kırk yaş üstü ebeveynler.  Çoğumuzun elinde onbeş yaş üstü çocuklar var, hemen hemen hepsi de teknolojik. Hepsinin elinde bızık bızık mesajlaştıkları telefonlar, oyun oynadıkları tabletler, surf yapmak içinde bilgisayarları var. Facebook, twitter vb gibi sosyal medya ortamları ise her daim ellerinin altında. Neredeyse evin içinde bile mesaj atacaklar. Bazen o da olmuyor değil. Bir bakıyorum, odasında oturan kızımdan telefonuma mesaj geliyor!

Kızıyoruz kızmasına da, bakıyorum bu ebeveynler, kendim dahil, fellik fellik  Facebook’ta geziyoruz. Kimimiz daha az , kimimiz daha çok ama sosyal medya ortamları birçok kırk yaş üstü kişilerle dolu. Hatta grup buluşmaları adı altında sosyalleşiliyor da. Sonra Gezi olayları sırasında bu asosyal, apolitik gençlerin nasıl olup da böyle bir eylem düzenlediklerine şaşıyoruz, kendimize bakmadan. Demek ki asosyal değiller, demek ki apolitik değiller. Sadece politikaları farklı. Bizim anlamadığımız türden. Ne sağcı, ne solcu sadece insanca…

Çocukluklarını, gençliklerini henüz bilgisayarın hayatımıza girmediği 70’lerde 80’lerde geçiren bizler, sosyalleşmeyi başka türlü öğrendiğimizden kendi doğrumuzu çocuklarımıza öğretmeye çalışıyoruz. O zamanlar “sokakta oynamak “diye bir terim vardı. Sokakta oynardı mahallenin çocukları, genellikle annelerin balkondan evlere çağırdıkları saatlere kadar. Şimdi ise sokak bilmiyor çocuklar. Komşuculuk da pek yok. Aynı binada oturup da değil birbirine oturmaya gitmek, birbirine selam bile vermeyen bir insan güruhu ile dolu ortalık. Herkeste bir korku hakim. Sanki selam verse mahremine girecek diğeri. Ama Facebook gibi ekran arkasından dünyaya bakılan ortamlarda herkeste o korku yok oluveriyor birden. Ekran koruyucusunun kendilerini de koruduğunu düşünüyorlar herhalde. Gençler ise başka türlüsünü bilmediklerinden ekran karşısında sosyalleşiyorlar, korkusuz.

Teknolojinin iyice hüküm sürdüğü günümüzde genç, yaşlı hepimiz bu değişimden nasibimizi alıyoruz özetle. Gözlemlediğim biz orta yaşlılar Facebook gibi daha paylaşıma açık ortamları tercih ederken , gençler daha hızlı tüketilen, her şeyi 140 kelimeye sığdırmak zorunda oldukları Twitter’ı tercih ediyorlar. Onlar hızlı akan bir hayatı tercih ediyorlar. Sanki zamanla yarışıyorlar ve twitter gibi en kısa zaman dilimine maksimumu sığdırmaya çalışıyorlar. Bizim zamanımızda olmayan televizyon, internet gibi icatlar sayesinde daha çok şey biliyorlar ve daha çok şeyle ilgileniyorlar. E zaman yetmiyor tabii.Bir araya gelseler bile gene ekran başındalar. Ekran üzerinden konuşuyorlar birbirleri ile. Oyuncakları o çünkü, başka oyuncak bilmiyorlar.

Bu çocukların çoğu, bu teknolojiye doğdukları için onların teknolojiyle iç içe olmaları pek de şaşırtmıyor beni. Onların iletişim ve sosyalleşme biçimi bu. Ekran gerisinden mangalda kül bırakmayan gençler fiziksel olarak karşı karşıya geldiklerinde ise birbirleri ile nasıl iletişim kuracaklarını pek bilemiyorlar o ayrı. Beni daha çok ilgilendiren biz yaştakilerin bu sosyal medya ortamlarına düşkünlüğü. Bakıyorum, evli barklı, çocuklu, akşam masaya yemek koyması gereken kadınlar bile sabahtan akşama ekran başındalar. Hangi ara pişer o yemekler, merak ediyorum. Erkekler de hakeza öyle. Yok mudur bunların toplantıları, iş görüşmeleri falan? Sosyal medya ortamlarında gezen insanların tipolojisi, yaş grubu, amacı, dünya görüşü vs gibi konuları sosyologlara bırakıyorum.

Kabul etmek gerekir ki, gittikçe daha hızlı akan ve zorlaşan hayat şartlarında, bu sosyal medya ortamları haberleşmek, iletişim kurmak, dünyayla bağlantıda kalmak için iyi bir alternatif. Hiçbir zaman dumanı üzerinde tüten , mis gibi bir kahve eşliğinde en yakın dostunuzla sohbetin yerini tutmaz ama bu koşturma içinde hangimiz yeterli sıklıkta dostlarımızı görebiliyoruz ki? Aynı sıcaklıkta olmasa da bir ses, bir nefes. Hele de dünyanın ya da yurdun çeşitli bölgelerine dağılmış dostlarınız varsa, gayet verimli bir iletişim şekli. Ayrıca ne kadar çok insanın artık internet aracılığı ile tanışıp arkadaş, dost, sevgili, eş olduğuna bakılırsa, beynimiz kabul etmese de, çağımızın sosyal ortamı internet. Ben şahsen çok değerli dostlar edindim Facebook vasıtası ile.  Yanında edindiğim bilgiler, hiç duymadığım güzel müzikler de cabası. Ha twitter mı? Onunla anlaşamıyorum maalesef. Ben hayatı , belki de yaşımın gereği, rahvan tarafından almayı tercih ediyorum.


Demem o ki, belki de çocuklarımıza kızmadan evvel bir oturup düşünmemiz gerek. Çağın değiştiğini önce kendimiz kabul ederek, sosyalleşmenin yeni tanımını öğrenmek lazım. Ha bu demek değil ki, kimseyle görüşmeyelim, yemek yemeyelim, çay çorba içmeyelim. Tabii ki onları da yapacağız, hem de mümkün olan her fırsatta. Hangi ikon dostunuzun gerçek kahkahası veya tatlı sesi yerine geçebilir ki? Hiçbir kalp işareti, onun size gerçekten sarılması kadar sıcak olamaz. Bunları da unutmadan, her şeyi dengede tutarak teknolojinin nimetlerinden yararlanmanın çok da kötü bir şey olmadığını söylemek istiyorum sadece. Çocuklarımıza da aynı şekilde dengenin hayatın temel unsurlarından olduğunu öğretip daha anlayışla yaklaşmalıyız belki de. İki tarafta uçlaşmak yerine orta yolu bulmak yani. Ne biz onlara kızalım ne de onlar bize kızsın. Geçinip gidelim güzelce…

10 Ekim 2013 Perşembe

KİSMET, HER ŞEY KİSMET

Dün, babamların uçağı akşam olduğu için, sabah güzel bir kahvaltı ve bavulların toplanmasından sonra, sohbet edecek epey vaktimiz kalıyor. 78 yaşında olan babam, geldiğinden beri , sağlam ve genç görüntüsüne rağmen, geçirdiği kalp krizi, damarlarındaki stentler ve her sabah bir yeri ağrıyarak uyanmasından dem vurarak, bu ziyaretin belki de son ziyareti olduğunu söylüyor habire. Hatta bu sefer gelirken elinde bana ait ne varsa, doğum belgesi vs , yanında getirip bana teslim etti. İnsanın içini bir hüzün ve endişe kaplıyor…

Bu psikolojiyle, babam anılarını anlatırken can kulak dinliyorum. Dedem de hayatının son dönemlerinde sık sık anılarını anlatırdı. Bu yaşlarda gelen, hayatta bir iz bırakma arzusu sanırım. Bunca yıldır az görüşebilmiş olmaktan olsa gerek, onun geçmişi hakkında çok da fazla bir şey bilmediğimi anlıyorum. 2. Dünya Savaşı’nı,25 yaşında nasıl olup da Türkiye’ye çalışmaya geldiğini, ilk izlenimlerini, yaptığı işleri anlatıyor. Savaş sırasında sağ ve sollarındaki evlerin bombalanıp yıkıldığını ve tesadüf eseri kendi evlerine bomba isabet etmediğini, 10 yaşındaki erkek çocukların Hitler’in ordusuna yetiştirilmek üzere alındığını ancak tam kendisi 10 yaşına geldiğinde savaşın bittiğini ve o yıllarda bu orduya katılamadığı için üzüldüğünü söylüyor. “ Çocuk aklımla, mahalledeki diğer çocukların giydikleri üniformalardan etkilenmiştim “ diyor.  Hatta en büyük amcam, o yıllarda kafasına isabet eden bir şarapnel parçası yüzünden bu gün hala bir bakımevinde yaşıyor. 7 kardeşli, fakir bir aileden gelen babam, Almanya’nın 1955 yıllarında hala 1945 yılında biten 2. Dünya Savaşı’nın izlerini taşıdığını anlattı. “Hala yıkılmış evler duruyordu, fakirler daha fakir, zenginler daha zengindi” dedi. O yıllarda Almanya’da , bu gün hala var olan , kendi kasabasının tüm gençlerinin çalıştığı Opel fabrikasında çalışmaya başlıyor ama para az, iş ağır, mutlu değil özetle. Bir tesadüf sonucu, bildiği çat pat İngilizce sayesinde Almanya’daki Amerikan üssünde iş buluyor. Derken Türkiye’de çalışacak insanlar arıyorlar. Parası ve imkanları çok iyi olan bu işe, ailenin en büyük çocuğu olarak, aileye de gelir sağlamak amacıyla, fazla düşünmeden başvuruyor, Türkiye hakkında hiçbir bilgisi olmadan.  “Yapamazsın oğlum, el yerler oralar “ diyerek dedem karşı çıkıyor. Kendi köyünden ömrü boyunca dışarı adım atmamış dedem bildiğinden değil, sadece oğlunu yaban ellere göndermek istemiyor sanırım. Merkez Ankara olduğundan, ilk Ankara’ya gidiyor. Ancak Kurban bayramı tatili olduğundan dört gün , hakkında hiçbir şey bilmediği bu ülkede , cebinde beş parasız, kurban kokuları arasında tek başına geçiriyor. O gün bu gündür kuzu eti yemez babam. İlk defa orada “ben ne yaptım?” diye geçiriyor aklından. Ancak yola çıkmış bir kere, geri dönüş yok. Sonunda İzmir’e tayini çıkıyor. İzmir’i seviyor. Zaman içinde annemle tanışıyor, evleniyorlar ve ben doğuyorum. Babamın tek çocuğu… “Başka çocuklarımda olsun isterdim ama olmadı işte “ dedi anlatırken. İçim burkuluyor. Tek çocuğu ben ve o da uzaklarda. Sene de bir kere görüşebildiği, hayatının kıyısında durduğu bir kızı var babamın… Torunu olmasından mutlu, ben de ona en azından bu keyfi yaşatabildiğim için mutluyum.

Soruyorum. “ Türkiye’ye gelmeseydin, hayatının alacağı şekli hiç düşündün mü? Memnun musun yaptığın seçimlerden? “ “Düşündüm tabii” diyor. “Aslında gelmeyebilirdim, o tarihte başka bir iş teklifi de vardı ama onu kabul etmedim “ dedi. Sonra gülerek “ o zaman ki kız arkadaşım, başka bir şehirde olan Volkswagen firmasına çalışmaya gitmemi istemedi. Ben de gitmedim” diye ekledi.  Bir kadın bütün hayatının akışını değiştirmişti babamın. Aşk nelere kadirdi. Belli ki babamın hayatında önemli bir yeri olan bu kadının onu başka şehre yollamazken nasıl olup da başka bir ülkeye yolcu ettiğini anlamaya çalışıyorum. Babam “bu karardan önce ilişkimiz bitmişti, hatta başka bir ülkede yalnızlık zor olduğundan o sıralar beraber olduğum , şu anda adını bile hatırlamadığım başka bir kadınla nişanlanmıştım” diyor. “Aşk değil, yalnızlık korkusuydu bana bu adımı attıran” diye ekliyor. Adını bile hatırlamadığından belli, izi kalmamış nişanlının. Ama onu başka şehre yollamayan kız arkadaşının ismi dahil, tüm detaylarını hatırlıyor. Aşk ve evliliğin birbirinin içinde olması gerekirken, nasıl da birbirlerine uzak düştüklerini görüyorum bir kere daha. Fakat zaman içinde nişanlısının asla bu yabancı ülkeye gelmek istemediğini anlıyor ve ondan da ayrılıyor. Onları ayıran annem değil yani… “ Kismet, her şey kismet “ diyor Türkçe, ı harfini söylemediğinden i harfiyle.

Genel olarak geriye baktığında bu seçimi yapmış olmaktan mutlu olduğunu söylüyor. Bir çok farklı kültürü tanıma fırsatını elde ettiğini, bu sayede Almanların çoğunun sahip olduğu dar görüş açısından kurtulduğunu, dünyanın nimetlerini tatma şansına sahip olduğunu ifade ediyor. Sonra dönüp dolaşıp memleketine döndüğünde, şu anki hanımını, benim dünya tatlısı üvey annemle tanışıp evlenmiş olmaktan da mutlu. Ah! bir de çocukları olsaydı… Her şey tam olacaktı ama hayatta ne her zaman tam oluyor ki?!


Havaalanına giderken hanımına “iyi bak etrafına, belki de son görüşümüz, seneye gelebilir miyiz bakalım” diyor. “Seneye” diyorum “ muhakkak bekliyorum, daha güzel bir mevsimde gelin ama. Biz de geliriz. Zaten 2015 yılında senin 80 yaş partinde kesinlikle oradayız , bekle bizi” diyorum. “ İnşallah “ diyor. “İnşallah” diyorum “inşallah”…

18 Eylül 2013 Çarşamba

EVET, YAŞ 50...

Bir kaç güne kadar 50 yaşı devireceğim. Tam elli koca sene, yarım yüzyıl… Standart insan ömrünün üçte ikisi. Yaşlılığa doğru ilk adım, her ne kadar ben bunu fazla hissetmesem de. Hoş, birkaç sene önce premenopoza girdiğimi doktorum söylediğinde, ilk  birkaç gün, doğurganlığımın gitmesinden ziyade yaşlılığa ilk adım diye birkaç gün bunalım yapmıştım ama geçmişti kısa sürede. Menopozun başka da bir etkisini görmedim.Dün gittiğim diş hekimi arkadaşım, “dişlerine dikkat etmezsen bir sene içinde kaybedebilirsin” deyince daha bir dank etti yaşlılığa adım olduğu. Dişlerle genelde kim uğraşır gençliğinde. Yaşlılık işi o diye bilirdik.  Gelmiş demek ki, kapıya dayanmış.

Şimdi ilk paragrafı okuyan, “eyvah eyvah bizim hatun yaşlılık psikozuna girmiş” diye düşünmesin. Hiç öyle bir şeye girmedim. Bedenim girmiş olabilir ama ruhum girmedi, giremedi.Bilakis aydınlanma dönemi diye bakıyorum ben. Bu açıdan baktığımda, ne gençliği daha çocuk gibi hissediyorum. Üç-dört yaşlarındayım anca. Seneler evvel şu çakra makra işlerinden anlayan yabancı bir dostumuz “sen olgun ruhsun” dediğinde bundan pek hoşlanmadığımı hatırlıyorum. Her ne demekse artık! Geçen gün kuaförde karşılaştığım, hiç tanımadığım bir hanımdan da aynı sözü duydum sohbet ilerledikçe. “ Demek ki siz olgun ruhsunuz, tekamül için başka araçlara ihtiyaç duymuyorsunuz “ dedi. O zaman soramadığım soruyu bu hanıma sordum. “ Ne demek olgun ruh?”. “İnsanlar model model” dedi “ bazıları ne kadar uğraşılarsa uğraşsınlar kendi kapasiteleri dolunca , kapasitelerinin ötesine gidemezler. Sizin ise farkındalığınız yüksek, her hangi bir ek çalışma yapmadan, insanların çabalayıp da ulaşamadıkları noktalara gelmişsiniz kendiliğinizden. Bu da sizin olgun ruh olduğunuzu gösteriyor” dedi. Ben “daha emekliyorum” dediğimde de “işte bakın, bir çok kişinin duracağı noktayı siz daha başlangıç olarak alıyorsunuz. Bu çok daha öteye, derine gideceğinizin göstergesi” dedi. Hadi bakalım, valla ben o hanımın yalancısıyım.

Her şeyden önce kendisiyle kavgasını bırakıyor artık insan bu yaşlara gelince. “Ben neyim, kimin, kim olmalıyım, hedeflerime ulaştım mı”  türü sorulardan sıyrılıp daha bir tevekkül içinde kendi olduğu hali, olduğu gibi kabul ediyor. Hırs,öfke gibi insanı yıpratan duygulardan uzaklaşıp daha kendi içine dönük, yaşamla daha barışık, olanla yetinen ve bundan en maksimum keyfi çıkarmaya eğilimli bir ruh haline giriyorsunuz. En azından benim durumum böyle. Önümde kalan vakti, kendi doğrularıma, kendi isteklerime göre  geçirmenin yolunu açmıştım zaten dört sene önce yoğun tempolu iş hayatımdan istifa ederek. Maddi anlamda daha kısıtlı ama maddiyatın hayatımdan çıktığı oranda da yükselen bir manevi dünyam var. Senelerdir sahip olduğum bütün maddi değerlerin bana veremediği keyfi veriyor bana bu manevi dünya. Henüz daha küçük ama bu hazinemi büyütmek için önümde, umarım sağlıklı, yıllarım var daha.

Senelerce içinde kaybolduğum kimliğimin beni en değerli hazineden uzak tuttuğunu görüyorum her geçen gün daha net. Bu gün geldiğim noktada sevgi ve bilgiyi en değerli hazine olarak değerlendiriyorum. Zaman içinde bir çok konuda bilgi sahibi olmama rağmen bunları özümsemeden, tam anlamadan edinmişim çoğunu. Ne büyük kayıp! Sevginin gerçek ve derin anlamını da yeni yeni öğreniyorum. Allah’tan içimde bu yeti varmış da böylesi yüce bir duyguyu bünyemde barındırabiliyorum. Her geçen gün duygu ve düşünce bazında ufak tohumlar ekiyorum kendi benliğime. Yaş elli ama daha yeni büyüyorum. Büyürken, bebekken bilinçsizce bize nakşolan bilgilere duyduğumuz açlık gibi, bu sefer bilinçle, bilgiye inanılmaz bir susuzluk duyuyor ve bulduğum zamanlarda kana kana içiyorum. Bu yaştan sonra bilsem ne olur bilmesem ne olur demeden dipsiz bir kuyu olan bilgi kaynağından sürekli su içebilmenin keyfini yaşıyorum.


Evet, yaş elli… Belki ufak tefek sağlık problemlerimizin başladığı, doktorlarla bir nebze de olsa sıkı fıkı olmaya başladığımız yıllar. İşin bu tarafına fazla takılmazsanız, insanın ruhunun kendisine fısıldadıklarını daha net duyabildiği yıllar. Belki de ömrün son dönemecine girilmiş olduğunun bilincinde, seneler boyu boş bir anlam yüklenmiş “ o ne der, bu ne der, kurallara uygun mu, değil mi” sorularının artık es geçilip “gönlüm ne ister” sorusunun daha öne çıktığı yıllar.Güzel yaşlar… Henüz daha sağlık yerindeyken, bu yaşa kadar yapılan hatalardan ders alınarak, gönlün mihmandarlığına bırakılacak yıllar. Benim tabirimle üçüncü bahar yani. Bu baharda açacak yeni , türlerini, kokularını henüz bilmediğim çiçekleri heyecanla bekliyorum. Bu elli sene içinde hayatıma dokunmuş,bana bilerek, bilmeyerek, iyilikle veya kötülükle yol açmış her bir kişiye içimden şükranlarımı sunuyorum. Hayatımın üçüncü baharına keyifle, merakla ve en önemlisi sevgiyle giriyorum. Geride bıraktığım hırs, öfke, kırgınlık, kıskançlık vb, beni örseleyen duyguların yerini sevgiyle dolduruyorum. Beni bu olgunluğa taşıdığı için elli yaşıma şükrediyorum…

15 Eylül 2013 Pazar

İÇİMDE BİR HÜZÜN

Eylül’ün 15’ini bulduk. Ramazan geldi, geçti. Yaz geldi, geçiyor ama 31 Mayıs sabahı ülkemde başlayan direniş değil geçmek, gittikçe büyüyor. İçimde bir his özellikle büyütülüyor hükümet tarafından. Öyle işlerine geliyor anlaşılan…Kaybettiğimiz canların sayısı artıyor gün be gün. Gözünü kaybeden, gözaltına alınan, yaralananların sayısını tutmamaz olduk. Öyle vahşi bir tırmanış içinde her şey…

Vatandaşını koruması kollaması gereken devlet, korumak ne kelime, öldürüyor!  İnsanmış, gençmiş, ana evladıymış, yarına dair umutları varmış demeden vuruyor habire. Gaz sıkıp boğuyor; sadece ciğerleri değil devlete olan inancı da… Plastik mermi atıyor kafaya , göze, beyine; yaralıyor ,bir öldürüyor , bin yaratıyor.… Su sıkıyor, hem de kimyasallı su; yakıyor bedenleri, kavuruyor beni yakan benim devletim mi diyen yürekleri…  İşin acısı bilerek, isteyerek, hedef gözeterek yapıyor. Sanki karşısında ki azılı düşman. Kendi ülkemizin evlatları hepsi; genç,geleceğimiz, yarının umutları. Umutları mı yıkmak amaç?

Elli senedir bu topraklarda yaşıyorum. Elli sene bu toprağın suyunu içtim, havasını kokladım, kültürü ile beslendim. Elli senenin hiçbir günü bu topraklardan vazgeçmedim. Çocuğumu da bu topraklara faydalı bir birey olabilecek şekilde yetiştirmeye çalışıyorum. Bu topraklarda doğdum ve bu topraklarda yaşamak , bu topraklarda ölmek istiyorum. Bu toprağın evladıyım ben. Şimdi gelmiş benim içine doğduğum devlet “ sen benden değilsin” diyor. Sen kim, ben kim? Hepimiz aynı toprağın çocukları değil miydik?

İçimde bir hüzün… Kendi toprağımda yabancı gibi hissetmek nasıl da insana acı gelen bir şey. Bu ülkenin refahı, ulauslararası arenada söz sahibi olması, eğitim, bilim ve kültürde kendini aşması değil mi ortak amaç? Herkesin kendine göre yöntemi farklı olabilir ama bu dayatma nedir? Tartışma, konuşma ortak müştereklerde buluşma diye bir yöntem yok mudur? Bu kadar mı ayrıştık ki ortak müşterekler bile bulamaz hale geldik. Ne zaman bu hale geldik? Kim bizi bu hale getirdi? Bu kadar hırs, öfke neden birikti ki “ ya allah” deyip gencecik canlara gözümüzü kırpmadan kıyar olduk? İnsanlık, vicdan gibi kavramlar ne zaman ve nasıl yok oldu yüreklerden?

Din ,ahlak gibi doğruluğun , dürüstlüğün, adaletin, iyiliğin, vicdanın temel taşlarını oluşturduğu  dogmaları savunanların, dini devletin yönetim biçimine sokmaya çalışanların bu erdemlerden yoksun olması ne büyük bir paradoks. Neredeyse “islami teokrasi” diyebileceğim yönetim şeklini yerleştirmeye çalışanların, bu çaba süresince bu erdemleri hiçe sayması ne kadar büyük bir çelişki! Ateisti, gerçek dindarı sorgulamaz mı seni bu nasıl iştir diye? Dine inancı olanların sorgulama hakkı yok mudur? Din ne zamandan beri sorgusuz, sualsiz biatı getirir oldu?

Her geçen gün, her yeni kanunla, kararla kendimi daha da uzaklaştırılmış, gözden çıkarılmış, istenmeyen hissediyorum. Ülkesini çok seven biri olarak bu duygular beni gittikçe daha da derin bir üzüntüye boğuyor .Öyle ki bu üzüntü öfkeye dönüşüyor. Hiçbir siyasi iktidarın beni/bizi bu kadar ötekileştirme hakkı olmadığını düşünüyorum. Her bir vatandaşın kendi ülkesi hakkında en az hükümet kadar söz hakkı vardır. Sonuçta hükümet, idari erk de olsa, halkının temsilcisidir. Bu kadardır, bunun ötesi değildir. Demokrasilerde halkın üstünlüğü tartışılmaz!


12 Eylül 2013 Perşembe

İNSAN İNSANA KARDEŞ DEĞİL Mİ?

Garip bir çaresizlik hissi içimde… Birine bir şeyi anlatamamanın, anlaşılamamanın yılgınlığı var üzerimde. Hani bazen çocuğuna bir şey anlatmak istersin, karşında bir inat anlamamak için ayak direr ya işine gelmediği için. Bilirsin aslında anlıyordur. Sakince başlarsın anlatmaya, anlamdıkça açıklamaya girişir sonunda da bir isyanla bağırırsın ya. Öyle işte… Arkasından bir yorgunluk, bezginlik çöker insana. “Amaaan ne yaparsa yapsın” dersin bir an ama bırakamazsın. Onun göz göre göre hata yapmasını istemezsin ve tekrar başlarsın en baştan. Bir daha bir daha ama anlamak istemediği sürece anlatamazsın. Aynen öyle işte…

Vatanını da evladını sevdiği gibi sever insan. O toprakta doğmuş, büyümüş, o toprağın gelenek görenekleri ile yoğrulmuşsundur. Dünyanın neresine gidersen git, en güzel yerleri gez gör, gene eve dönüş bir başkadır. Hele de uzun zaman başka bir ülkede yaşamak durumunda kalmışsa uçaktan veya otobüsten indiği anda toprağı öpesi gelir insanın. Yolda giderken tanıdık rahiyalar eşlike der insana. Otobüste yanında oturan insanı hiç tanımasan bile onun hakkında fikir yürütebilecek kadar bilirsin. Senindir, senin toprağındır, senin vatanın…

Evladının iyiliğini istediği gibi, vatanınında iyiliğini ister insan. Adalet olsun, ekonomik refah olsun, güven içinde yaşasın, ağıtlar yerine neşeli türküler çalsın ister.  Göğsünü gere gere ben Türk’üm demek ister. Ülkeyi yönetenlerin ülke refahını kendisinin kendi çocuklarını koruyan bir anne—baba gibi koruyacağından emin olmak ister. Yarına umutla bakmak ister.

Kendimi bildim bileli her zaman memnun olan bir grup olduğu gibi, memnun olmayan da bir grup olmuştur bu ülkede. Çoklu ortamlarda herkesi memnun etmek mümkün olmadığı için çoğunluğun isteğine göre hareket edilir genelde. Demokrasilerde bu normal.

Tam üç buçuk aydır devam eden direnişte yaşananlardan, ölenlerden, yaralananlardan, göz altına alınanlardan, bu olaylara hükümetin verdiği tepkilerden, beyanlardan vs sonra sanki birbirini hiçbir şekilde anlamayan iki taraf görüyorum. Hani birine bir şey anlatmaya çalışırda insan ama karşısındaki bambaşka bir telden çalar ya, insan “nasıl anlamaz? “ diye sinir olur. Aynen öyle işte…

Halbuki doğduğumuz andan itibaren iyiye, güzele doğru gitmemiz belletilmedi mi bizlere? Daha küçücükken arkadaşına oyuncağını vermek istemediğinde annesi tarafından uyarılmadı mı çocuklar? Hep “bak o kardeş, o da oynasın “ diye paylaşım öğretilmeye çalışılmadı mı? Bunun hemen hemen her evde aynı şekilde yaşandığını düşünüyorum. Belki yanlışım burada… Hangi ara bu paylaşımdan bencilliğe döndü yürekler? Hangi ara egolar şişti böyle ? Hangi ara kardeş kardeşi vurur oldu?


60’lı yıllarda doğmuş biri olarak, çocukluğumda Alevi-Sünni ayırımı bilmediğim gibi Türk-Kürt ayırımı da bilmezdim. Belki de bizim evde yoktu böyle bir ayırım. Kimsenin dinine, ırkına, diline bakılmazdı. Annemle Alman olan babam evlenirken sünnet münnet de istememişlerdi dedemler. Ne de babam annemin hristiyan olmasını istemişti. İnsandı işte o da. İyi bir insan. Bu kadar basitti işte… Belki de böyle yetiştiğim için bu gün sırf Alevi diye öldürülen bir kişinin ardından dini bütün bazı kişilerin “ oh, iyi oldu” demelerini dehşetle izliyorum. Mısır’da , Suriye’de öldürülenlere üzülürken ülkemizde öldürülenlere üzülmemek nasıl bir şey! Müslüman müslümana kardeş de insan insana kardeş değil mi?!

4 Ağustos 2013 Pazar

ALLAH'LA KUL ARASINA GİRİLMEZ

Dün Kadir Gecesiydi. Kadir Gecesi Hz. Muhammed’e Cebrail isimli melek tarafından Kuran-ı Kerim’in vahyedilmeye başlandığı  gece olarak kabul edildiğinden , İslam dünyası tarafından en önemli günlerden biri olarak kabul edilir. Bu gecede edilen tüm duaların kabul göreceğine inanılır. Tüm Ramazan ayı boyunca oruç tutmayanlar bile bu gece oruç tutup dua etmeye özen gösterirler.

Babamın hristiyan anneminse müslüman olmasından dolayı, ister istemez her iki din hakkında az biraz bilgim var. Ancak her ikisininde fazla dindar olmamaları nedeni ile konuyu derinliğine bildiğim söylenemez. Net hatırladığım çocukluğumda kiliseye gittiğimde uzun vaazlardan sıkıldığım gibi, vaaz sonunda papazın önünde kuyruk oluşturup, ağzımızı açıp dualarla ağzımıza konan yuvarlak, tatsız tuzsuz, gofret tarzı şeyi yediğimizde günahlarımızdan arınacağımızın düşünülmesini çok saçma bulduğumdu.

Her ne kadar Alman bir babam da olsa, Türkiye’de doğup büyümüş olmamdan dolayı kendimi hep Türk saydım. Almanlığım sadece kağıt üzerinde. Yaşadığım toprakların kültürüne daha da vakıf olmak , birlikte yaşadığım insanların duygu ve düşünce dünyasına yakın olmak için senelerce oruç tuttum.İftar sofralarında yaşanan birlik, beraberlik hissi hoşuma giderdi. Maneviyat duygum yükselirdi. Kızıma hamile kaldığım zamandan beri de tutmuyorum. Ancak bana göre ne oruç tutmamın ne de tutmamamın benim müslümanlığımın ya da dindarlığımın üzerinde etkisi yok…

Dinlerin özde aynı kavramları savunduğuna inanır ve ritüellerindeki farklılıklarından dolayı ayrıştığını düşünürüm. Bu açıdan baktığımda her hangi bir dinin ritüelini uygulamasam bile bir çok dindar geçinenden daha da dindarımdır. Zira her dinin özünde yatan doğruluk, dürüstlük, iyilik, kibirden yoksunluk, yardımseverlik, adalet vs. gibi olumlu özellikleri bünyemde barındırırım. Ancak her şeyden öte dini inancın Allah ile kul arasında olduğunu savunurum. Bu nedenle kimin oruç tutup tutmadığı, içki içip içmediği, kapalı veya açık gezdiği ilgi alanıma girmez. Dini ritüelleri uygulamak isteyenleri saygıyla karşılarım. Aynı saygıyı da karşımdan beklerim.

Bu bağlamda baktığımız zaman, dün akşam İstiklal Caddesi’nde yaşanan oruç tutmayanlara karşı yapılan saldırıyı şiddetle kınıyorum. “Mahalle Baskısı “ denen olgunun gittikçe yerleştiğini, dini siyasete alet edenlerin kendini dindar ilan edenlere baskı yapma özgürlüğü tanıdığını, bu vesile ile zaten yıllardır ayrıştırılan toplumun gittikçe bölündüğünü üzülerek gözlemliyorum. Sadece dün yaşananlar bile Cumhuriyet’in temel unsurlarından biri olan laikliğe daha da sıkı sarılmamız , dini inançları Allah ile kul arasında bırakmak gerekliliğini açıkça ortaya koyuyor. Ülkeyi demokrasi ile yönettiğini iddia eden bir iktidara ise bu davranışlar hiç ama hiç yakışmıyor.

İktidara düşen dini ögeleri devlet yönetimi sisteminden çıkarıp, bu ülke toprakları üstünde yaşayan farklı din gruplarına özgürce ibadet edebilecekleri bir ortam yaratmaktır. Bu ayrışmayı desteklemeyip, bilakis herkesin Türk bayrağı altında birlik ve beraberlik duygusu içinde yaşamasını sağlamak bizatihi iktidarın görevidir. İktidar bu görevini yerine getir(e)memekle bu göreve layık olmadığını birçok kez ispatlamıştır. İstifası uygundur…


30 Haziran 2013 Pazar

İNSANLIK ŞEMSİYESİ


Çocukluk yıllarımın bir bölümünde yaşadığım Yunanistan’dan çok güzel anılarla ayrılmış olmalıyım ki, daha lise yıllarında bile, henüz politikanın P’sini bile bilmezken, “bu Türk-Yunan düşmanlığını politikacılar yaratıyor, halkların arasında bir anlaşmazlık yok” derdim. Lise yıllarını terörün tavan yaptığı 1978-1981 arasında geçirdiğimi bilenler, nasıl olupta o dönemde siyasetten bu kadar uzak kalabildiğimi merak ediyorlarsa, Gülse Birsel’in 30.Haziran(bugün) tarihli yazısını okumalarını tavsiye ederim. Bizde de durum aynı şekilde idi zira. “Aman kızım, her şeyden uzak dur” durumu özetle…

Henüz siyasetin alengirli yollarıyla fazla tanışmamış olduğumdan, en saf halimle Türk-Yunan düşmanlığını katiyetle kabul etmez, bu benzer iki kültürün nasıl düşman olacağını aklım almazdı. Zaten Yunanistan’da geçen çocukluğumda, oradaki Yunan çocuklarla sokaklarda keyifle oynadıktan ve evimize bir sürü tatlı Yunanlı dostlarımız girip çıktıktan sonra bu düşmanlığı aklımın alması imkansızdı. Aradan geçen onca yıla rağmen, geçtiğimiz Mayıs ayında sevgili dostum gazeteci-yazar-fotoğraf sanatçısı Uğur Oral’ın Atina’da açtığı, İzmir ve Ege Bölgesi fotoğrafları ve kendi denemelerinden oluşan “ Aynı Gökyüzü Altında “ adlı sergisine, serginin süresinin bir hafta daha uzaltılmasını gerektirecek kadar yoğun bir ilgi gösterilmesi, bu dostluğun, tüm politik düşmanlığa rağmen, sürdüğünün göstergesi…

Şimdi diyeceksiniz ki, konumuz Gezi ve Kürt kardeşliği… Nereden çıktı Yunan dostluğu? Hatırlarsınız Hrant Dink öldürüldüğünde bir çok Türk vatandaşı “ Hepimiz Hrant’ız “ diye yürümüş ve Hrant Dink’in Ermeni olmasından dolayı bu slogan çok polemik yaratmıştı. Bu günde Gezi ruhuyla yıllardır PKK tarafından şehit edilmiş askerlerimiz, vatandaşlarımız yüzünden diş bilediğimiz Kürt halkını kucaklıyoruz. Aslında daha birçok örnek var; Mübadele yılları, Varlık Vergisi, Van depremi olayları gibi…

Kürt kardeşliğine dönersek, gene seneler evvel Cenevre’de katıldığım Fransızca kursunda sınıfımda bulunan, iltica etmiş bir Kürt karı-koca vardı. Birkaç gün içinde tanışmış, akabinde de beni evlerine yemeğe çağırmışlardı. O zamanki zavallı aklımla bu davete gitmekten inanılmaz korkmuş ama davete icabet etmemeyi de kendime yedirememiştim. Gittim… Küçücük evlerinde, ellerinde ki kısıtlı imkanlarla bana mükellef dolmasıyla, pilavıyla tam bir Türk sofrası hazırlamışlardı. Sonra hanımla dost olduk. Bana Türkiye’yi, kendi topraklarını ne kadar özlediğini anlatırdı. Kadınsal konulardan da konuşurduk. Eşiyle olan sorunlarını anlatırdı. O da insandı işte… Sizin, benim gibi… Aynı dertlerden muzdarip, kendi toprağından uzak kalmış, yalnızlık içinde “Türk” olmama rağmen, insanlığıma güvenerek bana sığınmıştı. En azından orada aldığım süre içinde… O dönemde eski bir Türk bakanının evinde kaldığım düşünülürse risk miydi? Evet riskti… Hem onun için, hem benim için… Ancak tüm politik, etnik, farklılıklarımızı ( hoş benim yoktu ya, hala da yok…her zaman insanlık çizgim oldu, o gün de bu gün de) bir kenara bırakarak, insanlık şemsiyesinin altında birleşmiştik.

Burada azınlık edebiyatı yapmayacağım. Azınlıkların içinde oldukları durumu, kendilerini nasıl hissettiklerini, özellikle son yıllarda kendi toprağımızda azınlık konumuna düşürüldüğümüz için hepimiz biliyoruz. Sadece Kürt vatandaşlarımızın ağırlıklı olduğu bölgelerde karakol üstüne karakol yapmak yerine altyapıya, eğitime daha ağırlık verilseydi, terörle mücadele için harcanan tonlarca para bu yönde harcansaydı, kendi varlıklarını hissettirmek için PKK terör örgütüne bu kadar paye verirler miydi diye de düşünmeden edemiyorum.

Her ne kadar Yunan dostluğu, ayrı topraklarda olmakla kendini ayrıştırsa da bütün bu verdiğim örnekler beni, insanların aralarındaki tüm kültürel farklılıklara rağmen birbirini kabul edip sevebileceği, saygı duyabileceği ve dahi böyle bir özlem içinde olduğu gerçeğine götürüyor. Devletlerin üst kademelerinde yapılan hesapların içine çekilmediği sürece insanlar birbirleri ile gayet insanca ve dostça geçinebilecekleri gibi, bu hesapların içine dahil olmak istemediklerini de ellerine geçen her fırsatta ifade ediyorlar. Herkes İNSANLIK şemsiyesinin altında birleşmek istiyor. Gezi direnişi de bu çağrının haykırışa döndüğü noktadır. Bu şemsiyeyi Türk bayrağı altında açmak, buna imkan tanımak Türkiye halkına en yakışanı olacaktır…

28 Haziran 2013 Cuma

NEDİR BU KOLTUK SEVDASI?


Yıllardır ne çektiysek şu siyasilerin koltuk sevdasından çektik! Gelmiş geçmiş zaman içinde  tüm siyasi liderler ya ölünceye kadar ya da partileri kapanıncaya kadar şu kıymetli koltuklarına yapışıp kaldılar. Bir tek Deniz Baykal uymadı bu tabloya. 2010 yılında istifa etti ama öyle hayırlı bir iş işleyeyim diye değil. Özel hayatı ile ilgili bir video sızdırılınca basına , büyümesin işler diye... İyi de oldu valla… 8 sene boyunca ne yaptığı belli olmayan statik bir muhalefet sergiledi. Ha yerine Kemal Kılıçdaroğlu geçti de ne oldu? Değişen bir şey yok… Gene aynı terane.. Muhalefet mi değil mi belli değil! Atatürk’ün partisi olduklarına şükretsinler. Hala eski alışkanlıklarla oy toplayarak Türkiye’nin ikinci güçlü ve ana muhalefet partisi konumunda CHP. Bir de tabii alternatifsizlikten…

Nedir bu koltuğun büyüsü? Koltuklara oturmadan önce 404’mü sürülüyor da bunlar bir türlü kalkamıyorlar o koltuktan? Yoksa siyasi erk mi bunları o koltuğa bağlayan? İnsan psikolojisini az buçuk biliyorsam “güç” insanı dinden imandan çıkarabilen bir duygu. Bunlarınki de öyle… O koltukta oturdukları sürece kendilerini güçlü, dünyanın olmasa bile belli bir kesimin hakimi gibi görüyorlar kendilerini zaar. Köy ağaları, aşiret reisleri gibi... Hatta hatta tanrı gibi… Herkeste bir hükmetme arzusu… Vay be!

Bu gün okudum. CHP Sayın Emine Ülker Tarhan’ı tekrar grup başkanvekilliğine getirmemiş. Neden? Bu cesur kadın değil mi TOMa’ların önünde oturup onlara meydan okuyan? Kaç tane CHP milletvekili bir zahmet Gezi olaylarının bir fiil içinde yer aldı. Sayın Kılıçdaroğlu “ gençleri anlıyoruz, onları takdir ediyoruz” diye beyanlar verdi ama tuttu mu ellerinden? Onların mücadelesinde yanlarında olduğunu gösteren bir iki kıçıkırık beyandan başka herhangi bir şey yaptı mı? Sayın Tarhan yaptı ama… Ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin adına yakışır şekilde halkın yanında oldu. Fark edildi, beğenildi, güvenirliliği arttı. CHP’nin yeni başkanı olması arzu edildiği dillere geldi. Bu mudur sizi korkutan Sayın Kılıçdaroğlu? Onun için mi önünü kestiniz sayın milletvekilinizin? Ha bir de mecliste çok cesur,güzel konuşmalar yapan Sayın Sedef Küçük var. O da milletvekiliniz.. Bildiniz mi? Anlaşılan cesaret adına ne varsa kadınlarda var... Kadınlar Partisi mi kursak?

Halbuki tarihe geçecek günler yaşadığımız şu dönemde parti başkanlığından istifa edip hem partinizi hem de Türkiye’yi daha demokratik bir geleceğe taşımaya daha uygun bir lidere bırakmak, sizin de gelecekte daha şerefli ve saygın hatırlanmanızı sağlardı. Bu gidişle iktidar olmanız pek mümkün görünmüyor. Dolayısı ile Türkiye’nin Başbakanları arasında yer alacak gibi görünmüyorsunuz. Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu alternatifsizliğe de fazla güvenmeyin derim. Gördünüz hızır gibi gençler geliyor. Kuruverirler bir parti, ne olduğunuzu şaşırırsınız. Yıllar sonra başarısız bir parti lideri olarak anılmaktansa, ülkesinin geleceği adına “güç”ten vazgeçebilmiş bir parti lideri olarak saygıyla anılmak bence gayet iyi bir alternatif sizin için…

Sayın Başbakan, Başbakanımız diyemiyorum zira kendisi bizi “onlar, bunlar “diye ayrı bir kefeye koyuyor, Recep Tayyip Erdoğan içinse bir şey diyemiyorum. Allah’a havale ettim…

Özellikle İngiltere’de uygulanan ama diğer Avrupa ülkelerinde de görülen bir şeydir; başbakanlığı kaybedince parti liderliğinden de ya da parti liderliğini kaybedince başbakan ise başbakanlıktan da istifa etmek… Nedense, batıya çok düşkün olmamıza rağmen  memleketimize bu adet uğramamış… Oysa hepimizin gideceği yer kara toprak… Bu dünyada yaptıklarınla arkanda iyilikle, güzellikle, saygıyla anılacak güzel şeyler bırakmadıkça, gücün olmuş, hükmetmişsin ne fayda? Hepsi boş, hepsi tırıvırı…



25 Haziran 2013 Salı

MARATONA HAZIR MIYIZ?


Bir aydır olağanüstü bir hal var memleketimde… Her ne kadar başlangıç tarihi 27 Mayıs’ta olsa benim için miladı 31 Mayıs’tır bu halin. Artık benim değil, sadece kendine oy verenlerin Başbakanı olduğunu alenen ilan eden Sayın Başbakan’ın deyimi ile üç-beş çapulcunun üç-beş ağacın sökülmesini engellemek adına başlattıkları eylem devletin 31 Mayıs sabahı orantısız güç kullanmasıyla direnişe döndü. Başlarda son derece insani kaygılarla apolitik başlayan hareket , zaman içinde uzun zamandır görüşlerini dile getiremeyen gruplar tarafından da sahiplenildi.

Başta ayaklandık, yürüyüşler, mitingler yaptık. Günlerce parkta oturduk. Mizah yoluyla öfkemizi kustuk, düşüncelerimizi anlatmaya karşılaştık. Durduk, oturduk, karanfiller verdik.  Ancak her şiddetsiz eyleme şiddetle karşılık bulduk.  Her uygulanan orantısız şiddet, sindirmek yerine öfkeleri daha da besledi. Ülkenin yöneticileri tarafından biri diğerini tutmayan, sadece kendi tabanlarına hitap eden, insana sanki başka ülkelerde yaşanıyormuş hissi uyandıran açıklamalar, bu direnişe katılan insanlarda iyice bir dışlanmışlık duygusu yarattı. Apolitik başlayan hareket politize oldu . Demokratik haklarımızın hiçbir surette tarafımıza teslim edilmeyeceğini anladıkça mevcut iktidarla bu yolu yürümenin imkansızlığına iyice inandık. Herkesin gündemi değişti. Sosyal medya sitelerinde konuşulan tek konu bu olmaya başladı. Bunların hepsi olmalıydı ve oldu da…

Fakat esas direniş şimdi başlıyor arkadaşlar… Yolumuz uzun… Bu bir maraton. .. Nefesimizi dikkatli kullanmamız lazım. Artık direnişin ikinci aşamasındayız. Eylem kısmı her ne kadar devam etse de ileriye dönük adımlar atmanın zamanı… Gezi Parkı’ndan çıkarılan insanlar çeşitli parklarda forumlar düzenliyorlar. Her gece herkes düşüncelerini paylaşıyor birbiri ile. Bunlar çok güzel olmasına rağmen yakın vadede çözüm getirmeyecek gibi duruyor. Bu forumlar yapılmasın demiyorum ama bu rüzgarın etkisi azaldıkça forumlara katılım azalacağı gibi, bu ortamlarda da farklı düşüncelerin oluşacağı ve bazılarında ortak noktada buluşulamayacağı benim için neredeyse kesin… Zaten önümüz yaz ve Ramazan…

Tabii ki günlerdir yemeden, içmeden gündüz işe akşam direnişe giden insanların yorulacağı aşikar. Herkesin arada bir de olsa bir nefes almak en doğal ihtiyacı… Herkeste oluşan gündem dışı her hangi bir aktivite yapmanın veya sosyal medya ortamlarında paylaşımın yarattığı suçluluk duygusu çok sağlıklı değil. Bilakis maratona dayanabilmek için ihtiyacımız olan bir şey bu nefesler..

Zaman uzadıkça herhangi bir net noktaya varamamak insanda yılgınlık, bıkkınlık duygusu oluşturacaktır.  Bu nedenle herkes tarafından fikir birliğine varılmış birkaç konuya odaklanmak ve bunların üstüne çalışmak gerektiğine inanıyorum. Bu noktada benim önerim ; yedi ay sonra yapılacak seçimlerde etkin rol oynamak. Şöyle ki bu süreyi barajı düşürmek için kullanmalıyız diye düşünüyorum. Bu konuda hükümete baskı oluşturacak etkinlikler düşünülmeli bence. Kanaatimce şu anda en önemli konu bu…

Şu kısa vadede yeni bir parti kurulup, bunun seçimde yüksek bir oy almasını imkansız gördüğümden , mevcut partilerden birine destek olarak olarak seçimde iktidar partisinin karşısına blok olarak çıkmak iyi bir alternatif. Şahsen  sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun ülkenin geleceği uğruna başkanlıktan istifa edip, yerine daha çok oy toplaması muhtemel daha genç, dinamik birinin geçmesinin iyi olacağını düşünüyorum.

Bu süreç içinde sosyal medya ortamında gördüğüm ötekileştirici, aşağılayıcı, hakaret içeren paylaşımlardan , tüm kışkırtmalara rağmen uzak kalıp, hedefimize odaklanmamız gerektiğine inanıyorum. Biz cevap verdikçe bu bir kısırdöngüne girer ve zaman boşa harcanır. Oysa susmak en iyi cevaptır. Şu anda iktidar tarafından sergilenen küstah tavra karşı asaletimizi, duruşumuzu en iyi sergileyecek tavırdır susmak. Aynı seviyeye düşülmediğini gördükçe onlar da vazgeçeceklerdir. Sosyal medyada yapacağımız paylaşımlar ülkenin ekonomik gerçekleri, olaylar hakkında bilgi ve seçimlere katılmanın önemi, seçim sistemi vs gibi bilgiler olmalı diye düşünüyorum…

Dediğim gibi bu bir maraton… Nefesimizi dikkatli kullanmamız gerekli… Bunun bilincine varıp nefes çalışmalarına başlayarak hedefe odaklanmanın zamanı geldi de geçiyor bile…  Gençler sayesinde elimize geçen bu fırsatı iyi değerlendiremezsek , her ne kadar bu ülkede bir daha hiçbir şey eskisi olmayacaksa da , yolumuz uzar,nefesimiz tıkanır… Dikkat!!!