9 Şubat 2014 Pazar

ÇOK GEZEN Mİ BİLİR ÇOK OKUYAN MI?

Hani “çok mu gezen bilir çok mu okuyan bilir? “ diye sorulan bir atasözümüz (?) var ya, nedense o takıldı bu sabah aklıma. Hatta ilkokullarda birçok münazaraya da konu olmuş bu söz, aslında gezenin daha çok bildiğini ima eder. En azından benim ilkokulda okuduğum yıllarda öyleydi. Artık bilgiye sonsuz ulaşım kaynağı neticesinde belki anlamı değişmiş olabilir ama…

Ben burada bilmeyi içselleştirmek olarak aldığımda gezenin daha çok bildiği konusunda hemfikirim. Birebir yaşanan tecrübelerle, gözle görülen yerleri, damağımızda erimiş lezzetleri hissedip dağarcığımıza yerleştirmek daha kolay. Hangi kitap bana Barcelona’daki balık pazarının girişindeki bir saraya girermiş hissi yaratan kapının güzelliğini, bu kapıdan geçince içerideki renk cümbüşünü, birbirine karışmış nefis kokularını, böyle sihirli bir mekanda olmanın yarattığı hazzı verebilir ki? Olsa olsa çok güzel tasvir edilmiş bir kitapta, oraları görme arzusu yaratabilir belki.

Babamın Alman olması nedeniyle çok küçük yaşlardan itibaren seyahat kavramı ile tanıştım. Sürekli Almanya Türkiye arası gidip gelinen yolculuklar, Yunanistan’da yaşam derken farklı kültürlerle çok erken yaşta tanıştım. Özellikle Yunanistan’da yabancı kimliği ile yaşamanın yan getirisi olarak orada yaşayan değişik ülkelere mensup çocuklarla oyun oynadım. Çocukluk ne güzel! Dil, din, ırk ayırımı yapmadan çocuk saflığımızla oyun oynar, keyifli kahkahalarla etrafımıza da neşe katardık. Annemle babam erken yaşta boşanınca tek başına uçak yolculukları da eklendi bu keyfe, hani boynunuzda asılı kocaman plastikten çantanızla hostese teslim edildiğiniz.  Çok severdim bu yolculukları. Hosteslerde, belki de tek başına seyahat etmek durumunda kalan bu çocuğa acıdıklarından( ne de olsa o dönemlerde fazla yoktu böyle tek başına seyahat eden 7-8 yaşında çocuklar)  fazlaca şımartırlardı yolculuk boyunca. Sonraları da ihracat işinde çalıştığımdan savaş altındaki Irak’tan, henüz Gorbaçov’un perestroikası ile tanışmamış Rusya’ya kadar uzandı bu seyahatlerim. Bütün bu yolculuklarımdan çok güzel anılar ekledim anı dağarcığıma.

Bu kadar seyahat eden biri olmama rağmen, nedense hiçbir zaman gittiğim ülkelerde turist gibi dolaşıp, elimde şehir haritası, o müze senin bu anıt benim gezmeyi sevemedim. Daha çok yerli halkın arasına karışıp, o ülkenin yerel kültürüne dair bir şeyler yaşama, görme hissim ağır bastı hep. Her ne kadar tarih içinde insan ögesi barındırsa da, o artık içinde insan yaşamayan kale, şato, saray vb yerlerden keyif alamadım. Seneler önce yapılmış dahi olsa, insana her daim söyleyecek şeyi olan sanat müzelerini tercih ettim.  Eğer varsa doğal güzelliklerini, bahçelerini gezdim. Turistlerin gitmediği, kıyı kenar yerlerdeki yerel lokantalarını bulmak istedim. Her zaman çok başarılı olduğum söylenemez ama…

Bütün bu seyahat maceralarıma rağmen, belki de yazmaya başladığım için, bir kitapta yazılmış çok güzel bir cümleyle karşılaştığım zaman ki hazzı hiçbir şeye değişmem. Seyahatlerin olan bilgiyi, görerek, dokunarak, hissederek öğrenme ve akılda tutmamıza yardımcı oldukları kesin. Kitaplarda ise bambaşka bir haz bekliyor beni. Bir cümle veya paragraftan yola çıkarak inanılmaz bir hayal dünyasına gidebiliyorum. Yazarın ne demek istediğini düşünürken, kendimin konuyla ilgili bilgimin ne kadar sığ veya çok olduğunu keşfediyorum. Az olduğunu keşfedersem, bilgimi genişletmek amacıyla konuyu araştırıyorum. Romandaki yerleri, karakterleri kendi hayal dünyama göre şekillendirebiliyorum. Zaten bundan değil midir çoğu kitaptan çevrilen filmlerin kitaba nazaran başarısız bulunması? Çoğu kişi kendi dünyasına göre şekillendirdiği hikayenin, sinema perdesinde karşılığını bulamadığında bir hayal kırıklığı yaşamıyor mu?

Birçok anlama gelebilecek bir cümle ile karşılaştığımda” ben olsam nasıl ifade ederdim? “ diye düşünüyorum. Çok güzel bir ifade ile karşılaştığımda, onu ben düşünemediğim için, içimi kıskançlık kaplıyor. Hırslanıyorum. Beynimin içinde cümlelerle dolaşıyorum. Biraz gerçek dünyadan, günlük hayat gailesinden insanı uzaklaştıran bir şey bu ama seyahatlerde öyle değil mi?

Günümüzde ulaşılabilen bilgi kaynağını düşünürsek, çok okuyanın da çok gezenin de bilgi sahibi olacağı bir gerçek. Tabii ki her iki kategori için de neyi ne kadar görmek, bilmek, öğrenmek istediğimizle orantılı bu durum. Dünya yer gezip sadece alışveriş caddelerini bilenler olabildiği gibi, birçok kitap okuyup bu kitaplardan hiçbir şey almadan kapağını kapayanlar da var. Gene insan ögesine dönüp bilginin ne çok gezmeyle ne de çok okumayla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu iki öge de bilgiyi edinmek isteyenlere birer araç. Bilgi edinmek istemeyen, bundan haz almayan birini ne kadar çok gezdirirseniz gezdirin, ne kadar çok kitap okutursanız okutun, ele aldığınız noktadan olsa olsa bir adım öteye gidebileceğine inanıyorum. Her şey gibi bu da insanda bitiyor yani!

7 Şubat 2014 Cuma

SEVGİ GÜNÜ

Bu gün 13.02.2011…Kültürümüze yaklaşık 20 sene evvel, ufak ufak sızıp zamanla parçamız haline dönüşen Sevgililer Günü’nün bir gün öncesi. Şimdi burada doğruydu eğriydi, ticari gaza getirme falan ahkamları kesmek değil niyetim. Zaten her ne kadar karşı çıkılırsa çıkılsın, her ne kadar “ben bunlara inanmam, bu ticari oyuna alet olmayacağım” densin, herkesin yüreğinin derinliğinde o özel günde sevdiği birinden en azından bir telefon, bir mektup vb minvalinde hatırlanma beklediğine eminim. İstemem yan cebime koy misali… Sonuçta hepimiz insanız ve hepimiz sevilmek istiyoruz. Bunda yanlış bir şey yok.

Aziz Valentine’den adını almış “Valentine’s Day”i türkçeye “Sevgililer Günü” diye çevirince işler karışıyor. Aslında “Sevgi Günü” falan diye çevrilse daha doğru olacakmış. “Sevgililer Günü”  deyince illa karşı cinsler arası, arada aşki duygular vuku bulan çiftlerin günü gibi oluyor. Tabii bu durumda içi alev alev yansa da, yandığı kişiye açılamamış kişiler, o günün sabahından akşamına kadar mel mel telefon ekranına bakmak suretiyle, arkadaşlarına gelen çiçeklere, böceklere yutkunarak bekleyerek geçiriyorlar günü. Hani bir umut… Belki… Yüreğinde hiç kimsesi olmayanlar ise “ keşke benimde bir sevenim olsa “ düşüncesini arkadaşının güne duyduğu heyecanı, sevgilisine ne hediye alacağı açmazını  “ boş işler” edasının arkasına gizleyerek geçiriyorlar. Sonuçta öyle veya böyle birçoğumuzu olumlu/ olumsuz bir duygu seline sürükleyebildiği için harika bir pazarlama stratejisi olduğunu kabul etmeliyim. Zaten pazarlama duygularımızı nasıl harekete geçireceklerini ve bunu kendi çıkarlarına göre nasıl yönlendireceklerine dair yapılan bir çalışma değil midir?

Neyse benim gelmek istediğim bu değil. Demek istediğim ben  “Sevgililer Günü”nün adını değiştirip adını “Sevgi Günü” yapıyorum. Öyle ki günün anlam ve önemi belirli bir kesime hitap etmekten çıkıp tüme açık olabilsin. Sevginin günü olmaz tabii ama günlük telaş içinde en sevdiğimize bile gerekli özeni gösteremiyoruz. Bu annemiz babamız, çocuğumuz, eşimiz, arkadaşımız, aşkımız, hayvanımız, herhangi biri olabilir. Kim olduğu önemli değil… İçimizde sıcak, olumlu sevgi duygularını uyandıran herhangi birisi veya birileri… Bu yüzden düğün dernek, doğum günü vs gibi günleri çok seviyorum. O günlerde günlük telaşlarımızdan arınıp sevdiğimiz kişiye hak ettikleri ilgiyi göstermek için her türlü özeni gösteriyoruz. Hatırlatma gibi, hem ona hem kendimize… Tabii bütün bu sevgi akışının içinde en önemlisi kendimizi sevmek… Kendimizi sevmeden başkasını da hakkıyla sevemiyoruz zaten. Hani şöyle karşılıksız, beklentisiz, doğal gelişen türden olan… Kendi kendimizle hangi konuda barışık değilsek dışarıya yansıttığımız sevgilerde de o konulara dair bir yamukluk oluyor. Onun için en önemlisi kendimizi olduğumuz haliyle kabul edip karşılıksız, beklentisiz sevmek gerek. Ben yarın ki “Sevgi Günü”nde sevgili Zeynep Göğüş’ün tavsiyesine kulak verip kendime bir hoşluk yapmayı planlıyorum. Yarın kimseden herhangi özel bir şey beklemeden kendime iyi gelecek,  yüzümü gülümsetecek, sadece kendim için bir şey yapacağım. Bu ne olur bilmiyorum. Yarın sabah güne başladığımda ruhumun neye ihtiyacı varsa, ona cevap verecek bir şey olacak muhtemelen…

Durun İnecek Var'dan bir bölüm...

1 Şubat 2014 Cumartesi

BIÇAĞIN UCUNDA KALDI GEÇMİŞ

Kapıdan içeriye girdiğinde kendisini karşılayan kesif alkol kokusuna hiç şaşırmadı kadın. Bir haftalığına başka şehirde yaşayan kızını ziyarete giderken evde kalan kocasının, onun yokluğundan istifade ederek, alkolün sınırlarını zorlayacağını biliyordu. Zaten akşamcıydı kocası. Kendisi onu uyarıp durdurmasa, hiç durmadan içebilirdi. Alkolikliğin sınırında geziyordu. Evlendiklerinde sadece sosyal içici olan kocasının nasıl olup da otuz senelik evlilikleri içinde bu raddeye geldiğini kendi de bilmiyordu. Olmuştu işte. Ne yapsa etse onu durduramamış, seneler içinde kocasının hem sağlık, hem mesleki, hem insani olarak aşağıya inişini içi üzülerek seyretmişti.

Ev boştu. Muhtemelen kadının kavga çıkaracağından korktuğundan, o gün geleceğini bilmesine rağmen, evden çekip gitmişti adam. Portmantoya paltosunu asarken salonun bütün pencerelerinin açık olduğunu fark etti kadın. Salon darmadağınık, açık pencerelerden içeri giren kuşların pislikleri ile doluydu. En üst katta oturdukları için kuşlar girerdi hep açık pencerelerden. Kaç kere tel taktırmayı düşünmüş ama bir şekilde ertelenmişti bu düşünce hep. Koltukların üzerine serilmiş battaniyeleri görünce kendi kendine güldü kadın. Evin her tarafını batırmış olan kocası, incelik yapıp koltuklar kirlenmesin diye battaniye sermişti üzerlerine. İlahi adam… “ Bir an önce soyunup, evi temizlemeye girişmek lazım “ diye düşündü.

Bu düşünceyle yatak odasına gittiğinde yapılmamış bir yatakla karşılaştı. Gayriihtiyari hemen yatağı yapmak için yatağa yöneldi. Çarşafın ortasındaki, kenarındaki lekeler, onun yokluğunda, bu yatakta, ateşli geceler yaşandığının belirtisiydi. Lekelere baktı kaldı kadın. Ancak birkaç saniye sonra kan beynine sıçrayıp öfke ile kırgınlık arasında  “ bunu bana nasıl yapabildi? Benim yatağıma, bizim yatağımıza nasıl başka bir kadın sokabildi?” düşünceleri delip geçti yüreğini. Her şeyi olduğu gibi bırakıp, delirmiş şekilde evin her tarafını dolaşmaya başladı. Oturma odasında çöpe atılmamış, boş bira şişeleri buldu. Salonda bulunan içki dolabını açtığında ise içinde bulunan içki şişelerinin hepsinin boşaldığını gördü. Hatta kocası bulmasın diye evin orasına burasına sakladığı içkiler bile bulunup içilmişti. Ev talan edilmiş gibiydi. Mutfak kirli tabak ve bardaklarla doluydu. Daha önceleri de kocasını bırakıp kızına gitmişliği vardı ama hiçbir zaman evi bu halde bulmamıştı. Hele hele başka bir kadının varlığını hiç hissetmemişti. Ne yapıyorsa dışarıda yapıyordu. Alaycı bir şekilde “bu kadar içkiden sonra bir şey yapacak hali kalıyorsa tabii” diye geçti aklından.

Severek evlenmemişti kocasıyla. O zamanlar vardı bir sevdalısı. Ancak o delikanlıyı babasının gözü tutmamış, vermemişlerdi ona. Oğlanın ailesi de kızı vermeyince baba, biz de istemeyiz bu kızı demişlerdi. Kadın çok üzülmüş, aylarca surat asmış ama sevgilisi de kolay vazgeçmişti bu işten. Halbuki o, onun daha ısrarcı olmasını beklemiş, her iki aileyi de karşılarına alarak evlenebileceklerini düşünmüştü o zamanlar. Belki de fazla film seyrediyordu. Kadın her şeye rağmen sevgisinden vazgeçmemiş, zaman içinde ailelerin yumuşayacağını ummuştu. Ailelerde yumuşama olmayınca oğlan da” bu iş olmayacak” diye bırakmıştı kendisini. Bir süre sonra da oğlanın evlendiği haberi gelmişti çevreden. Sevdalısının evlilik haberini aldığı gün, içinden hayata dair beslediği güzel umutlar çalınmış, umutlarını sevgisi ile beraber gömmüştü yüreğine. O dönem çalıştığı iş yerinin müşterilerinden olan, boşanmış, çocuklu adamla evleneceğim diye tutturmuştu ailesine. Babanın gözü bu damat adayını da tutmamıştı ama geçen sefer kızını ne kadar mutsuz ettiğini düşünüp çok da fazla ısrar etmemişti itirazında. Niye onu seçtiğini hatırlamıyordu bile. Sevdalısının evlilik haberinden sonra karşısına çıkan, onunla evlenmek isteyen ilk erkek olmasından mı yoksa o tarihlerde bayağı yakışıklı olan kocasının büyüsüne kapıldığından mıydı bilemiyordu artık.

Başlarda normal giden evliliklerine kısa süre sonra bir de dünya tatlısı kızları eklenmişti. Kadın halinden memnun, annesinin desteği ile kızını büyütüyor, işine gidip geliyordu. İşinde başarılıydı. Terfi üstüne terfi alıyordu. İyi para kazanmaya başlamıştı. Evi, işi arasında gidip geliyor, kocası ve kızıyla mutlu yaşıyordu. Ta ki kocasının içki içmeleri başlayıncaya kadar… Koca, seneler geçtikçe içkinin dozunu arttırmış, artık her ortamda kadını küçük düşürücü hareketler yapmaya başlamıştı. Kadın, yetişme tarzından, bütün bunlara hep katlanmış, boşanmayı bir gün aklının ucuna getirmemişti. Kocasının işleri de kötü gitmeye başlamış, evin maddi yükünü de kadın üstlenmişti. Hayatta ki tek amacı kızını iyi yetiştirmek, okutmak ve hayırlısı ile evlendirmekti. Zaman içinde bütün bunları başarmış, kızı üniversiteden mezun olmuş ve okuldan bir arkadaşı ile aşk evliliği yapmıştı. Şimdi de hamileydi kızı, torunda yoldaydı. Tek üzüntüsü kızının dizinin dibinde olmayışıydı. Kızı evden gittikten sonra kocasıyla baş başa kalan kadına kocasının içkisi daha da batmaya başlamıştı ama yapacak bir şey yoktu. Böyle gelmiş, böyle gidecekti. Ona da hayattan düşen pay bu kadardı işte.

Aşk olmadan yaşamın boşluğunu anlamıştı anlamasına ama çok geçti her şey için. Evlenemediği sevdalısını hep yüreğinin içinde tutmuş, ara ara kendini onunla evlenseydi nasıl bir hayatı olur’u düşünürken bulurdu. İçindeki sevgiyi kızına yöneltmiş, onunla mutlu olmuştu. Kocasına da belki aşık olmamıştı ama senelerce beraber yaşamanın getirdiği bir sevgiyle sevmişti. Aile birliğinin gerekliliğine tutunmuş, sevgiyi, aşkı, heyecanı bu birlikte yaşamaya çalışmıştı. Tatminkar değildi ama yetiniyordu. Fazlasını isteme gibi bir lüksü yoktu.

Yığılıp kaldığı koltukta bunları düşünürken, gene bir öfke dalgasına kapıldı. Bir hışımla, evi darmadağın  etmesine rağmen, ironik bir şekilde kocasının koltuklara örttüğü battaniyeleri kaldırmaya girişti. Battaniyeleri kaldırınca dondu kaldı. Koltuklar delik deşikti. İçi ürperdi. Koltuklara saplanan her bir bıçak darbesini bedeninde hissetti. Kocası sanki bıçağı ona saplamak istercesine koltuk yüzlerini paramparça etmişti. Aklına, kızına gitmeden önce bir akşam beraber televizyon seyrederken kocasını ona bakarken yakaladığı an geldi. Katil gibiydi gözleri. Öyle düşünmüştü o an. O zamanda şu an ki gibi ürpermişti. Kocası onu öldürmek istiyor olabilir miydi? Bu kadar nefret edebilir miydi? Kendisi kadar kocasını da sevgisiz bir hayata hapsetmişti. Görevlerini eksiksiz hatta fazlasıyla yerine getirmişti ama sevgi vermemiş miydi? Kendince verdiğini düşünüyordu ama ne kadar içtendi? Orası tartışılır konu. Hoş kocasının da ona pek sevgi verdiği söylenemezdi. Özellikle son zamanlarda kendisini faizsiz kredi veren bir banka gibi gördüğü kesindi. Hatta bu oturdukları evi bile kadın almıştı.

Korktu. Hemen evi terkedip annesine gitti. O gece annesinde kaldı. Kocası onu arayıp sormadı, o da kocasını arayıp sormadı. Ertesi gün, bu sefer annesiyle eve geldi. Dün gece eve gelinmemişti, bu belliydi. Bir an içi rahatladıysa da, kocasının dün gece nerede kaldığını, niye eve gelmediğini de merak etti. Biraz sonra eve haftada bir gelen yardımcı hanımda geldi. Üç koldan evi temizlemeye giriştiler. Çarşaflar çöpe atıldı, kuş pislikleri temizlendi. Her yer çamaşır suyuyla ovalanıp silindi. Mutfak dolaplarından başlayarak her tabak, her bardak, her çatal baştan yıkandı. Kadının içine bir türlü sinmiyordu. Aynı yeri bir daha bir daha siliyor, ancak ne kadar silerse silsin evdeki pisliğin gitmediğine inanıyordu. Salondaki büfeyi de boşaltmaya koyuldu. Annesi “ kızım onlara gerek yok, bak onları ellememiş” demesine rağmen, içinde kopan fırtınayı dindirmek için eline geçen her şeye saldırıyordu. Büfedeki tabakların arasından ucu görünen kağıt gibi bir şey gördü. Peçete diye düşündü. Hiç koymazdı tabak arasına peçete ama herhalde kadın koymuştu. Peçeteyi çekerken içinden de kadına  söyleniyordu bir yandan. Eline gelen peçete değil, dörde katlanmış bir kağıttı. Kağıdı açıp baktığında gözlerine inanamadı. Kağıtta “ Başıma bir şey gelirse bundan sayın eşim …….. sorumludur. Bunu bilincim yerinde yazıyorum.” yazıyordu. Altına da imzasını atmıştı. Evlenirken onları birbirine bağlayan imza, bu kağıdın altında ölüm fermanı gibiydi.

Hemen çilingiri aradı. Kilidi değiştirtti. Kapıcıyı çağırıp yatağın şiltesini attırdı. Evdeki tüm bulunan çarşafları da yardımcı hanıma verdi. Kocasının dolabındaki tüm eşyalarını bavul, çanta ne varsa bulduğu her şeye tıkarak kapının önüne koydu. Annesine “yarın koltuklara yeni kumaş bakmaya gidiyoruz, ona göre “ dedi. Bütün işlerini bitirdikten sonra avukat arkadaşını aradı. “ Ben boşanmaya karar verdim. Bana dava dilekçesi yaz “ dedi. Bütün bunları yaparken çok sakindi. Yıllardır arayıp bulamadığı huzur, altmış yaşında gelip onu bulmuştu.

Annesini de alarak yeni anahtarları ile kapıyı kilitleyip, evden çıktı. Dışarıda güneş parlıyordu.


4 Ocak 2014 Cumartesi

NEYSE...

“Neyse” diyerek başladık yeni güne, “neyse” diyerek yeni yıla başladığımız gibi… Haydar Ergülen  "Neyse" demek iyidir, 'bu da geçer' demek gibidir… Geçmez, herkes bilir geçmediğini, geçmiş gibi yapılır." demiş. Ne güzel ve doğru demiş.  Kabul etmememize rağmen, içimizde isyan bayrakları dalgalanırken bazen çaresizlikten, bazen umutsuzluktan, bazen yorgunluktan söylediğimiz bir kelimedir “ neyse”, içinde itirazımızın her bir notasını barındıran…

Ülkemizin kara para, yolsuzluk, rüşvet olayları ile sarsıldığı bu günlerde bir çoğumuzun daha da sık kullandığı bir kelime olmaya başladı “ neyse” . Olaylar boktan ama en azından iktidarın sarsılmaz bütünlüğüne dinamit patladı, neyse; devletin içinde paralel devlet varmış (sanki bilinmiyormuş gibi) birbirlerini yiyip bitirsinler, neyse; kasetler ortada uçuşuyor, bizler de öğreniyoruz, neyse; skandal üstüne skandal, ortaya çıkıyor ya neyse; gecikmiş tahliyeler oluyor, tahliye oluyorlar ya neyse gibi uzayıp giden bir liste bu. Olanlar, ortaya çıkanlar hiç kimsenin içine sinmiyor ama gelinen nokta da buna da şükür halindeyiz hepimiz. O kadar rezillik, haksızlık yaşamışız ki en ufak bir olumlu adımda zafer çığlıkları atıyoruz. Aslında hepimiz biliyoruz ortada bir zafer falan yok. Yetmiyor ama yetinir gibi yapıyoruz. Ortaya çıkanlar çıkmasın mı? Çıksın tabii… Gönül isterdi ki bunların hiç biri olmasaydı da, ortaya çıkacak bir şey de olmasaydı ama öyle değil maalesef. Hiçbir dönem bu ülke toprakları üstünde her şeyden memnun mesut, emin ellerde olduğumuzun hissiyle kendimize dönemedik ki! Her dönem bir totomuzu kollama durumu ile geçti ömür. Her olan veya olmayanda “neyse” diyerek geçirdik günleri. "Neyse bu gün de geçti, yarına bakalım" halleri hakim oldu hep insanımızda.

Kişisel olarak da sık kullandığımız bir kelime “neyse”. Neredeyse kültürel bir olgu diyebilirim. Fazla itiraz etmeye gelmez, hayır demek ayıptır öğretisi midir bilemiyorum ama sıkıştığımız anda kullanıverdiğimiz bir kelime. Konu fazla uzamadan kesmenin bir şekli. İçimizde büyüyen itirazlar ortaya dökülmeden konudan uzaklaşmanın bir yolu. Belki de korkunun bir ifade şekli. Neyse deyip kesmezsek tartışma çıkacak, uyum bozulacak, eski defterlere kadar uzanacak, kim bilir neler olacak korkusu belki. Oysa her iki tarafta biliyor “neyse “ deyip kesildiği zaman konu, hiçbir şey halledilmemiş sadece ötelenmiş oluyor. Anlık halı altına süpürülüyor sanki aniden misafir gelmiş de ortalık alelacele toparlanıvermiş gibi. O anda misafiri geçiştirirsin de ortalığı bok götürdüğü zaman ne olacak? Daha derin, uzun zaman alacak bir temizlik gerekmez mi? Bir de uzun zamandır orada kalmış lekeler neyle temizlersen temizle çıkmaz bir türlü. Halının, örtünün, kalbinin ayrılmaz parçası olur artık.

Bazen de yorgunluktan, bıkkınlıktan, bezginlikten çıkar ağzımızdan “neyse”. Aslında mücadele etmekten çoktan vazgeçişi simgeler. Vazgeçilmiştir ama nedense savaş meydanını da terk etmeyi yediremez insan kendine. Meydanı terk etmeyi yenilgi olarak algıladığımızdan belki. Zaman kaybı halbuki! O güne kadar anlatamamışsan, anlatamadığından değil, karşındakinin anlamak istemediğindendir. O anlamak istemedikçe ne yaparsan yap, ne kadar çabalarsan çabala anlamayacaktır gene. Emeğe yazık! O anda meydanı terk etmek yenilgi gibi gözükse de aslında kendi benliğin adına zaferdir. Seni tüketen, sonuçsuz çabalarla yoran, enerjini aşağı çeken ortamdan uzaklaşmaktır. Bundan ala zafer olabilir mi?!

İnsanı uyuşturan, oyalayan bir kelime “ neyse”. Duygularımızı, düşüncelerimizi baskı altına almak için kullandığımız… Altını zamanında kapatmadığımız zaman içinde oluşan buharın baskısıyla patlayan düdüklü tencere gibi, fazlası insanı patlatmaya muktedir bir kelime. Gereğinden fazla o buharda pişmiş etler gibi insanın yüreğini lime lime eden. Arkadaşımın dediği gibi insanın nefesini daraltan. Bir çok şey gibi bu da azı karar çoğu zararlar şeylerden. Dikkatli kullanmak lazım!

Belki de ilk defa “neyse” deyip geçiştirmeyip, Vodafone’nun bebekli reklamını ilk gördüğüm gün içimde patlayan itiraz dalgasına kulak verip bu reklama karşı bir kampanya açtım. Bayağı da ilgi gördü. Her ne kadar destek istediğim bazı gazeteciler, muhtemelen böyle bir reklam kaynağını karşılarına almak istemediklerinden, destek olmadılarsa da toplum içinde karşılığını bulan bir kampanya oldu. Dün RTÜK’ün bu reklamı yayınlayan 25 televizyon kanalına uyarı cezası verdiğini öğrendim.(Bana göre Vodafone’nun da ceza alması gerekirdi. ) RTÜK’ün bu kararı sadece bizim yüzümüzden aldığını düşünecek kadar saf değilim ama en azından çorbada tuzumuz olduğuna inanıyorum. Demem o ki, içimdeki isyan dalgalarına rağmen “ neyse “ deyip geçiştirmeden attığım adım sonucunda bir yere ulaşılabildiğini görmek, bana “neyse” yi fazla kullanmamam gerektiğini gösterdi.

Neyse’nin altına sığınmadan, geçer gibi yapmadan, sesimizi kısarak değil çıkararak, ruhsal özgürlüğümüzün doruğunda yaşamanın hem kendimize, hem topluma daha iyi geleceğini düşünüyorum. Neyse’siz günlere diyelim…


28 Aralık 2013 Cumartesi

2013'Ü GERİDE BIRAKIRKEN

2013’u uğurlamaya birkaç gün kalan şu son günlerde geçmiş seneye bakıyorum. Senenin neler getirip neler götürdüklerine… Yılın bilançosunu çıkarmak istiyorum. Hayat bir yolculuk ya, nereden nereye gelmişim, onu görmek istiyorum.

Hem bireysel, hem toplumsal olarak baktığımda bir aydınlanma senesi olmuş diyebilirim. Son birkaç senedir tohumlarını ektiğimiz varoluş mücadelesinin her iki boyutta da ilk meyvelerini verdiği bir sene olmuş 2013. Toplumsal olarak, senenin ortasında Gezi olayları ile patlayan ilk çiçekler, gittikçe meyveye dönüşüyor artık. İyice olgunlaşıp hasadı toplayıp yeme imkanımız ise 2014’de mümkün gözüküyor. Henüz, hala dikkatli olmamız, ürünü bozmamak için suyunu havasını özenle vermemiz gerek.

Bireysel olarak öğrenciliğimin devam ettiği, çıraklıktan kalfalığa doğru yol aldığım bir sene olarak görüyorum 2013’ü. Bu sene öğrendiğim en önemli şey “ her şey olması gerektiği gibi “ öğretisi oldu. Bunu söylem olarak daha önceleri de söylememe rağmen, içselleştirebilmek, bu öğretinin gerçekliğini fark edebilmek bu sene olabildi ancak. Bu farkındalığa erişebilmek beni öfke ve kızgınlık gibi olumsuz duygulardan arındırdı. Çok istediğim, ulaşmak için mücadele ettiğim bir şey olmuyorsa olmamasının yararıma olduğunu zaman içinde birçok kez gözlemlediğim için, onun peşini bırakma veya isteğimdeki bana yararsız kısmı bulup isteğimi düzeltme yoluna gidiyorum artık.

Sadeleşiyorum gittikçe. Hayatımdan fazlalıkları atıp çok daha azla çok daha keyifli bir dönem yaşıyorum. Bu kılık kıyafetten tutun da, insanlara kadar uzanan geniş bir çerçeve. O veya bu şekilde yüreğime dokunmayan insanlara çok vakit ayırmıyorum. Bana bir şey öğreten, beni öteye taşıyabilen veyahut varlığımın onlara iyi geldiğini hissettiğim insanlarla olmayı seviyorum. Bazı insanlarla sanki birbirimizin hayatındaki misyonumuzu tamamlamış gibi doğal olarak ayrılıyor yollarımız. Yeni insanlar giriyor bazen hayatıma. Kesinlikle bana ekleyecekleri, öğretecekleri veya farkına varmamı sağlayacakları bir şey olduğunun bilinciyle can kulağı ile dinliyorum söylediklerini. Kılık kıyafete gelince tabii her kadın gibi güzel olmak, güzel bulunmak istiyorum ama bu güzelliğimin fiziksel güzellikten ziyade ruhsal güzellik olarak fark edilmesini tercih ediyorum. Ruhunda iyilik, güzellik, sevgi barındıran herkesin bu özellikleri yüzüne yansıdığından zaten güzel olduklarına inanıyorum. Onun için kılık kıyafet gibi eskiden fazlasıyla dikkat ettiğim konuları da çıkardım hayatımdan. Elimdeki imkanları midemi ve bedenimi besleyen şeylere değil, ruhumu besleyen ögelere kullanmayı tercih ediyorum daha çok.

Daha çok kitap okuyorum. Bunu yazmak isteyen herkesin yapması gerektiğine inandığım için kadar, her kitabın içinde bambaşka dünyalara uzanabildiğim için de yapıyorum. Kendi yaşam tecrübem içinde ulaşamayacağım olaylara, düşüncelere, duygulara kitaplar aracılığı ile ulaşıyorum. Her okuduğum kitabı beğenmiyorum ama her beğenmediğimden de bir şeyler öğreniyorum.

Başıma gelen her olumsuzun içinden almam gereken dersi bulmaya çalışıyorum. Bazen tabak gibi ortada olmasına rağmen, bazen de olayın örgüsü içinde bir yerlere saklanıyor ders. Ancak örgüyü olmamış diyerek sökerken görebiliyorum. Öğrendim ki her olayın içinde mutlaka ama mutlaka görmemiz gereken bir şey var. Bulmadan, görmeden, anlamadan bırakmıyorum.

Bu sene, kendi adıma, bana en gurur veren şey ise kitap çıkarmış olmam. Ha parasını verip kendim bastırdığıma göre bu bir başarı mı?  İşin bu tarafı değil ama buna cesaret edebilmiş olmak bir başarı. Öyle patlayan, patır patır satan bir kitap da değil ama hiç tanımadığım birkaç insana ulaşabilmiş ve onların dünyasında küçük de olsa olumlu bir etki yaratmış olmak başarı. Daha da ötesi kitap vasıtasıyla çok değerli, hoş insanlarla tanışabilmiş olmak, hayatıma yeni zenginlikler katmış olmak başarı. 

Okurların motivasyonu ile yeni bir kitaba başladım ama takıldım kaldım. İlk takıldığım zamanlarda buna üzülüyorduysam da şimdi üzülmüyorum. Muhakkak bunda da bir keramet olduğuna inanıyorum. Belki söylemem gereken başka şeyler vardır, onları biriktiriyorumdur diye düşünüyorum. Sırf kitap çıkarmış olmak için senede bir kitap çıkaran yazarlar yerine, kendi içime sineni yazdığım zaman kitap çıkaran bir yazar olmak istiyorum.

2013’ün bana getirdiği en önemli şeyi sona sakladım. Sevgi… Bu sene aldığım ve verdiğim sevgiyi daha derinden hissediyorum. Aldığım ve verdiğim sevginin karşılığının bizim beklediğimiz şekilde olamayabileceğini ya da illa karşılıklı olması gerekmediğini çok iyi anladığım bir sene oldu bu. Sevebilmek yetisini insana bahşedilen en önemli özellik olarak görüyorum. Çok kolay gözüken ama aslında çok zor olan bir duygu bu. Bütün öğretilerden sıyrılıp saf sevgiyi yakalayabilmek önemli olan. Örneğin hep siz arayıp sormanıza rağmen karşı taraf ( bu arkadaşınız, dostunuz, anneniz, sevgiliniz her hangi biri olabilir) aramıyorsa ve bu nedenden siz o kişiyle görüşmeyi kesiyorsanız burada saf sevginin varlığından bahsedemeyiz. Çevrenizde “aramıyorsa bırak “ diyecektir hemen. Saf sevgide beklenti yoktur. Saf sevgide karşıdaki kişiyi olduğu gibi kabul vardır. Belki de siz o kadar sık aradığınız için karşı taraf bu ihtiyacı hissedecek fırsat bulamıyordur. Esas dikkat edilmesi gereken ihtiyaç anında yanınızda olup olmadığıdır. En karanlık anınızda kim yanınızda durarak, elinizi tutarak karanlığınızı aydınlatabiliyorsa, o’dur size sevgi badesinden içiren. Bunun kim veya kimler olduğunu ancak siz bilebilirsiniz. Ne çevreniz ne de bilinen, kabul görmüş kurallar bilebilir bunu. Etrafınızda sadece varlıkları ile karanlığınızı aydınlatan kişiler varsa sakın bırakmayın derim sık görüşmeseniz de.


Özetle 2013 yılı karanlığın aydınlık barındırdığını gördüğüm bir yıl oldu. Her kötünün iyiye doğru yol alma imkanını açtığını daha da net fark ettiğim bir yıl geçirdim. 2014’ün hepimizin farkındalığının yüksek olduğu, her şart altında iyiyi gözden kaçırmadığımız, sevgi dolu bir yıl olmasını dilerim. 

25 Kasım 2013 Pazartesi

ÖĞRETMENLİK SEVGİ İŞİDİR

1994 yılından itibaren dünyada 5 Ekim tarihinde kutlanmaya başlayan                     “ Öğretmenler Günü “ , ülkemizde 1981 yılından beri Atatürk’ün Milli Mekteplerin Başöğretmenliği’ni kabul ettiği 24 Kasım’da kutlanır. Yakında Atatürk’le bağlantılı olduğu için bu güne de el atılmaz umarım. Ülkemizde öğretmenlerin hakkı maddi olarak tam karşılığını bulamasa da en azından manevi olarak değerlerini ifade eden bir günün olmasına hiç yoktan iyidir diyorum. Son dönemlerde iyice benimsediğimiz azla yetinme durumu yani…

Öğretmenlik çok kutsal bir meslek, bir o kadar da meşakkatli. Klişe bir cümle olduğu için kullanmadım. Gerçekten öyle olduğuna inandığım için kullandım. Bilginin en değerli hazine olduğunu kabul ediyorsak, bize bilgiyi öğreten, daha da ötesi içimize öğrenme isteği aşılayan, ona nasıl ulaşacağımızı öğreten, araştırma ve sorgulama yetimizi geliştiren öğretmenlerimizin hakkı ne yapsak ödenmez. Bu gün olduğumuz kişi olmamızda ebeveynlerimiz kadar, bazılarımız için onlardan da fazla, etkisi olan kişilerdir öğretmenler. Her türlü veriye açık beyinlerle öğretmenlere teslim ettiğimiz çocuklarımızın gelecekte hayata karşı duruşlarının temelini atar öğretmenler. Belki ondandır aynı okuldan mezun olanların bir ekol oluşturarak benzer bir kimlik çerçevesi içinde buluşmaları. Aynı heykeltraşın elinden çıkmış gibi, aynı öğretmenin elinden çıkmış, benzer değerlerle yontulmuş öğrenciler çıkar okuldan. Sonra zaman içinde yaşananların etkisiyle farklılıklar oluşsa da temel aynıdır. Temel sağlam atıldıysa üzerine kişinin eklediği doneler, onu renklendirerek güzelleştirir.

Öğretmen olabilmek için bence en önemli unsur insan sevgisidir. Bir çok farklı aileden gelen değişik huy ve kapasitedeki çocuklara birarada bir şey öğretmek ancak sevgiyle mümkün. Her bir öğrenciyi, çocuğun aile yapısıyla, kendine has iç dünyasıyla, yetenekleri ile algılayıp onu geliştirecek bir yaklaşım sergilemek gerçekten bir sabır işi. Sevgisiz olacak iş değil. Korku yöntemini kullanan bazı öğretmenler de var tabii ama sevgiyle yaklaşılan çocukların o bilgileri öğrenmesi, benimsemesi ve kullanması daha olası. Bu gün hangimiz şükranla korktuğumuz bir öğretmenimizi anıyoruz? Genelde sevdiğimiz öğretmenlerimizi şükranla anar, dualarımızdan eksik etmeyiz, değil mi?

Öğretmenliğin en önemli görevinin çarpım tablosu veya ülkedeki dağlar, nehirler vs bilgiler öğretmesinin ötesinde insana bilginin değerini, öğrenmenin zevkini öğretmesi olduğunu düşünüyorum. İşte esas temel bu! Bunu başarıyla yapabilen öğretmenlerin öğrencileri her zaman hayatta başarılı ve mutlu insanlar olacaktır.
Bir de mesleği öğretmenlik olmayan ama duruşlarıyla, fikirleri ile insana bir şeyler öğreten insanlar vardır. O tür kişilere de inanılmaz saygı duyuyorum. Öğrenmek isteyen herkese, herkesin bir şeyler öğretebileceğini düşünüyorum. Aslında hepimiz hem öğretmeniz hem öğrenciyiz. Öğrenmenin sonu olmadığı gibi öğretmenin de sonu yok. Hepimizin çevresinde hayat dersinde daha ilk basamaklarda olanlar olduğu gibi, hayat basamaklarını tırmanmış kişiler vardır. Bizden geride gelenlere basamakları çıkmaya yardım etmek, önümüzde olanlardan ise basamakları nasıl çıkacağımıza dair bilgi almak hepimizin hayatını zenginleştirici ve kolaylaştırıcı olur. Bilgi esastır.


Öğretmenliğin hakkını veren tüm öğretmenlerimizin, mesleği öğretmenlik olmasa bile çevresine, hayatı güzelleştirecek bilgiyi verenlerin, verilen bilgileri sorgulayarak, öğrenerek içselleştiren öğrencilerin “Öğretmenler Günü” nü kutluyorum. Beni ve kızımı yetiştirmiş tüm saygıdeğer öğretmenlerime buradan sevgilerimi ve şükranlarımı sunuyorum. 

16 Kasım 2013 Cumartesi

DÜNDEN ÖTE YARINDAN BERİ

Dün akşam kitabım Durun İnecek Var’ı okudum yeniden. 2010 -2011 yıllarında yazdığım yazıların üstünden iki sene geçmiş. O tarihlerdeki ruh halime bakıyorum da bu gün çok farklı bir noktadayım. Daha derin, daha net… 2010 yılında başladığım yolculuğa devam ediyorum. Yolculuk biten bir şey değil zaten. Sadece bazen ulaştığımız bir noktanın bize söylediklerini iyice içselleştirmek için o noktada kalıyoruz bir süre. Sonra gene yola devam…

Kitap ilk çıktığında birkaç arkadaşım Durun Binecek Var’ı bekliyoruz demişlerdi. O zaman kelime oyunu hoşuma gitmişti ama bu gün böyle bir kitap yazmayacağımdan eminim. İndiğim yere binmek beni olduğum noktada saymaktan öteye taşımaz. Ben indiğim yerden memnunum ve asla oraya binmeye niyetim yok. İşi bıraktığımdan beri kurduğum belki daha az gelirli ama daha sade, daha yalın, daha net hayatım bana aradığım dinginliği veriyor. Elimdeki kısıtlı para, harcarken seçimlerimi daha özenli yapmaya itiyor. Artık gerçekten yapmak istediğim şeylere para harcıyorum. Daha az kılık kıyafet alıyor, gerçekten birlikte olmak istediğim insanlarla yemeğe gidiyor, kitap ve sinema, tiyatro gibi kültürel faaliyetlere daha çok para ayırmaya çalışıyorum. Bu seçim yapma zorunluluğu beni üzüyor mu? Asla… Aldığım veya yaptığım şeyin değerini bilip daha çok keyif almama neden oluyor bilakis. Daha az insanla görüşüyorum. İnsanları daha az sevdiğin anlamına gelmiyor bu. Az görüştüklerim ya da görüşmediklerim de dahil hepsini seviyorum. Ancak beni öteye taşıyan veya benim öteye taşıyabildiğim insanlarla görüşmeyi tercih ediyorum. Evimde daha çok yalnız vakit geçiriyorum ama kendimi kesinlikle yalnız hissetmiyorum. En iyi arkadaşımla beraberim her daim; kendimle. Televizyonla bağım neredeyse sıfır. Ona boş boş bakmak yerine okumayı veya yazmayı seviyorum .Keyifliyim yani…

Üç sene önce iki sene boyunca kendim hariç hiçbir şeyle ilgilenmezken kitabın ardından geldiğim yerde çevremle, dünyayla, evrenle daha çok ilgilenir oldum. Eskiden memleket meseleleri hakkında söz söylemeye kendimde hak görmezken ilgilendikçe, okudukça, düşündükçe benim de söyleyecek sözlerim olduğunun ayırdına vardım. Üzerinde yaşadığım, havasını soluduğum topraklar hakkında herkes kadar benim de fikir beyan etme hakkına sahip olduğunun bilinciyle ülkemizdeki gelişmelerle daha çok ilgilenmeye başladım. Her hangi bir konuda bildiğimin üzerine bir taş daha koyacak bilgi edindiğimde aldığım keyfin yerini başka hiçbir şey tutmaz oldu.

Bu sürenin içine bir aşk bile sığdırdım. Öyle bir aşk ki bu güne kadar aşk konusunda bildiğim her şeyi bana sorgulatan, aşk konusundaki önyargılarımı yıkan, beni başka bir boyuta taşıyan bir aşk oldu bu. Artık sosyal medya ortamında önümden dizi dizi akan ayrılığın getirdiği acıyı anlatan dizelere karnım tok. Ha, hiç mi canım acımadı? Acıdı tabii, acımaz mı? Çok insani bir duygu ancak o acıyı yaşayabilme lüksüne sahip olmak bile ayrıcalık. Ben bana aşkı yaşatan kişiden ziyade aşkın kendisini sevdiğimi farkettim. Dünyaya aşkla bakmayı öğrendim. Bu, o ulvi duyguyu her hangi bir şeye bağlamadan yaşayabilmeyi getiriyor insana.

Bana “yazar “ dendiğinde rahatsız oluyorum. Ben “yazar” değilim.  İki kelimeyi yanyana getirip bir cümle kurabilen anlamında kullanılıyorsa yazar ifadesi, o zaman tamam. Ancak sanatçı vurgusunu taşıyan “yazar” statüsünde olmadığımı biliyorum. Sanatçı yaratıcıdır. Ben bir şey yaratmıyorum, ben var olanı yazıyorum. Ruhumun bana söylediklerini harflere çeviriyorum o kadar. Ayrıca üzerime her hangi bir kimlik giymek istemiyorum. Kendimi herhangi bir kimlik giysisinin içerisine sıkıştırmak istemiyorum. Bu gün bir şeyler yazıyorum. Söyleyecek sözüm olduğu sürece de yazarım sanırım. Yarın bambaşka bir şey yapabilirim. Bu özgürlüğün tadını çıkarıyorum.

En güzeli daha az kızıyor, daha az üzülüyorum. Öfke neredeyse unuttuğum bir duygu. “Daha az” yerine “hiç” kelimesini kullanabildiğim zaman olmuş olacağım herhalde. Öyle bir noktaya ulaşabilir miyim bilmiyorum ama azaltabildiğime göre belki yok etmek de mümkündür. Az da olsa kızgınlıklarıma baktığım zaman hiç biri geçmişin tellerine basmıyor artık. Bu günde yaşıyorum. Hayatımdan gelip geçmiş, beni kırmış, üzmüş ne kadar insan varsa hepsini affettim. Bunun insana getirdiği hafifliği yaşamayan bilemez. Kendisiyle mücadelesini bitirememiş, öfkenin al koruyla kendisini ve çevresini yakan insanlara karşı tavrım net. Görüşmüyorum. Görüşmemem sevmediğim anlamına gelmemekle beraber, o öfke tarlasının içinde kendimi iyi hissetmiyorum. Mücadele içinde olduğunun farkında olup, kendine yol arayan insanlara ise gönlüm hep açık.

Bir ara sevginin gücüne inancımı yitirecek gibi olduysam da Allah’tan bu kısa sürdü. Hala sevginin en iyi iyileştirici güç, yaşamı güzel kılan bir duygu olduğuna inanıyorum. Durun İnecek Var’ın 38. sayfasında  “İnsan kendini sevebilir miydi” diye sormuşum. Evet, insan kendini sevebilirmiş! Kendimi sevmeyi öğrendim.

27 Ekim 2013 Pazar

HAYDİ MEYDANLARA

Salı günü 29.Ekim yani Cumhuriyet Bayramı. Her ne kadar kutlamalar kaldırıldı ise de yurdun her bir tarafında yürüyüşler ve fener alayları düzenleniyor. Ne güzel.Bence en kutlanması gereken bayram bu bayram zaten. Adı üstünde Cumhuriyet Bayramı.

Yıllardır elde var bir gibi hissettiğimiz cumhuriyetin elden gitmeye yaklaştığı son dönemlerde daha bir farkına vardık kıymetine. Son senelerde katıldığım Cumhuriyet yürüyüşlerinde her sene bir öncekinden daha kalabalık olmasından da belli. Artık yaşlısı, genci, hastası, bebeği herkes katılıyor bu yürüyüşlere. Geçen sene tekerlekli sandalyesinde yaşlı bir amca görmüştüm mesela. Ellerinde bayrakları birbirlerine dayanarak yürüyen bir yaşlı amca ile teyze de. Pusetlerinde bebekleri ile yürüyen anneler, omuzlarına çocuklarını yüklenmiş babalar da vardı. Umutlanmıştım.

Son dönemde bizi gittikçe karanlığa boğan adımlar atılıyor iktidar tarafından.  Her alınan karar daha da geriye götürüyor bizi. Trajikomik söylemler uçuşuyor havada. Dinin bu kadar kullanıldığı başka bir dönem yaşamadım ömrü hayatım boyunca. Çocukluğumuzda dinlerine bağlı ama Cumhuriyetçi anneannelerimiz, dedelerimiz tarafınan bize öğretilmiş ve  sevdirilmiş olan dinimizden soğur olduk. “Din Allah’la kul arasındadır “ diye bildiğimiz öğreti tamamen hikaye oldu, aleni bir baskı aracı haline dönüştü. Gezi olayları sırasında geri adım atmak durumunda kalan hükümet, o dönemin hıncını ise ODTÜ’de almaya çalışıyor. ODTÜ senelerdir aydınların kalesi. Orayı yıkabilirse kendini zafer kazanmış gibi hissedecek. İnanılmaz bir güç savaşı yaşanıyor.

O kadar çok rahatsız eden karar var k, hangi birini yazacağımı bilemiyorum. Her şey tümden falso.  Yalanlar, riyakarlıklar, hep kendine yontmalar, hapisler, rüşvetler vs. Beyni belinden aşağı çalışan bir erkekler topluluğu sanki. Kadınlar büyük tehdit. Kadınlar şeytan! “Sen önce uçkuruna sahip çık be adam” diyesi geliyor insanın. Bir çok aklı başında erkeğe de ayıp oluyor ayrıca, kadını insan gibi gören, kadın olarak saygı duyan. Neyse, neresinden tutsan elinde kalan bir düzen bu!

Salı günü 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı. Bana göre en kutsal bayram. Artık biz, cumhuriyete inananların, hiçbir mazeret bulmadan, üşenmeden, ellerine bayraklarını alıp andımızı bağıra bağıra söyleme zamanı. İnanarak, içten, dolu dolu. Cumhuriyeti yok etmek isteyenlere, Cumhuriyeti kolay kolay vermeyeceğimizi gösterme zamanı. Gücümüzü, inancımızı, duruşumuzu gösterme zamanı. Bu yeni bir Kurtuluş savaşı… Bunu bilerek, farkında olarak hareket etme zamanı.


Bu bilinçle, 12 yaşındaki kızımı da alarak ben Salı günü meydanlardayım. Benim gibi düşünen herkesin de orada olmasını diliyorum. Güçse güç gösterelim.  Halkın üstünlüğünün tartışılmaz olduğunu anlatalım. Bu açıdan kalabalık önemli. Haydi herkes elinde bayraklarıyla meydanlara!!

25 Ekim 2013 Cuma

YENİ ÇAĞIN HASTALIĞI : SOSYAL MEDYA

Şimdi kızıyoruz ya, çocuklarımız ekran başından ayrılmıyor diye. Hani biz, kırk yaş üstü ebeveynler.  Çoğumuzun elinde onbeş yaş üstü çocuklar var, hemen hemen hepsi de teknolojik. Hepsinin elinde bızık bızık mesajlaştıkları telefonlar, oyun oynadıkları tabletler, surf yapmak içinde bilgisayarları var. Facebook, twitter vb gibi sosyal medya ortamları ise her daim ellerinin altında. Neredeyse evin içinde bile mesaj atacaklar. Bazen o da olmuyor değil. Bir bakıyorum, odasında oturan kızımdan telefonuma mesaj geliyor!

Kızıyoruz kızmasına da, bakıyorum bu ebeveynler, kendim dahil, fellik fellik  Facebook’ta geziyoruz. Kimimiz daha az , kimimiz daha çok ama sosyal medya ortamları birçok kırk yaş üstü kişilerle dolu. Hatta grup buluşmaları adı altında sosyalleşiliyor da. Sonra Gezi olayları sırasında bu asosyal, apolitik gençlerin nasıl olup da böyle bir eylem düzenlediklerine şaşıyoruz, kendimize bakmadan. Demek ki asosyal değiller, demek ki apolitik değiller. Sadece politikaları farklı. Bizim anlamadığımız türden. Ne sağcı, ne solcu sadece insanca…

Çocukluklarını, gençliklerini henüz bilgisayarın hayatımıza girmediği 70’lerde 80’lerde geçiren bizler, sosyalleşmeyi başka türlü öğrendiğimizden kendi doğrumuzu çocuklarımıza öğretmeye çalışıyoruz. O zamanlar “sokakta oynamak “diye bir terim vardı. Sokakta oynardı mahallenin çocukları, genellikle annelerin balkondan evlere çağırdıkları saatlere kadar. Şimdi ise sokak bilmiyor çocuklar. Komşuculuk da pek yok. Aynı binada oturup da değil birbirine oturmaya gitmek, birbirine selam bile vermeyen bir insan güruhu ile dolu ortalık. Herkeste bir korku hakim. Sanki selam verse mahremine girecek diğeri. Ama Facebook gibi ekran arkasından dünyaya bakılan ortamlarda herkeste o korku yok oluveriyor birden. Ekran koruyucusunun kendilerini de koruduğunu düşünüyorlar herhalde. Gençler ise başka türlüsünü bilmediklerinden ekran karşısında sosyalleşiyorlar, korkusuz.

Teknolojinin iyice hüküm sürdüğü günümüzde genç, yaşlı hepimiz bu değişimden nasibimizi alıyoruz özetle. Gözlemlediğim biz orta yaşlılar Facebook gibi daha paylaşıma açık ortamları tercih ederken , gençler daha hızlı tüketilen, her şeyi 140 kelimeye sığdırmak zorunda oldukları Twitter’ı tercih ediyorlar. Onlar hızlı akan bir hayatı tercih ediyorlar. Sanki zamanla yarışıyorlar ve twitter gibi en kısa zaman dilimine maksimumu sığdırmaya çalışıyorlar. Bizim zamanımızda olmayan televizyon, internet gibi icatlar sayesinde daha çok şey biliyorlar ve daha çok şeyle ilgileniyorlar. E zaman yetmiyor tabii.Bir araya gelseler bile gene ekran başındalar. Ekran üzerinden konuşuyorlar birbirleri ile. Oyuncakları o çünkü, başka oyuncak bilmiyorlar.

Bu çocukların çoğu, bu teknolojiye doğdukları için onların teknolojiyle iç içe olmaları pek de şaşırtmıyor beni. Onların iletişim ve sosyalleşme biçimi bu. Ekran gerisinden mangalda kül bırakmayan gençler fiziksel olarak karşı karşıya geldiklerinde ise birbirleri ile nasıl iletişim kuracaklarını pek bilemiyorlar o ayrı. Beni daha çok ilgilendiren biz yaştakilerin bu sosyal medya ortamlarına düşkünlüğü. Bakıyorum, evli barklı, çocuklu, akşam masaya yemek koyması gereken kadınlar bile sabahtan akşama ekran başındalar. Hangi ara pişer o yemekler, merak ediyorum. Erkekler de hakeza öyle. Yok mudur bunların toplantıları, iş görüşmeleri falan? Sosyal medya ortamlarında gezen insanların tipolojisi, yaş grubu, amacı, dünya görüşü vs gibi konuları sosyologlara bırakıyorum.

Kabul etmek gerekir ki, gittikçe daha hızlı akan ve zorlaşan hayat şartlarında, bu sosyal medya ortamları haberleşmek, iletişim kurmak, dünyayla bağlantıda kalmak için iyi bir alternatif. Hiçbir zaman dumanı üzerinde tüten , mis gibi bir kahve eşliğinde en yakın dostunuzla sohbetin yerini tutmaz ama bu koşturma içinde hangimiz yeterli sıklıkta dostlarımızı görebiliyoruz ki? Aynı sıcaklıkta olmasa da bir ses, bir nefes. Hele de dünyanın ya da yurdun çeşitli bölgelerine dağılmış dostlarınız varsa, gayet verimli bir iletişim şekli. Ayrıca ne kadar çok insanın artık internet aracılığı ile tanışıp arkadaş, dost, sevgili, eş olduğuna bakılırsa, beynimiz kabul etmese de, çağımızın sosyal ortamı internet. Ben şahsen çok değerli dostlar edindim Facebook vasıtası ile.  Yanında edindiğim bilgiler, hiç duymadığım güzel müzikler de cabası. Ha twitter mı? Onunla anlaşamıyorum maalesef. Ben hayatı , belki de yaşımın gereği, rahvan tarafından almayı tercih ediyorum.


Demem o ki, belki de çocuklarımıza kızmadan evvel bir oturup düşünmemiz gerek. Çağın değiştiğini önce kendimiz kabul ederek, sosyalleşmenin yeni tanımını öğrenmek lazım. Ha bu demek değil ki, kimseyle görüşmeyelim, yemek yemeyelim, çay çorba içmeyelim. Tabii ki onları da yapacağız, hem de mümkün olan her fırsatta. Hangi ikon dostunuzun gerçek kahkahası veya tatlı sesi yerine geçebilir ki? Hiçbir kalp işareti, onun size gerçekten sarılması kadar sıcak olamaz. Bunları da unutmadan, her şeyi dengede tutarak teknolojinin nimetlerinden yararlanmanın çok da kötü bir şey olmadığını söylemek istiyorum sadece. Çocuklarımıza da aynı şekilde dengenin hayatın temel unsurlarından olduğunu öğretip daha anlayışla yaklaşmalıyız belki de. İki tarafta uçlaşmak yerine orta yolu bulmak yani. Ne biz onlara kızalım ne de onlar bize kızsın. Geçinip gidelim güzelce…

10 Ekim 2013 Perşembe

KİSMET, HER ŞEY KİSMET

Dün, babamların uçağı akşam olduğu için, sabah güzel bir kahvaltı ve bavulların toplanmasından sonra, sohbet edecek epey vaktimiz kalıyor. 78 yaşında olan babam, geldiğinden beri , sağlam ve genç görüntüsüne rağmen, geçirdiği kalp krizi, damarlarındaki stentler ve her sabah bir yeri ağrıyarak uyanmasından dem vurarak, bu ziyaretin belki de son ziyareti olduğunu söylüyor habire. Hatta bu sefer gelirken elinde bana ait ne varsa, doğum belgesi vs , yanında getirip bana teslim etti. İnsanın içini bir hüzün ve endişe kaplıyor…

Bu psikolojiyle, babam anılarını anlatırken can kulak dinliyorum. Dedem de hayatının son dönemlerinde sık sık anılarını anlatırdı. Bu yaşlarda gelen, hayatta bir iz bırakma arzusu sanırım. Bunca yıldır az görüşebilmiş olmaktan olsa gerek, onun geçmişi hakkında çok da fazla bir şey bilmediğimi anlıyorum. 2. Dünya Savaşı’nı,25 yaşında nasıl olup da Türkiye’ye çalışmaya geldiğini, ilk izlenimlerini, yaptığı işleri anlatıyor. Savaş sırasında sağ ve sollarındaki evlerin bombalanıp yıkıldığını ve tesadüf eseri kendi evlerine bomba isabet etmediğini, 10 yaşındaki erkek çocukların Hitler’in ordusuna yetiştirilmek üzere alındığını ancak tam kendisi 10 yaşına geldiğinde savaşın bittiğini ve o yıllarda bu orduya katılamadığı için üzüldüğünü söylüyor. “ Çocuk aklımla, mahalledeki diğer çocukların giydikleri üniformalardan etkilenmiştim “ diyor.  Hatta en büyük amcam, o yıllarda kafasına isabet eden bir şarapnel parçası yüzünden bu gün hala bir bakımevinde yaşıyor. 7 kardeşli, fakir bir aileden gelen babam, Almanya’nın 1955 yıllarında hala 1945 yılında biten 2. Dünya Savaşı’nın izlerini taşıdığını anlattı. “Hala yıkılmış evler duruyordu, fakirler daha fakir, zenginler daha zengindi” dedi. O yıllarda Almanya’da , bu gün hala var olan , kendi kasabasının tüm gençlerinin çalıştığı Opel fabrikasında çalışmaya başlıyor ama para az, iş ağır, mutlu değil özetle. Bir tesadüf sonucu, bildiği çat pat İngilizce sayesinde Almanya’daki Amerikan üssünde iş buluyor. Derken Türkiye’de çalışacak insanlar arıyorlar. Parası ve imkanları çok iyi olan bu işe, ailenin en büyük çocuğu olarak, aileye de gelir sağlamak amacıyla, fazla düşünmeden başvuruyor, Türkiye hakkında hiçbir bilgisi olmadan.  “Yapamazsın oğlum, el yerler oralar “ diyerek dedem karşı çıkıyor. Kendi köyünden ömrü boyunca dışarı adım atmamış dedem bildiğinden değil, sadece oğlunu yaban ellere göndermek istemiyor sanırım. Merkez Ankara olduğundan, ilk Ankara’ya gidiyor. Ancak Kurban bayramı tatili olduğundan dört gün , hakkında hiçbir şey bilmediği bu ülkede , cebinde beş parasız, kurban kokuları arasında tek başına geçiriyor. O gün bu gündür kuzu eti yemez babam. İlk defa orada “ben ne yaptım?” diye geçiriyor aklından. Ancak yola çıkmış bir kere, geri dönüş yok. Sonunda İzmir’e tayini çıkıyor. İzmir’i seviyor. Zaman içinde annemle tanışıyor, evleniyorlar ve ben doğuyorum. Babamın tek çocuğu… “Başka çocuklarımda olsun isterdim ama olmadı işte “ dedi anlatırken. İçim burkuluyor. Tek çocuğu ben ve o da uzaklarda. Sene de bir kere görüşebildiği, hayatının kıyısında durduğu bir kızı var babamın… Torunu olmasından mutlu, ben de ona en azından bu keyfi yaşatabildiğim için mutluyum.

Soruyorum. “ Türkiye’ye gelmeseydin, hayatının alacağı şekli hiç düşündün mü? Memnun musun yaptığın seçimlerden? “ “Düşündüm tabii” diyor. “Aslında gelmeyebilirdim, o tarihte başka bir iş teklifi de vardı ama onu kabul etmedim “ dedi. Sonra gülerek “ o zaman ki kız arkadaşım, başka bir şehirde olan Volkswagen firmasına çalışmaya gitmemi istemedi. Ben de gitmedim” diye ekledi.  Bir kadın bütün hayatının akışını değiştirmişti babamın. Aşk nelere kadirdi. Belli ki babamın hayatında önemli bir yeri olan bu kadının onu başka şehre yollamazken nasıl olup da başka bir ülkeye yolcu ettiğini anlamaya çalışıyorum. Babam “bu karardan önce ilişkimiz bitmişti, hatta başka bir ülkede yalnızlık zor olduğundan o sıralar beraber olduğum , şu anda adını bile hatırlamadığım başka bir kadınla nişanlanmıştım” diyor. “Aşk değil, yalnızlık korkusuydu bana bu adımı attıran” diye ekliyor. Adını bile hatırlamadığından belli, izi kalmamış nişanlının. Ama onu başka şehre yollamayan kız arkadaşının ismi dahil, tüm detaylarını hatırlıyor. Aşk ve evliliğin birbirinin içinde olması gerekirken, nasıl da birbirlerine uzak düştüklerini görüyorum bir kere daha. Fakat zaman içinde nişanlısının asla bu yabancı ülkeye gelmek istemediğini anlıyor ve ondan da ayrılıyor. Onları ayıran annem değil yani… “ Kismet, her şey kismet “ diyor Türkçe, ı harfini söylemediğinden i harfiyle.

Genel olarak geriye baktığında bu seçimi yapmış olmaktan mutlu olduğunu söylüyor. Bir çok farklı kültürü tanıma fırsatını elde ettiğini, bu sayede Almanların çoğunun sahip olduğu dar görüş açısından kurtulduğunu, dünyanın nimetlerini tatma şansına sahip olduğunu ifade ediyor. Sonra dönüp dolaşıp memleketine döndüğünde, şu anki hanımını, benim dünya tatlısı üvey annemle tanışıp evlenmiş olmaktan da mutlu. Ah! bir de çocukları olsaydı… Her şey tam olacaktı ama hayatta ne her zaman tam oluyor ki?!


Havaalanına giderken hanımına “iyi bak etrafına, belki de son görüşümüz, seneye gelebilir miyiz bakalım” diyor. “Seneye” diyorum “ muhakkak bekliyorum, daha güzel bir mevsimde gelin ama. Biz de geliriz. Zaten 2015 yılında senin 80 yaş partinde kesinlikle oradayız , bekle bizi” diyorum. “ İnşallah “ diyor. “İnşallah” diyorum “inşallah”…