30 Ocak 2015 Cuma

BİR ÖYKÜ ÜZERİNE

Bazen öyle öyküler okuyorum ki, öykünün cümleleri arasında kayboluyorum. Yazarın o cümleleri canının hangi kırığından çıkarıp öyle güzel, öyle delici, öyle ısırgan yazabildiğine şaşırıyorum. Cümleler benim kırıklarımın arasından sızıyor, yüreğime doluyor, bir noktadan sonra patlıyor ve yüreğim, beynim içi kırık dolu kanla boyanıyor. Bu kanla kendi cümlelerim beynimin içinde oluşmaya başlıyor, ağzımın içine doluyor, ellerimin ucuna kadar geliyor ama tam o noktada pıhtılaşıyor. Ne tükürebiliyorum, ne yazabiliyorum. Sadece ince bir gözyaşı olarak dökülüyorlar yüreğimden.

Gene öyle bir öykü okudum sabah sabah. Ayşecan Kutay’ın Varlık Dergisi’nin Kasım 2014 sayısında yayımlanan Seyfi Bey’in Oğlu adlı öyküsünden bahsediyorum.  Bir eşcinselin aşkına yazdığı mektup aslında. Ne ilgisi olabilir benimle? Oysa daha ilk cümlelerinden yakalıyor beni. Eşcinsel değilim ama insanım, aynen öyküdeki eşcinselin de insan olması gibi. “Hırsın küçük bir serçeyeydi. Kırıntılarla karnını doyurabilen küçük bir serçeyeydi.” diyor daha ilk paragrafında. Kırıntılarla yetinmek, kırıntılarla karın doyurmaya çalışmak, kırıntılar için dilenmek ne kadar ağırdır, bilmez miyim? O küçücük, kırılgan serçenin taşıyabileceğinden ağır… O küçük, kırılgan serçenin kanatlarını kırar bu ağırlık. Uçamaz bu yükten. Gökyüzünün sonsuz maviliğine hasret, kırık kanatlarıyla yeryüzünde yaşamak zorunda kalır.

“Bas üstüne, geç” demiş yazar.  Bas üstüne, ez. Eze eze yüksel. Sen yeter ki uç, serçeye ne olmuş, kimin umurunda? Kanatları kırık, uçamaz olmuş kime ne? Serçe görünümlü kartal mı zannedersin de rahatlıkla ezip geçersin yoksa bir serçe eksilse ne olur ki mi deyip ezersin? Oysa bilir misiniz ki, siz yükselip uçabilin diye cansız canımdan can verdim, her üzerime bastığınızda nefessiz kaldım, kırılmış kanatlarımı onarmak için aylarca, yıllarca çabaladım. Artık o kadar kırık var ki kanatlarımda, uçmayı bıraktım.

“Büyük resmi karşıma koyuyorum. Sadece sen kaplıyorsun. Tutunmak istiyorum Kenan.” diyor birkaç paragraf sonra. Ben de öyle tutunmuştum birine birkaç sene evvel. Tırnaklarımı geçirmiştim bu sevdaya. Hayallerimle kanatlarımı onarmıştım, uçmayı öğrenmiştim yeniden. O başka sevdaya kanat çırpınca tırnaklarım hayallerimde kaldı. Hayata tutunacak tırnağım kalmadı.

“Hep “sızım” ben. “  Öyle kısa, öz, vurucu bir cümle ki bu! Sayfalar dolusu yazılabilecek ama yazılamayan, insanın boğazına bir yumruk gibi oturan bir cümle. Sanki anılar denizine atılmış küçük bir taş, dalga dalga büyüyen…

Daha bir sürü cümle, beni yakalayan, yakan… Kıskançlık kaplıyor içimi. Niye kıskanıyorsun  kızım? O kırıklarının arasından cümlelerini okuyabilmiş, okumakla kalmamış yazabilmiş de. Şapka çıkardım. Bense kalemimle, bir savunma mekanizması olarak kırıklarım arasına ördüğüm yüksek duvarları aşıp yazamıyorum işte. Onlara dokunursam sanki daha da kesip yok edecekler beni. Öyle korkuyorum kelimelere dökmekten.

Öykü yaz diyor hocam, roman yaz diyor başkaları. Oysa ben ne o ne öbürü türünden kurallı, kalıplı bir şey yazmak istemiyorum. Kalıbı kuralı olan hiçbir şeye sığmak istemiyorum. Mavi gökyüzünde kanat çırpmak istiyorum, kuralsız, sınırsız. Kırık kanatlarımı iyileştirebilmek istiyorum, yürek kaslarımı bir daha kimsenin kıramayacağı kadar güçlendirebilmek istiyorum, kimsenin üzerimden basıp geçmeye cesaret edemeyeceği bir kartal olmak istiyorum. İstiyorum istemesine de, üzerine basılıp geçilmiş çocuk ruhum canlanır mı yeniden? Bilmiyorum...


Hiç yorum yok: