15 Nisan 2015 Çarşamba

ÖYKÜ MÜ? ROMAN MI?

Gene bir seçim dönemine girdik.  İster sosyal medya ortamında olsun, ister arkadaş toplantılarında olsun 7 Haziran’daki seçimlerden başka konu konuşulmuyor. Herkes ince hesapların peşinde, gönüllerindeki senaryoyu nasıl oldurabileceklerini bulmaya çalışıyor. Seçimde oy kapma peşinde olan siyasiler de mümkün olan her ortamda vaatler veriyorlar. Bu vaatleri çok dinledik, pek azının uygulandığını gördük. “Âyinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” derler. Bence de öyle. Onun için vaatleri dinlemiyorum. Geçmiş performanslarına göre karar verip oyumu kullanacağım. Hepimizin oyu vatana, millete hayırlı olsun.

Siyasetten bunaldığım şu günlerde kendimi gene edebiyata verdim. Her sıkıntımda, her bunaldığımda sığındım bir alan zaten edebiyat. Her ne kadar siyasetin de edebiyatın da ana konusu insansa da en azından edebiyatta daha saf, daha gerçek duygu ve düşüncelerle buluşabiliyorum. Siyasetin” bunu dedi ama şunu mu demek istedi acaba?” veya “dedi ama yapmayacak, şöyle şöyle olacak “ gibi teorilerini çözmeye çalışmak yoruyor beni.

Tipik bir Türk okuyucusu olarak yıllarca roman okudum. Gençlik yıllarımda öykülerle tanışmış olmama rağmen, öyküler pek tercihim olmadı. Geçen sene, el yordamıyla girdiğim yazı macerasında ilerlemek, yazma tekniği konusunda bilgi edinmek için başladığım yazı atölyeleri yolculuğunda keşfettim öykünün tadını. Türk edebiyatının değerli öykücülerinden Nalan Barbarosoğlu’nun “Güzel Yazı” atölyelerine başlarken, maalesef kendisini o tarihte tanımadığım için, bu yolculuğun beni öykü dünyasının büyülü satırları arasında dolaştıracağını bilmiyordum. Vakit, nakit ve lokasyon açısından bana uygun düştüğünden seçtiğim bu atölyenin bana öykü dünyasının derinliğiyle tanıştırmasını düşündükçe bu tesadüfün tevafûk olduğuna inancım perçinleşiyor.

Türk okuyucusu romancı. Bunu büyük zincir kitap mağazalarının birinde çalışan bir arkadaşım da doğruluyor. Geçen sene en çok satanların Türk edebiyatçıların romanları olduğunu söyledi bana. Öykü kitaplarıysa genelde bin adet basılıp yaklaşık 800-900 adet satılıyor. İstisnalar dışında pek başka baskı da yapmıyor. Avrupa ve Amerika’da değerinin karşılığını bulan öykü neden Türk okurlarda karşılığını bulamıyor? Oysaki birçok öykü yazarımız var. Birçok da genç yazar yetişiyor. Bizler ancak bir roman yazarı öykü de yazıyorsa tanıyoruz, sadece öykü yazarlarının bilinirliği maalesef düşük.

Türk insanının okumaya merakı zaten az. Günümüz gençliğinde okumaya merakın arttığını görüyorum. Bu sevindirici. Ancak takip ettiğim kitap sitelerinde tercih edilen kitapların popüler edebiyatın ürünleri ve çoğunlukla roman olduğunu gözlemliyorum. Roman, bir olay örgüsüne sahip, bütün hikâyeyi detaylarıyla anlatan, başı sonu belli, söylemek istediğini şüpheye fazla yer bırakmayacak şekilde anlatan bir tür. Değerli yazarlarımızdan Zülfü Livaneli ile bir sohbet etme fırsatı yakaladığımda, “ kitaplar T şeklinde okunur “ demişti,        “ T’nin üst yatay çizgisi olay örgüsünü anlatır, dikey çizgiyse derinliğini. Kimi sadece olay örgüsünü okur, yani T’nin üst yatay çizgisini görür, kimiyse olay örgüsünün içinde duygu ve düşünceyi de yakalar yani T’nin tümünü görür. “  Birçoğumuz okuyoruz okumasına da, okurken olay örgüsünün içinde kayboluyor, yazarın esas aktarmak istediği duygu ve düşünceyi kaçırıyoruz. Bir yerde başlayıp bir şekilde sonuçlanan bir olay örgüsü okuduğumuz için romanı bitirdiğimizde eksiklik hissiyle karşılaşmıyoruz. Öyküyse bir olayı, bir anı, bu anın insanda yarattığı duygulanımı anlatan genelde kısa bir tür. Romana nazaran çok daha dar bir alanın içine sıkıştırılmış, esas hikâyenin yazılmış cümlelerden çok yazılmamışların arasında olduğu, okurun duyumsamalarına bırakılmış bir dünya. Hem roman hem öykü yazarlarımızdan Necati Tosuner’in 2014 Dünya Öykü Günü Bildirisi’nde dediği gibi “enseye tokat atıp kaçan” bir anlatım biçimi.

Roman, yazar tarafından büyük emek ve zaman gerektiren bir tür olmasına rağmen okura daha az yük bindiren bir tür. Öyküyse okuru da düşünmeye zorlayan, satır aralarını okumak için çaba sarf ettiren, yazar kadar neredeyse okuru da çalıştıran bir yazı biçimi. Bir öyküyü çözümlemek için emek ve bilgi gerek. Okuma alışkanlığının çocuklukta verildiği gibi, öykü çözümlemenin de ipuçlarının ilk okul yıllarından itibaren verilmesinde fayda var. Bu anlamda Türkçe ve Edebiyat dersi öğretmenlerine çok iş düşüyor. Ben, mesela, öyküyü okumadan evvel, yazarın hayatını okumayı çok faydalı buluyorum. Yazarın geçmişini, içinde bulunduğu koşulları anlayabilirsem öyküdeki duyguyu daha iyi hissedebiliyorum.

Öykü yazmak, kısa olduğundan dolayı, daha çabuk yazılabilir görülse de, duygunun derinliğini satırlar arasına sıkıştırmak o kadar kolay değil. Bir senedir ardı ardına yaptığım öykü atölyelerine rağmen o sanata erişemedim. Hemen hemen her yazdığım öyküde sevgili Hocam ve sınıf arkadaşlarım tarafından “ gene roman diline kaçmışsın “ eleştirilerine maruz kalıyorum. En sonunda “demek ki ben bir roman yazarı olabilirim ancak “ diye pes ettiğimde Nalan Hoca’mın “ pes etmek yok, sen duygu yazarısın, öykü de yazabilirsin “ deyişiyle yeniden motive oluyor,  kendimi geliştirmek adına yeniden farklı farklı yazarların öykü kitaplarına sarılıyorum. Bu sihirli dünyanın içinde kaybolup senelerdir bu dünyanın güzelliğinden kendimi mahrum ettiğim için üzülüyorum.


Romanın da öykünün de yeri bende ayrı. Her ikisini de okumayı çok seviyorum. Gönlüm her iki türün de at başı gidecek şekilde okunmasını, iyi öykü yazarlarının da iyi roman yazarları kadar takdir edilmesini istiyor. Ben, kendi payıma, yazar olarak bu iki türe de katkıda bulunabilir miyim, henüz bilmiyorum. En azından niyetliyim ve çabalıyorum. Ancak okur olarak benim için at başı gidiyorlar. Öykünün insanı çarpan büyüsünü keşfettikten sonra ne öyküsüz ne de romansız yapabilirim artık.

1 yorum:

Yasemin Pforr dedi ki...

Oyuncak ve öykü diyorum da başka bir şey demiyorum.Ellerinize sağlık Sn. Pforr.
Prof.Dr. Nezir Suyugül